<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108</id><updated>2012-02-16T23:54:46.658+02:00</updated><category term='teşhir'/><category term='panopticon'/><title type='text'>Eril Kent</title><subtitle type='html'>Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Mimarlık Bölümü Bitirme Öğrencilerinin başlattığı, Eskişehir özelinden hareketle, kentteki erillik yapılarını, heteronormatif düzeni, cinsiyetçi pratikleri ve toplumsal cinsiyet yapılarını sorgulamayı, eleştirmeyi amaçlayan, tasarım sürecinde erilliği mesele haline getiren yazılar için Eril Kent. (Ekim 2007)</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://erilkent.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>lilliput</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17633420511013435218</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>152</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-3575458940024726846</id><published>2008-02-19T14:17:00.000+02:00</published><updated>2008-12-10T18:11:42.577+02:00</updated><title type='text'>doktorlar caddesinde tanıdık bir sima...</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_O6lV5HOiMqw/R7rJATK_IiI/AAAAAAAAAGc/XvfDXDSifBE/s1600-h/DSC02428.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5168664529344602658" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_O6lV5HOiMqw/R7rJATK_IiI/AAAAAAAAAGc/XvfDXDSifBE/s320/DSC02428.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-3575458940024726846?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/3575458940024726846'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/3575458940024726846'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2008/02/doktorlar-caddesinde-tandk-bir-sima.html' title='doktorlar caddesinde tanıdık bir sima...'/><author><name>lilliput</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17633420511013435218</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_O6lV5HOiMqw/R7rJATK_IiI/AAAAAAAAAGc/XvfDXDSifBE/s72-c/DSC02428.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-3337997943662180611</id><published>2008-01-17T17:14:00.000+02:00</published><updated>2008-01-17T17:15:55.406+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>19 Ocak'ta,&lt;br /&gt;Saat Üçte,&lt;br /&gt;Aynı Yerde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostumuz, canımız, hakikat anlatıcımız,&lt;br /&gt;sevgili Hrant'ımızdan ayrılalı&lt;br /&gt;tam bir yıl oldu.&lt;br /&gt;Koca bir yıl Hrant'ın gidişiyle&lt;br /&gt;hayatımızdan eksilen renklerin&lt;br /&gt;yasını tutmakla geçti.&lt;br /&gt;Bizler bu ülkenin yurttaşları olarak,&lt;br /&gt;güvercin tedirginliğinde,&lt;br /&gt;gerçek failleri bulunmamış suikastlarla&lt;br /&gt;birarada yaşamaya alışmak istemiyoruz.&lt;br /&gt;Bu akıl almaz cinayetten&lt;br /&gt;nefret üretmeyen&lt;br /&gt;onurlu kalabalıklar olarak,&lt;br /&gt;bebeklerden katil yaratan karanlığa&lt;br /&gt;ışık düşürmek için,&lt;br /&gt;ülkemizin aydınlık geleceğine&lt;br /&gt;sahip çıkmak için,&lt;br /&gt;büyük acımızın yükünü&lt;br /&gt;birlikte taşımak için,&lt;br /&gt;adalet için, barış için,&lt;br /&gt;kardeşlik için,&lt;br /&gt;Hrant Dink davasının&lt;br /&gt;mağdurları ve takipçileri olarak&lt;br /&gt;19 Ocak Cumartesi günü&lt;br /&gt;yeniden buluşuyoruz.&lt;br /&gt;Din, dil, ırk, cinsiyet,&lt;br /&gt;siyasi görüş farkı gözetmeden,&lt;br /&gt;halkların kardeşliğine inanan&lt;br /&gt;tüm yurttaşlar yanyana geliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant İçin, Adalet İçin,&lt;br /&gt;19 Ocak'ta,&lt;br /&gt;Saat Üçte,&lt;br /&gt;Aynı Yerde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HRANT'IN ARKADAŞLARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.hranticinadaleticin.com/&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-3337997943662180611?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/3337997943662180611'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/3337997943662180611'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2008/01/19-ocakta-saat-te-ayn-yerde.html' title=''/><author><name>sertaç</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16539462452294480404</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-4445073387123448957</id><published>2008-01-14T14:53:00.000+02:00</published><updated>2008-01-14T14:56:29.959+02:00</updated><title type='text'>Aaaa! Sevgilin sandık!</title><content type='html'>Salı, 08 Ocak 2008&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.ucansupurge.org/index.php?option=com_content&amp;amp;task=view&amp;amp;id=4112&amp;amp;Itemid=78" target="_blank"&gt;http://www.ucansupurge.org/index.php?option=com_content&amp;amp;task=view&amp;amp;id=4112&amp;amp;Itemid=78&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"O gün Hamamyolu'nda erkek egemenliği ve şiddete karşı seyirci kalışlar meşrulaştı. Masumane ve üstünkörü atasözleriyle açıklanamaz bir kadının canının tehlikeye atılışı. Erkek egemenliğini bu kadar meşrulaştırırsak o, bize sokakta bıçak çekme cesaretine sahip olur." Emel Demir Eskişehir'de yaşadığı şiddeti yazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçan Süpürge Haber Merkezi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;07/01/2008&lt;br /&gt;Kadınım. Eskişehir'deyim. Sokaktayım. Hamamyolu'nda yürüyorum saat 20:00 suları. Kalabalık cadde. Hava çok soğuk. Önümde bir aile yürüyor; bir oğlan, bir kız iki çocukları var. Yanımdan insanlar geçiyor, arkamda iki genç var. Aynı hızla ilerliyoruz ki mesafe hiç azalmıyor. Yanımdan gençten bir kadın geçiyor, hızla yürüyor. Belli acelesi var. Muhtemelen arkamdaki gençlerden birisinin omzuna çarparak geçiyor ki gençlerden birisi dönüp bağırarak küfrediyor. Küfür sokakta tekrar tekrar yankılanıyor, en erkek tonundan.&lt;br /&gt;Gayet refleksi bir şekilde dönüyorum, her zaman teşhir etmenin gerekliliğiyle: 'cıkk, cıkk, cıkk'. Küfredenle göz göze geliyoruz. Birkaç saniye öyle bakışıyoruz, bakışları hükmeder ve kızgın gözüküyor:&lt;br /&gt;—Ne bakıyon kızım?, diyor.&lt;br /&gt;Küfredişiyle aynı çizgide. Teşhir etmekten vazgeçmiyorum.&lt;br /&gt;—Sokakta küfredemezsin, diyorum. Bak insanlar geçiyor, herkes senin küfürlerini dinlemek zorunda değil.&lt;br /&gt;— Kulağını tıkayacaksın o zaman, diyor üzerime yürüyerek.&lt;br /&gt;Bakıyorum en fazla 20 yaşında sarışın, saçlarını jöleleyip yukarı doğru dikmiş, orta boylu, yüzü uzunca, mavi kot beyaz spor ayakkabı, kısa mont giymiş. Kalabalıktan cesaretle,&lt;br /&gt;—Ağzını kapayacaksın o zaman, diyorum.&lt;br /&gt;Bu kez sinema algısındaki eşsiz seçicilikle arkamdan konuşmaya devam ediyor:&lt;br /&gt;—Barda filmini izlememiş bu o…pu, taciz, tecavüz nedir bilmiyor.&lt;br /&gt;Cüretine sinirleniyorum ve hiddetle:&lt;br /&gt;—Tehdit mi ediyorsun sen beni? Bu nasıl cesaret sokağın ortasında?&lt;br /&gt;Cümlelerimi bitiremeden cebinden çıkardığı bıçağı fark ediyorum ve ağzındaki tükürüğün salyaya dönüşüp yüzme sıçradığını.&lt;br /&gt;—Sen nasıl tehdit edilir bilmiyorsun, diyor.&lt;br /&gt;Tükürükleri saçılmaya devam ediyor.&lt;br /&gt;Şu an bu yazıyı yazarken bile düşünüyorum. Dünyadaki tüm kadınlar, sadece kadın olduğu için sokakta, evde, iş yerinde, etrafındaki insanların duyarsızlığıyla ve sadece şahitliğiyle bıçaklanıyor, yakılıyor, boğuluyor! Bu iki eşkıya eğer bıçağı ayaklarımın ucuna kadar getirip düşürmeseydi polis çağırın diye bağırıp yan taraftaki mobilyacıya kaçmasaydım, ben de her üç dakikada bir kadın ölüyor istatistiğinde ölen kadınlardan biri olacaktım. Konunun en sinirlendirici yanı ise etrafımdaki insanların "Tanıyorsun sandık, sevgilin sandık" demeleriydi. İşte zurnanın zırt dediği yer de burası!&lt;br /&gt;Olaydan çıkaracağımız sonuç ise; sevgilin ya da kocan veya baban yahut ağabeyin sokakta seni eleğe çevirmeye çalışırsa hak etmişsindir, aile içi şiddet meşrudur! Peki, her yılbaşında herhangi bir şehrin sokağında kadınların şiddete ve tacize uğramasını nasıl meşrulaştırıyoruz? Alkol şişede durduğu gibi durmaz diye mi! HAYIR! O gün Hamamyolu'nda erkek egemenliği ve şiddete karşı seyirci kalışlar meşrulaştı. Bu kadar masumane ve üstün körü atasözleriyle açıklanamaz bir kadının canının tehlikeye atılışı. Erkek egemenliğini bu kadar meşrulaştırırsak o, bize sokakta bıçak çekme cesaretine sahip olur. Ve bugüne kadar işlenen kadın cinayetlerine, tacizlere ve tecavüzlere SEVGİLİN SANDIK diyerek ortak oluruz! (ED/SD)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-4445073387123448957?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/4445073387123448957'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/4445073387123448957'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2008/01/aaaa-sevgilin-sandk.html' title='Aaaa! Sevgilin sandık!'/><author><name>Merve SARGIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02342601760652194248</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-832130288414798545</id><published>2008-01-12T13:25:00.000+02:00</published><updated>2008-01-12T13:53:09.180+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>Kaynaklar tamamen erkek taraflı olmasına rağmen bilimsel bulgulara bakıldığında genel IQ testlerinde kadınlar önde çıkıyor. IQ testlerinde Einstein’in zeka seviyesine sahip kadınlar ortaya çıkmıştır. Bu kadın her gün bir ansiklopedi okuyarak yaşamını devam ettirmek durumunda kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SUNUM-GÜLPERİ AKÇABAY-&lt;br /&gt;Erkekler kadınlardan farklıdır.Yalnızca,insan türünün ortak üyesi olmaları bakımından eşittirler.Yetenek,beceri ve davranışlarının aynı olduğunu iddia etmek,biyolojik ve bilimsel bir yalan üzerine oturtulmuş bir toplum kurmaya yardımcı olmak demektir.&lt;br /&gt;Değişik cinsiyetten bireyler birbirinden farklıdır, çünkü beyinleri farklıdır.Yaşamın başlıca yönetsel ve duygusal organı olan beyin, kadınlarda ve erkeklerde farklı bir biçimde kurulmuştur; aldığı bilgiyi farklı bir şekilde işler, bu da farklı algılamalar, öncelikler ve davranışlar yaratılmasına neden olur.&lt;br /&gt;Son on yılda cinsiyetleri farklı kılan nedenlerin bilimsel araştırmasında bir patlama olmuştur.Ayrı ayrı çalışan doktorlar, bilim adamları psikologlar ve sosyologlar hep beraber göz önüne alındıklarında dikkate değer şekilde tutarlı bir manzara çizen buluşları ortaya koymuşlardır.Bu manzara da çarpıcı bir cinsel asimetriyi sergilemektedir.&lt;br /&gt;Kadın ve erkek arasındaki en büyük davranışsal farklılık erkeklerin doğal ve yaratılıştan gelen saldırganlığıdır, bu da onların türümüzün tarihsel egemenliğini elde etmelerine bir dereceye kadar açıklayabilir.&lt;br /&gt;Erkekler ve kadınlar ,farklılıklarını kabul ederlerse daha mutlu bir yaşantı sürebilir ve dünyada daha iyi bir düzen kurabilirler.Ancak o zaman yaşamımızı belirli cinsel kişiliklerimizin ikili sütunlar üzerinde yeniden kurabiliriz.Erkek ve kadınların ‘aynı’anlamında eşit yaratıldığı yolundaki yersiz düşünceden vazgeçmenin zamanı gelmiştir.Onlar eşit yaratılmamışlardır ve hiçbir idealist düşünce ya da ütopist fantezi bu gerçeği değiştiremez.&lt;br /&gt;Bilimsel tezler:&lt;br /&gt;Beyin çaplarına ve ağırlıklarına bakılmıştır hiçbir oran kurulmamıştır.Kadınların daha düşük düzeyde olduklarının sonucuna varılmıştır.&lt;br /&gt;Bilimsel bulgular da cinsellik doğumda farklılık göstermez…Eril ya da dişil olarak büyüme sürecinin değişik deneyimlerinde ayrıma uğrar.Ama erkek cocukların ısrarla oyuncaklarını savaştırdıkları ve kız çocuklarının bebek istediği de bir gerçektir.&lt;br /&gt;Erkekler kadınlardan ortalama yüzde yedi daha uzundur ve sporda da erkekler daha iyidir.&lt;br /&gt;Erkekler matematikte daha başarılıdır.Matematik üstünlüğün en üst düzeyinde,en üstün erkekler en üstün kızları gölgede bırakacaktır.&lt;br /&gt;Erkeklerin uzaysal alandaki üstünlükleri,harita okumadaki üstünlüklerini açıklayabilir.&lt;br /&gt;Erkek beyni uzaysal alanlarda ve eşyalarda bir üstünlük sağlar.&lt;br /&gt;Kız çocukları,erkek çocuklardan daha önce konuşur,kısa cümleler kurabilir ve genel olarak okul öncesinde kendilerini daha iyi ifade edebilirler.Aynı zamanda daha erken okur;gramer,noktalama ve yazım gibi alanları kapsayan küp oyunlarında da daha başarılı olurlar.Okuma bozukluğunu düzelten kurslardaki erkek sayısı kızlara boranla 4/1 dir.Kekemelik ve diğer tür konuşma bozuklukları hemen hemen çoğunlukla erkeklerde görülür.&lt;br /&gt;Beş duyu ve hatta altıncı his kadınlarda daha iyidir.Kadınların nerdeyse doğa üstü sezgileri olduğu düşünülür. Daha iyi duyarlar, 6/1 oranında daha ahenkli şarkılar söyleyebilirler. Kadınlar ve erkekler bazı şeyleri değişik şekilde görürler,kadınların görsel bellekleri daha güçlüdür.Tat alma ve dokunma duyuları daha iyidir.Kadın daha duyarlıdır.Erkekler parlak ışıklarda kadınlardan daha iyi görürler.Kadınlar bilgiyi daha kısa sürede depolayabilirler. Erkekler bunu kendisi ile bir ilgisi olduğunda yaparlar.&lt;br /&gt;IQ testlerine bakarsak ,Wechsler’in bir dizi yan test uygulamasından sonra genel zekada kadınların erkeklerden üstün olduğu, labirent bulmacalarını çözme becerilerini ölçmek için hazırlanan testlerde erkeklerin üstün olduğu ortaya çıkmıştır.&lt;br /&gt;Örnek verilen Madame Curie’in, eşinin de bilim adamı olduğu için üstünlükleri olduğu düşünülüyor.Ya babadan ya eşden gelen destekle kadınların bir yere geldiği yoksa pek çok örnekte olduğu gibi kadınların önüne bir set çekildiği bir gerçek. Mesela Karl Marks’dan önce aynı kuramları yayınlayan bir kadının 10 kat daha fazla baskı gördüğü ve bunun gibi pek çok örnek olduğu araştırmalarda ortaya çıkıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-832130288414798545?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/832130288414798545'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/832130288414798545'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2008/01/kaynaklar-tamamen-erkek-tarafl-olmasna.html' title=''/><author><name>gulperi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17418721451872428537</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-8419650442822313271</id><published>2008-01-12T13:20:00.001+02:00</published><updated>2010-02-08T17:56:27.698+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>Siyaset,edebiyat,sanat....Üretimde Kadın!...&lt;br /&gt;Birden düşünürken aklıma geldi. Neden şiir üretiminde şair olarak kadınların adı neredeyse yok denecek kadar az. Dilerseniz beraber düşünelim nedenlerini yazalım,yorumlayalım. Hatta, Eski çağlardan günümüze düşün, sanat, edebiyat ve siyasal alandaki kadınların biyografilerini ve ürünlerini paylaşmayı öneriyorum. Ben bir ilk yaparak "Kadın Filozoflar"dan başlıyorum!...Kolay gelsin dostlar.Antik Çağ’dan Rönesans’a kadar bütün tasvirlerde felsefeyi bir kadin simgeler “SOPHIA” -- bilgelik Tanriçasi.İlk kez tek tanrılı dinler ortaya koydugu simgelerle kadınları bilgeliğin dışında bırakmış ve “sadece erkeklerle tanrı anlaşma yapar, sadece erkekler, tanrı ile insanlar arasında aracı olabilir” denmiştir.Aynı şey Batı Felsefesinde de geçerliydi. Neredeyse kadınların sözü bile edilmezdi. Metzler 1989’da hazırladığı 300 biografik yapıt içinde sadece 6 kadın düşünüre yer vermiştir. Bunlar : Hannah Arendt, Simone de Beauvoir, Hildegard von Bingen, Agnes, Heller, Rosa Luxemburg ve Margaret Mead’dir.Kadın ve kadın düşüncesi Antik çağdan günümüze geldikçe daha az değerli görünüp kimse kadın filozoflardan alıntılamıyor, hiç bir felsefe ya da bilim tarihi bu düşüncelerden ve yazarlarından artık söz etmiyordu (Tielsh, 1984)Felsefe tarihinde kadınların gözardı edilen çıkışlarına, yapıtlarına bir göz atarsak, Karl Marx, Hegel, Kant gibi felsefe sistemleri kurmuş kişilerden hiç de geri kalmadıklarını görürüz.Mesela, Sosyalis Programı (Arbeiterunium, 1843) ilk olarak ortaya Flora Triston tarafından atılmış olmasına rağmen dikkate alınmamıştır. Onun bildirisi Karl Marx’ın Komünist Manifesto’sundan 5 sene önce yayınlanmış ve Marx’tan 10 kez daha fazla baskıya ulaşmıştı.Almanya’da felsefe tarihinin mistik kadın Hildegard von Singen ile başladığını hiç bir ansıklopedi yazmaz. Felsefe tarihinde “unutulmuş” başarıların ve yanlış yükselmelerin listesi oldukça fazladır.Mesela, Sokratik diyalogların aslında Aspasia tarafından kurulduğu, Anne Conway’ın Leibniz’i etkileyen Monadlar öğretisinin mimarı oldugu, Montaigne’den çok önce Teresa von Avila’nın ilk felsefi-yazınsal denemeleri yazdığı hep “unutulur”.Felsefe tarihi boyunca çoğu erkek düşünürler kadınları hep sınırlayıcı, hatta - aşalayıcı sözcüklerle alan dışı bırakmaya çalışmışlardır. Aristotales’e göre “kadınlarda ruh bulunmadığı”, Kant’a göre “kadınlarda akıl yeteneğinin eksıkliği”, hatta Fichte’e göre “kadınların duygularının sınırlarını saptamak” gibi yaklaşımları hep görürüz.Socrates, Leibniz, Erasmus von Roterdan, John Stuart Mill dışında, kadınlarda özgün bir düşünce görebilmek diğer düşünürlere göre düşünülebilir bir şey değildi. Erkek filozoflara göre düşünce erkeklerle, duygu ise kadınlarla özdeşleşmişti.Filozof kadınların hayatları ve yapıtları üzerindeki tartışmalar, onların çok kez cinsellikle ilgili dedikodulara karşı korunmasız olmaları yüzünden daha çok güçleşmiştir.Aspasia’ya karşı Antik yazarların iftiraları ile (tanrıtanımaz, aracılık, çok eşlilik gibi) başlayarak Isolta Nogarola’ya yapılan ensest karalamasından, “bilimsel leydiler”, “mavi çoraplılar”, “erkek kadınlar” olarak adlandırmalar hep filozof kadınlara, düşünen ve düşündüğünü belli eden kadınlara gelmiştir.“Acayip” olarak görülen, “zeki fakat kısır”, “soğuk”, “femmes fatale (felaket kadınları)” yakıştırmalarına maruz kalan filozof kadınların çoğu tam aksine çok kez bilinçli bir namus düşkünlüğüne ve geniş ölçüde “erkeksiz” hayatı seçip yalnız yaşadılar. Bunda bir başka etken de, “ kadınların eğitim görmesine ancak evlenmeden önce izin veren toplum görüşüne” uydular.Yeni çağ’in baslangicina kadar evli ve çocuklu, yani anne olan bir kadının bilimsel çalışma yapması hemen hemen düsünülemez bir seydi.&lt;br /&gt;Gülperi Akçabay.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-8419650442822313271?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/8419650442822313271'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/8419650442822313271'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2008/01/siyasetedebiyatsanat.html' title=''/><author><name>gulperi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17418721451872428537</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-10360033586602061</id><published>2008-01-03T13:34:00.001+02:00</published><updated>2008-12-10T18:11:42.740+02:00</updated><title type='text'>bugün renklerden siyah</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_O6lV5HOiMqw/R3zITUCErfI/AAAAAAAAAGM/Q9gacHogsc8/s1600-h/n764854262_270161_3357.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5151212307925478898" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_O6lV5HOiMqw/R3zITUCErfI/AAAAAAAAAGM/Q9gacHogsc8/s320/n764854262_270161_3357.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-10360033586602061?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/10360033586602061'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/10360033586602061'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2008/01/bugn-renklerden-siyah.html' title='bugün renklerden siyah'/><author><name>lilliput</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17633420511013435218</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_O6lV5HOiMqw/R3zITUCErfI/AAAAAAAAAGM/Q9gacHogsc8/s72-c/n764854262_270161_3357.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-4495256037250178620</id><published>2008-01-03T13:33:00.001+02:00</published><updated>2008-12-10T18:11:42.758+02:00</updated><title type='text'>19 0cak 2007 - 19 0cak 2008</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_O6lV5HOiMqw/R3zIDECEreI/AAAAAAAAAGE/oWYGmPu3kZ4/s1600-h/n764854262_279395_4095.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5151212028752604642" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_O6lV5HOiMqw/R3zIDECEreI/AAAAAAAAAGE/oWYGmPu3kZ4/s320/n764854262_279395_4095.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-4495256037250178620?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/4495256037250178620'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/4495256037250178620'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2008/01/19-0cak-2007-19-0cak-2008.html' title='19 0cak 2007 - 19 0cak 2008'/><author><name>lilliput</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17633420511013435218</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_O6lV5HOiMqw/R3zIDECEreI/AAAAAAAAAGE/oWYGmPu3kZ4/s72-c/n764854262_279395_4095.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-2931817720203829987</id><published>2008-01-03T12:59:00.001+02:00</published><updated>2008-12-10T18:11:43.117+02:00</updated><title type='text'>"tililili" enstalasyonu - Hrant Dink'in Yazıları seslendiriliyor...</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_O6lV5HOiMqw/R3zATUCErdI/AAAAAAAAAF8/UiAaowQKPIA/s1600-h/tililili+afis.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5151203511832456658" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_O6lV5HOiMqw/R3zATUCErdI/AAAAAAAAAF8/UiAaowQKPIA/s320/tililili+afis.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-2931817720203829987?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/2931817720203829987'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/2931817720203829987'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2008/01/tililili-enstalasyonu-hrant-dinkin.html' title='&quot;tililili&quot; enstalasyonu - Hrant Dink&apos;in Yazıları seslendiriliyor...'/><author><name>lilliput</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17633420511013435218</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_O6lV5HOiMqw/R3zATUCErdI/AAAAAAAAAF8/UiAaowQKPIA/s72-c/tililili+afis.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-8077823277499746390</id><published>2008-01-03T12:52:00.000+02:00</published><updated>2008-01-03T12:59:20.760+02:00</updated><title type='text'>Doğan Tekeli Söyleşisi  - Mimdap bülteni</title><content type='html'>Doğan Tekeli ile “Binalar konuşunca mimarlık susar” sergisi üzerine&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27 Aralık 2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Binalar konuşunca mimarlık susar” isimli sergiyi gezme fırsatı bulduk. AKM’de düzenlenen bu sergi, daha önce Türkiye’de pek görülmedik bir mimarî eleştiriyi gözler önüne seriyor. Özellikle mimarlık üzerindeki ideolojik baskıyı, çarpıcı örneklerle ortaya koyan serginin, Türkiye’nin önemli mimarlarının üyesi bulunduğu Serbest Mimarlar Derneği tarafından düzenlenmiş olması da olaya farklı bir boyut katıyor. Biz de sergiyi gezdikten hemen sonra, Serbest Mimarlar Derneği Başkanı Doğan Tekeli ile sergi hakkında sohbet etme fırsatı yakaladık…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir sergi açmak fikri nereden doğdu? Sizi bunu gerçekleştirmeye iten güncel sebepler nelerdi? “Mimarlık ve ideoloji” konusuna ilginiz neye dayanıyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1950 – 1970 yılları arasında modernist mimarînin tutumu yargılanmıyordu. Ancak bu yılların sonundan itibaren, modern mimarînin doğruluğunu da tartışmaya başladık. Sonuçta herkesin kendine göre bir teorisi oldu, herkes kendine göre tasarladığı binaları yorumladı. Bu “her şey olabilir” fikri de, “Acaba mimarlıkta ‘doğru’ diye bir şey yok mudur?” sorusunu sordurunca, mimarlıkta ideoloji kullanımı başlamış oldu.&lt;br /&gt;Biz, “her şey olabilir” diye bir görüşün doğru olmadığını, bunun mimarlık dışı bir kavram olduğunu göstermek için bu sergiyi yaptık. Ankara Serbest Mimarlar Derneği geçen yıl “Mimarlık İrtica Var Mı?” isimli bir sergi açtı. Keçiören Belediye Başkanı’nın çalıştırdığı mimarlara “Cepheye şu kilim desenini yapmazsanız ruhsat alamazsınız” tehdidiyle gittiğini biliyorlardı çünkü. Hatta daha sonra belediyenin serginin yapıldığı mekâna baskı yapmasıyla sergi kapatılmıştı.&lt;br /&gt;Biz bu olayı da bilerek ve mimarlıkta yaşanan karmaşayı da göz önünde bulundurarak şöyle bir düşünce geliştirdik: “Özel sektör kendi binasına istediği ifadeyi verebilir. Ancak kamu sektörü keyfî ve ideolojik yorumlamalarla bina inşa edemez. Sonuçta harcanan herkesin parası ve kent de herkesin kenti. Belediye başkanının kişisel düşüncesiyle mimarlık yapılmaz. Mimarlığı, mimarlara bırakmak gerekir.&lt;br /&gt;Millî Eğitim Bakanlığı, “Türkiye’deki okulları Osmanlı – Selçuk mimarîsinde yaptıracağım” diye beyanat verebiliyor. Eskişehir’de belediye başkanı, “Eskişehir’i küçük Paris yapacağım” diyebiliyor. Diyarbakır’a ‘tarihî’ otobüs durakları yapılabiliyor. Biz de Cemal Erdem’e, Türkiye’deki buna benzer örneklerden 400 kadar resim çektirdik. Küratör Uğur Tanyeli de resimleri seçti ve kategorilere ayırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle bu “kimlikten konuşmak” bölümünde eskiye göndermeler yapmaya çalışan ama bir o kadar da vasıfsız kalan binalar fotoğraflanmış. Bu konuda neler diyebilirsiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuya öncelikle şuradan başlayalım, biz bir kimlik bunalımı içindeyiz. Kendimize sürekli olarak “Avrupalı mıyız? Doğulu muyuz?” sorularını soruyoruz. Bir yandan da “Biz kimliğimizi kayıp mı ediyoruz yoksa?” gibi bir korku içerisindeyiz. Bu kimliğini kaybetme kuşkusunu da doğal olarak yaptıklarımıza yansıtıyoruz.&lt;br /&gt;Ama, şöyle bir dönüp Atatürk devrimlerinden bugüne gelen Türkiye’ye baktığımızda, hep batıyı amaçladığımızı görürüz. Kıyafetimizle, alfabemizle Avrupalı olma yolunda ilerliyoruz yıllardır. Kimliğimizi kaybetmemek adına yöresel kıyafetlerle gezmiyoruz. Dünyaya bakarsanız, kimsenin yöresel kıyafetlerle de gezmediğini görürsünüz. Herkes zamanla birlikte değişir ve çağa ayak uydurur. Mimaride de durum böyledir aslında.&lt;br /&gt;Günün yeni modası, Osmanlı ve Selçuklu mimarîsini yeniden canlandırmak oldu. Bugün Osmanlı mimarîsini aramanın anlamı nedir? Osmanlılar, kimliklerini kaybetmemek uğruna Selçuklu mimarîsini değiştirmeden kullanmışlar mı? Böyle bir şey olamaz. Pek tabii Selçuklu’dan kimi etkileri alıp, kendi özgün mimarî örneklerini oluşturmuşlar. Kendi dönemleri için “çağdaş” bir mimarî yaratmışlar.&lt;br /&gt;Cumhuriyet dönemine baktığımızda da yine aynı şeyi görürüz. Cumhuriyet de, kendine göre yeni bir mimarî türünü, “çağdaş” bir mimarîyi yaratmış. O zamanda çağdaş yaşam tarzına uygun olan “fazla süs yapmayalım, binalar yalnızca kendi fonksiyonlarını ifade etsin.” şeklinde bir yaklaşıma sahip olduğundan, Cumhuriyet dönemi yapıları bugün özellikle Ankara’da gördüğümüz gibi bir mimarî ile yapılmış.&lt;br /&gt;Şimdi tekrar Osmanlı ve Selçuklu mimarîsine dönmeyi istiyorsak, Cumhuriyet dönemi miarîsini hiç yaşanmamış mı sayacağız? “AKM’yi, İMÇ’yi yıkalım, yerlerine Osmanlı Konakları’nı, yapay bir tarihselliği inşa edelim.” şeklinde bir yaklaşım mümkün değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu serginin de çıkış noktası, mimarlığın ideolojiyi empoze etmemesi gerektiği. Bir yandan Cumhuriyet döneminde de aslında bir ideoloji var. Bu ideoloji ile bugün eleştirilen ideoloji arasındaki farkları nasıl tanımlarsınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet’in ilk yıllarında, mimarînin yansıttığı ideoloji, faşist, baskıcı, dinci bir ideoloji değil. Tüm dünyanın kabul ettiği akımlar üzerinden yürüyen, çağdaş tekniğin bir ifadesi. Orada herhangi bir biçim tartışmasına da rastlamıyoruz zaten, bu ucu açık bir ideoloji.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman ideoloji olmasın demiyorsunuz, ama ideolojilerin getirdiği kısıtlama ve baskı olmasın diyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii. Sanat çağını ifade ederse kıymetlidir. Örneğin, Antalya’da Topkapı Sarayı’nın benzeri bir otel yaptılar. Topkapı Sarayı harikulade bir yapı ancak, herkes Topkapı Sarayı yapsa, etrafımızda binlerce Topkapı Sarayı olsa ne olur? Ya da, bütün camileri irili ufaklı Süleymaniye Camii gibi inşa etsek mesela? İkisi de anlamsızlaşır. Her çağın kendi sanatı olması gereklidir.&lt;br /&gt;21. yüzyıl Türkiye’sinde 21. yüzyıl dünyasında Türkiye’nin yerini anlatacak bir mimarîyi aramamız lazım. 19. yüzyıl evlerini yeniden yapıp, yeniden suni bir tarih yaratmaktır ve bunun hiçbir anlamı yoktur. Sergide bulunan Urfa’daki tarihi evi görmüşünüzdür. Yüzyıllık evi bırakmışız, arkasına yeni bir ‘tarihi’ ev yapmışız. Böyle bir mantık olabilir mi?&lt;br /&gt;Süleymaniye’nin çevresine yeni 19. yüzyıl evleri yapıyoruz. İMÇ yıkılacak, yerine bulvar kenarında küçük Osmanlı Konakları yapılacak. Biz sergide de bunları vurgulamak istiyoruz. İç siyasetin, borsa haberlerinin ve magazin kültürünün egemen olduğu medyanın gündemine, bu sergiyle mimarlık tartışmasını da sokmak istiyoruz.&lt;br /&gt;Ben bir devlet yetkilisine bu sergiyi gezdirdim. Sergide, Estargon kalesi benzeri Keçiören Belediyesi’nin binası var. “Bu çağdaş bir yapı mıdır? Böyle belediye binası olabilir mi?” diye sordum. Holünün ortası havuzlu ve çinili, hamam holüne benziyor. “Bu çağdışı değil mi?” dedim, gelen cevap aynen şöyle oldu: “Beyefendi çok haklısınız, Ankara taşından yapılsaydı, bu kadar göze batmazdı.”Bunlar çok garip ideolojiler gerçekten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belediyelerin bu işteki rolü nedir sizce?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle mimarlığı, mimarlara bırakmalılar. Bir belediyenin başındaki adam, ya da bir devlet görevlisi, kendi hayat tarzını bize mimarlık vasıtasıyla empoze edemez, edememeli. Sergide İstanbul’da yapılan “19. yüzyıl iskelelerini” görüyorsunuz. Herhangi bir mimarî değeri var mı onların?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyarbakır’da teneke damın üstüne kontrplak kale yapmışlar. 2000 yıllık bazalt kale Diyarbakır’a yetmemiş, üzerine kartondan bir kale daha yapılmış. Böyle bir zevksizlik, zihin fukaralığı olabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece İslami ideolojinin değil, militer ideolojinin de kamu binalarına saldırısını görüyoruz aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii. Dicle Üniversitesi ile Harran Üniversitesi’nin kapıları bunun en iyi örneklerinden. Bu kadar kültür, zevk, incelik yoksunu üniversite olabilir mi?&lt;br /&gt;İşte bunları göz önüne serme görevini gerçekleştirebilmek için böyle bir sergiyi yapma gereği duyduk.&lt;br /&gt;Biz mimarları temsil eden bir kuruluşuz, o yüzden de sergide hiçbir mimar adı kullanmadık. Biz, meslektaşlarımızla ilgilenmiyoruz. Onların da etki altında kalarak bunu yaptığını düşünüyoruz. Belediyeler bunları beğeniyor diye, belediyeler için çalışan mimarlar da kimi yanlışlar yapıyor. Kamu otoritesinin baskısı altında kalmasına rağmen direnebilecek olmak kolay mı? Hem benim yaşımda bir mimar olsa yapmaz, fakat, genç mimarlar yapıyor, başka çareleri çok ki.&lt;br /&gt;Özellikle kamu sektöründe çalışan mühendis ve mimarlar için bu baskılara dayanabilmek çok zor olmalı.&lt;br /&gt;Zaten kamu sektöründe çalışanlar için bunlara direnmek neredeyse imkânsız ama serbest mimarlar için de hiç kolay değil. Onlar için de büyük bir ekonomik baskı var. Biz de 50 sene evvel büro kurduğumuzda, yanımızda çalışan iki mimara maaş veremez durumlarda kaldık. “Ah bir proje gelse de yapsak.” diyorduk. Herkes aç kalmak pahasına direnemez ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sergi mekânının AKM olmasında da bir anlam var herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu da arzu ettik tabii. Yıkılması isteniyordu ama açıkçası onun dışında diğer galeriler de dolu olduğu için böyle bir tesadüf oldu. Anlamlı da oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sergi için çekilenler arasında, size en ilginç gelen fotoğraf hangisiydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir seçim yapmak mümkün değil. Oradaki fotoğrafların hepsi başka bir şey söylüyor. Kendi içinde, kendi durduğu yer itibariyle kötü olan şeyler var: Harran, Eskişehir durakları… Bu yapıların, kendi kötülüklerinden ziyade anlattıkları şeyler çok ilginç.&lt;br /&gt;Aslında, tüm dünyada, postmodernizm bağlamında, mimarîde eskiye dönüş hakîm. Tabii Türkiye’de yapılan, bu sergiye konu olan yapıları “postmodern” olarak asla adlandıramayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yine de sizin Postmodernizm hakkındaki görüşünüz nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern mimarî çok disiplinli bir ekoldü. Anlamsız bir şey yapılmayacak, işlevinden doğmayan bir şey yapılmayacak, gereksiz süs olmayacak gibi pek çok kuralı vardı. Bu anlamda, donmuş bir gelenekti. Bir yandan da etik nitelikleri çok kuvvetliydi. En önemli amacı, doğruyu ifade etmekti.&lt;br /&gt;Fakat bu mimarî, insanın doğasına da bir parça aykırıydı. İnsanoğlu, adam öldürecek tabancanın, topun üzerine dahi gül işlerken, estetiği ve güzelliği ölüm araçlarında bile ararken, pek tabii bu kadar düz bir mimarî ile mutlu olamadı. Bu anlamda insan, modernin yalınlığına karşı çıktı.&lt;br /&gt;Postmodernizm de bu noktada devreye girerek, mimariyi bir bakıma serbestleştirdi. Ancak, bu sergide gördüğümüz örneklerde bir serbestlik yok, tarihi bir kalıba hapsetme var. Eğer biz 21. yüzyıl Türk mimarisi yaratmak istiyorsak, bunu, ancak o serbestlikten çıkarabiliriz.&lt;br /&gt;“Tarihsellikten konuşmak” ayağında da enteresan yapılar bulunuyor. İstanbul Üniversitesi örneği oldukça çarpıcı. Gerçekten tarihî bir binaya, başka bir tarihsellik katmaya çalışılmış. Bu da bir tür anomali.&lt;br /&gt;Size bu konudaki ilk deneyimlerimden birini aktarayım. 1958 yılında, Rumelihisarı’nın düzenlenmesi için proje yarışması açıldı ve biz de bu yarışmaya katılıp, kazandık. Bizim kazanmamızın çok önemli bir sebebi vardı. Rumeli Hisarı’nı düzenlemek için, yeniden istinat duvarları yapılıyordu. Bu duvarlar yapılırken, taşların dokusunu farklı yaptık ve eski duvarlarla, bizim yeni yaptığımız duvarları bitiştirmedik. “Bu binanın orijinal hali budur, 20. yüzyılda yapılması gereken müdahale de budur.” Şeklinde bir yaklaşımımız oldu. Bu da, bizim o yarışmayı kazanmamızı sağlayan yaklaşımdı. Sunî bir tarih yaratmadık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yandan da bir bilinçsizlik hali var. Tüm bu olan biten bilinçsizlikten kaynaklanıyor. Bu bilinçsizliğin önüne geçmek için neler yapılabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten olayın esası o bilinçsizlik. Bunun önüne geçmek için de bu sergilerden yapmalı. Mimarlarda ve medyada bu bilinç yaygınlaşmalı.&lt;br /&gt;1910’da İngiltere’de yazılan bir mimarlık kitabı 60 bin satıyordu. Bugün Türkiye’de mimarlık felsefesi kitabı yazılsa, 1000 tane satmaz. 1892’lerde bir Osmanlı tarihi yazılmış İngiltere’de, yüz binlerce satmış. Öyle bir toplumun bilinci başka türlü oluyor tabii.&lt;br /&gt;İngiltere’de ve ABD’de gazetelerin mimarlık editörleri vardır. Mühim adamlardır bunlar. O editörler bir eleştiri yazdığında, tüm mimarlık camiası konuşur.&lt;br /&gt;Bizde Mimarlar Odası basın toplantısı yapsa, yeni muhabirler gelip izler. Bazen, haber yaparlar. Mimarlık konusunda fazla bilgisi olmayan gazetecinin yazdığı haber de nitelikli olmuyor, hatta bazen dediğinizin tam tersi yönde bir şeyi bile söyleyebiliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serginin sonunda, “Bırakın eğer becerebiliyorsa mimarlık(lar) konuşsun” diyorsunuz. İdeoloji böyle bas bas bağırırken, mimarlığın aradan sesini duyurması mümkün mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sadece demokrasiyle mümkün olabilir. Türkiye’de gelişmiş bir demokrasi olsa, belediye başkanının istediğini yaptırması haddine mi düşerdi? İngiltere’de Prens Charles, 19. yüzyıl mimarisine çok düşkündür, hep öyle binalar yapılmasını istedi ama hiç kimse ona aldırmadı.&lt;br /&gt;Bizdeyse, Kadir Topbaş, Melih Gökçek istiyor diye Ankara’da İstanbul’da neler oluyor…&lt;br /&gt;Bu serginin bir amacı da, demokrasinin alanını genişletmek. Mimarın iktidar karşısında hak iddia etmesi, sadece demokrasiyle mümkün olur. Demokrasi yokken, mimar yalnızca padişaha hizmet eder. Oysa mimarın, “Ben kamuya hizmet ediyorum.” diyebilmesi gerekir.&lt;br /&gt;Demokrasinin de çeşitleri var tabii. Temsili demokraside kolay kolay kamuya hizmet mümkün olmuyor. Gücü senin adına kullananlar kendini kral zannedebiliyor. Gerçek demokrasi olmadığında, erkin karşısında mimarın gücü kalmıyor.&lt;br /&gt;Tabii, tüm bunlar da katılımcı demokrasiye geçişte küçük küçük adımlar. Artık bırakmalılar ki, mimarlar kendi işini yapsın. Hem mimarların işine karışanlar acaba hangi mimarlık kültürüyle emirler veriyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sergilerin bir devamı olacak mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrenciler arasında, AKM’nin kente yeniden kazandırılması konusunda bir yarışma açtık. O yarışmanın sonucunun da bir sergisi olacak. Bu sergi muhtemelen İstanbul Modern’de gerçekleşecek. Sonra benim İSMD’deki başkanlık görevim bitiyor. Sonrasında bu işleri, benden sonra gelecek arkadaşlara devredeceğim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-8077823277499746390?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/8077823277499746390'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/8077823277499746390'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2008/01/doan-tekeli-syleisi-mimdap-blteni.html' title='Doğan Tekeli Söyleşisi  - Mimdap bülteni'/><author><name>lilliput</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17633420511013435218</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-662123924003739510</id><published>2007-12-26T12:47:00.000+02:00</published><updated>2007-12-26T12:48:40.117+02:00</updated><title type='text'>final jürisi - teslim koşulları ve uyarılar</title><content type='html'>Gönderilme tarihi: 26 Aralık 2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Eskişehir Osmangazi Üniversitesi&lt;br /&gt;Mimarlık Bölümü&lt;br /&gt;Bitirme Projesi (Mimari Proje 8)&lt;br /&gt;Final Teslimi İçin İstenenler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Eril Kent&lt;br /&gt;Teslim Koşulları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a) Önemli hatırlatmalar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Teslim Tarihi: 18 Ocak 2008 Cuma günü Saat: 17.00’ye kadar projeler teslim edilmelidir. Bu tarihte (jüriden önce) teslim edilmeyen projeler değerlendirilemeyecektir. Final jürisi 19 Ocak 2008 Cumartesi günü saat: 10.00’da yapılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Final jürisinde, daha önceki 1. ve 2. jürilerden ikisine birden katılmamış olan öğrencilerin projeleri değerlendirilemeyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Final teslimi, maddi eksikliğin telafi edilemeyeceği bir jüri olduğundan, istenenlerin tümünün asgari düzeyde sağlanmış olması (bkz. b), 1., 2., 3., 4.), değerlendirilebilirlik bakımından esastır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Final jürisi için yapılan teslimlerin paftaları sınıfa asılacak, jüriye çıkanlar paftalarını sınıfa tekrar asacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Final sürecinde, zihin açıcı olarak, bir doz şu metni okumanızı öneririm: Melez, Hibrid, Kırma, Creole dosyası içinde: Uğur Tanyeli, “Üretken Melezlenmeler ya da Hakiki bir Kültür Devrimi”, Arredamento Mimarlık, Aralık 2007, sayı: 208, ss. 47-54, Boyut Yayın, İstanbul. Bu dosya, başlı başına, kentle ilgili kavramsal tartışmaların önünü tıkayan eril tektipleşmenin nasıl aşılabileceğine dair harika açılımlar olarak da okunabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b) İstenenler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Önceki jürilerin (1. ve 2. jüriler) “İstenenler”inin, sömestr süreci portfolyosu olarak sunumu. Bu portfolyo, dönem içinde yapılan jürilerde istenen ve jüride kritik edilmiş her türden malzemenin revize edilmiş halini içerir. Portfolyoda metin malzemesi ve görsel materyal bir grafik düzen içinde yer almalıdır. Dönem çalışmalarında metinlerin dil, ifade, yazım kuralları açısından ve görsellerin ölçek, ifade, süreklilik ve okunaklılık bakımından gözden geçirilmesi önerilir. Sömestr süreci portfolyosunun asgari fiziki nitelikleri şöyle olmalıdır: A3 formatında, tercihen kendinden poşetli portfolyo klasöründe önlü arkalı yerleştirilmiş paftalar. Yatay da da dikey format serbesttir. Paftaların orijinalleri renkli ise, renkli çıkışları tercih edilmelidir. Metinlerle görsellerin ilişkisinin kurulması temeldir. Portfolyonun sonunda, iç kapağa sabitlenmiş bir zarfın içinde, dosyanın içeriğinin word, autocad, jpg, … gibi formatlarda kaydedildiği bir cd bulunmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Final paftası: Rulo halinde xerox siyah beyaz tek pafta. Üzerinde final teslimi için yapılmış her türden materyal bir grafik süreklilik içinde konumlandırılmış olmalıdır. Metinler, çizimler, fotoğrafik malzeme, kroki, film kareleri, eskizler, maket fotoğrafları, … gibi tüm bileşenler, tek bir pafta sürekliliği içinde kesintisiz biçimde ve ekonomik bir biçimde yer almalı. Uzunluğu konusunda üst sınır yoktur. (İsterseniz, 100 m. de olabilir.) Standart rulo eni yeterlidir. Paftanın ikinci boyuttaki grafik yeterliği, anlatım gücü gibi unsurlar esastır. Not: Final paftasında siyah beyaz olarak yeterli düzeyde ifade edilemeyeceği düşünülen renkli render türü görseller, renkli olarak levha halinde ayrıca teslim edilebilir ve sunulabilir. Final paftasının içeriğine dair ayrıntılar aşağıdadır. Final paftasının cd’si ayrıca teslim edilir. (Tüm cd’lerde bilgiler zarfa değil cd’nin üzerine yazılmalıdır.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Final kitabı: A4 formatında, final tesliminin kitaplaştırılmış hali. İçinde final paftası, final modelleri gibi tüm malzemenin bir grafik düzen içinde bir araya getirileceği kitap, tez cildi gibi ciltlenmiş olmalıdır. (Spiral ciltli olmamalıdır!) Özgün bir kapak düzeni olmalı, içindekiler ve kitap adı olmalı, tasarımcının adını taşımalıdır. Sayfa sınırı yoktur. Materyalin nasıl düzenleneceği, katlanmış sayfa tasarımları, vs. tasarımcının yaratıcılığına bırakılmıştır. (Final kitabının cd’si, kitabın arka iç kapağına yapıştırılmış zarfın içinde olmalıdır.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Modeller: Eril kent temasının hangi bağlamda inceltildiğini ifade eden, 1/500 ve 1/200 ölçekli mimari maketler. (Gerekiyorsa, 1/50 ölçeğine kadar inilir.) Eskişehir’in ele alınan bölgelerini bir süreklilik ve yeterlilik içinde ifade eden, mevcudu işleyip başkalaştıran modeller. Sorunu temsil etmeyen, tersine sorunu yaratan ve vareden modeller üretilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Diğer sunu malzemesi: Bilgisayar ortamında gerçekleştirilmiş diğer materyaller. Bu materyal, ayrı bir cd halinde teslim edilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Final paftasının içeriği:&lt;br /&gt;* “Projenin sorusu” etrafında geliştirilmiş, kente yeterli bir ayrıntı yakınlığından bakan (yani tepeden bakmayan) mimari anlatımlar içermelidir. Son “25 judo hareketi” dersinde, “eril kent”in, ancak sizin bize anlatacağınız mimari hikâye ile şekillenebilecek bir tema olduğunu yeteri derecede açık dile getirdim sanırım. Burada mesele ölçekte düğümleniyor. Karıncaları anlatan bir filmin, gezegenleri göstererek hiçbir şey yapmış olmayacağını söylemek zorundayız. Bu nedenle, vaziyet planı, kentsel haritalar, planlar, kesitler, görünüşler, kişisel haritalar, şematik anlatımlar, ideogramlar, üç boyutlu betimlemeler, maket ilüstrasyonlarının, her şeye rağmen işe yarar araçlar olduklarını, bunları gözden çıkararak hiçbir şeyin yapılamayacağını da unutmamak gerek. Final paftası, bu mimari araçların olanaklarını iyice araştıran bir pafta olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Not: Soracağınız soruları bir an önce sorun…&lt;br /&gt;İyi seneler,&lt;br /&gt;Kolay gelsin,&lt;br /&gt;Levent Şentürk.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-662123924003739510?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/662123924003739510'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/662123924003739510'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/12/final-jrisi-teslim-koullar-ve-uyarlar.html' title='final jürisi - teslim koşulları ve uyarılar'/><author><name>lilliput</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17633420511013435218</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-1746329754244779331</id><published>2007-12-17T16:25:00.000+02:00</published><updated>2007-12-17T16:26:12.493+02:00</updated><title type='text'>Novamed Grevi ve Kadın Dayanışması Fotoğraf Sergisi</title><content type='html'>&lt;a href="http://www.karsi.com/sergi/novamed/index.htm" target="_blank"&gt;http://www.karsi.com/sergi/novamed/index.htm&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-1746329754244779331?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/1746329754244779331'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/1746329754244779331'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/12/novamed-grevi-ve-kadn-dayanmas-fotoraf.html' title='Novamed Grevi ve Kadın Dayanışması Fotoğraf Sergisi'/><author><name>Merve SARGIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02342601760652194248</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-6570242452573362537</id><published>2007-12-16T23:23:00.001+02:00</published><updated>2007-12-16T23:46:20.084+02:00</updated><title type='text'>Cohusing Company</title><content type='html'>Cohousing, toplum yararına mimarlık hizmeti veren gönüllü mimarlar topluluğudur ve 1980lerde İngiltere'deki Matrix hareketinden sonraki en uzun soluklu ve etkin grup olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cohousing özellikle mimarlık servisi alamayan toplum gruplarını hedefler. Bu grubun merkezinde dişil ve eşitlikçi yapı ideali yer alır. Özellikle farklı hane halkları için daha esnek ve özel ihtiyaçlara seslenen evsel alanların inşası için kooperatiflere mimarlık servisi verir. Bekar anneler veya çok kısıtlı maddi olanaklara sahip kadınlara borçlanarak ev sahibi olma olanağı yaratır. Toprağa bağlı geleneksel Amerikan ev tipine yeni yorumlar getirerek evi eril köklerinden ayırmayı hedefler. Kadın dayanışmasının fiziksel yapıyı belirleyebileceğine güzel bir örnektir. İlgilenenler için www. cohousing.org... Ayrıca her ay yayınlanan bültenleri mevcuttur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer 80lerin Matrix hareketi ile ilgilenen olursa &lt;a href="mailto:ozlemerkarslan@gmail.com"&gt;ozlemerkarslan@gmail.com&lt;/a&gt; adresinden bana ulaşıp bilgi isteyebilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-6570242452573362537?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/6570242452573362537'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/6570242452573362537'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/12/cohusing-company.html' title='Cohusing Company'/><author><name>ozlemhoca</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10963715928959502624</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-4884245195515740072</id><published>2007-12-13T12:17:00.000+02:00</published><updated>2008-12-10T18:11:44.505+02:00</updated><title type='text'>Eşcinselliği ve Kadınlığı Hakaret Aracı Olarak Kullanmak...</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#333399;"&gt;&lt;strong&gt;Türk lokumuna Avusturya top şekeriyle tepki&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_rZwwb7dmtPw/R2E0cu3s1LI/AAAAAAAAAAc/To-A4J6AaQQ/s1600-h/adsÄ±z4.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5143449917656454322" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_rZwwb7dmtPw/R2E0cu3s1LI/AAAAAAAAAAc/To-A4J6AaQQ/s320/ads%C4%B1z4.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Eskişehir'de Osmangazi Kültür Dernekleri Federasyonu, Avusturya'nın başkenti Viyana'da sergilenen "Türk Lokumu" heykeline karşılık, peruklu, bikinili ve üzerinde "Avusturya Erkeği" ve "Avusturya Top Şekeri" yazan maketi, konağında sergileyerek tepki gösterdi. Eskişehir'de Osmangazi Kültür Dernekleri Federasyonu, Avusturya'nın başkenti Viyana'nın Karlsplatz semtinde bulunan Teknik Üniversite bahçesindeki ''Turkish Delight'' (Türk Lokumu) adlı, başörtülü, ancak diğer uzuvları açık olan heykele, ilginç bir yöntemle tepki gösterdi. Federasyon Başkanı Niyazi Çapa, peruklu, bikinili ve üzerinde "Avusturya Erkeği" ve "Avusturya Top Şekeri" yazan maketi, konağında sergilemeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"TÜRK LOKUMU YAZMASI BİZİ ÜZDÜ" &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_rZwwb7dmtPw/R2EzjO3s1JI/AAAAAAAAAAM/VRePkEe1EqQ/s1600-h/m.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5143448929813976210" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_rZwwb7dmtPw/R2EzjO3s1JI/AAAAAAAAAAM/VRePkEe1EqQ/s320/m.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmangazi Kültür Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Niyazi Çapa, Eskişehir'in Odunpazarı semtinde bulunan Beylerbeyi Konağı'nda yaptığı açıklamada, Avusturya'nın başkenti Viyana'nın Karlsplatz semtinde bulunan Teknik Üniversite bahçesinde sergilendikten bir süre sonra yıkılan ve bir Türk kadınını tasvir eden heykelin, saçma olduğunu söyledi. Heykeli yapan heykeltraşı ise, 'sapık' olarak nitelendiren Çapa, "Heykelin üzerinde 'Türk lokumu' yazması bizleri çok derinden üzdü ve yaraladı. Viyana seferini dedelerimiz gerçekleştirdiler, ninelerimiz değil. Türk kadınının özgürlük ve cesaretini tanımlamak size mi düştü? Heykeli bırakında şöyle geçmişe, tarihe bir bakın. Açtırmayın bizim bayramlık ağzımızı, açtırmayın bize tarihin tozlu yapraklarını. Öyle şeyler görür ve duyarsınız ki, ne kadar çıplak olduğunuzu anlarsınız. Müzelerde, heykellerin yerine sen sergilenirsin" dedi. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;"ASİL TÜRK KADININDAN ÖZÜR DİLEYİNİZ &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Niyazi Çapa, bahse konu üniversitenin rektörüne de seslenerek, "O basit heykeli, kırıp çöpe atıncaya kadar bu gördüğünüz heykel Beylerbeyi Konağı'nda sergilenecektir. Müslüman Türk kadınına karşı yaptığınız insanlık dışı, onur kırıcı bu uygulamaya derhal son veriniz. Asil Türk kadınından özür dileyiniz. Böyle basit işlerle uğraşmayın. Adam olun, adam gibi hareket edin, davranın. Sabrımızı taşırmayın" diye konuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Eskişehir'de yaşanan &lt;em&gt;bu durum kendinden başka olanı; 'öteki'ni negatif konumlandırarak iktidarı güçlendirmenin iyi bir örneği olsa gerek...Hakaret aracı olarak bir erkek mankenin kadınlaştırılması ve eşcinsellik imalarında bulunulması hem kadınlara hem de eşcinsellere hakaret olmuyor mu aynı zamanda...?'&lt;/em&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Merve &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;(Fotoğraflar:www.hurriyet.com.tr)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-4884245195515740072?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/4884245195515740072'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/4884245195515740072'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/12/ecinsellii-hakaret-arac-olarak.html' title='Eşcinselliği ve Kadınlığı Hakaret Aracı Olarak Kullanmak...'/><author><name>Merve SARGIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02342601760652194248</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_rZwwb7dmtPw/R2E0cu3s1LI/AAAAAAAAAAc/To-A4J6AaQQ/s72-c/ads%C4%B1z4.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-2260256559904834378</id><published>2007-12-12T11:02:00.001+02:00</published><updated>2008-12-10T18:11:44.679+02:00</updated><title type='text'>FEDAKÂR EŞ – FEDAKÂR YURTTAŞ Yurttaşlık Bilgisi ve Yurttaş Eğitimi, 1970-1990 Aylin Kılıç Oğuz 236 sayfa, 20,-YTL Aralık 2007 Akademik Dünya / ISBN 97</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_O6lV5HOiMqw/R1-j0GEOPmI/AAAAAAAAAF0/WxmD1zia2yY/s1600-h/image002.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5143009414857244258" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_O6lV5HOiMqw/R1-j0GEOPmI/AAAAAAAAAF0/WxmD1zia2yY/s320/image002.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-2260256559904834378?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/2260256559904834378'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/2260256559904834378'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/12/fedakr-e-fedakr-yurtta-yurttalk-bilgisi.html' title='FEDAKÂR EŞ – FEDAKÂR YURTTAŞ Yurttaşlık Bilgisi ve Yurttaş Eğitimi, 1970-1990 Aylin Kılıç Oğuz 236 sayfa, 20,-YTL Aralık 2007 Akademik Dünya / ISBN 97'/><author><name>lilliput</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17633420511013435218</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_O6lV5HOiMqw/R1-j0GEOPmI/AAAAAAAAAF0/WxmD1zia2yY/s72-c/image002.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-6192009078899595078</id><published>2007-12-12T11:00:00.000+02:00</published><updated>2007-12-12T11:02:24.780+02:00</updated><title type='text'>yeni kitap: FEDAKÂR EŞ – FEDAKÂR YURTTAŞ</title><content type='html'>"FEDAKÂR EŞ – FEDAKÂR YURTTAŞ Yurttaşlık Bilgisi ve Yurttaş Eğitimi, 1970-1990 Aylin Kılıç Oğuz 236 sayfa, 20,-YTL Aralık 2007 Akademik Dünya / ISBN 975-6051-69-6&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de devlet toplumsal yarar adına, yurttaşı sürekli bir şekilde yönlendirirken, yurttaş “taşıyıcı / nesne” konumuna itilmiş, devlete karşı sorumlu kılınmıştır. Yurtseverlik, sadakat, özveri gibi erdemlerle bütünleşen ve birey karşısında devletin bekasına öncelik veren bir “militan yurttaşlık” anlayışıdır bu. “Vergi vermek, askere gitmek, seçimlere katılmak” şeklindeki görevler üçlemesini gerçekleştirdiği ölçüde yurttaşa “haklara sahip olma hakkı” tanınmıştır. Okulda ki yurttaş eğitiminin amacı, sadık ve fedakâr, otoriteye itaat duygusu gelişmiş, devlet için canla başla hizmet etmeyi, gerekirse canını seve seve feda etmeyi kendilerine bir görev, ülkü edinmiş yurttaşlar yetiştirmeden ibarettir. Tamamen dogmatik, farklı düşüneni dışlayan, ezberci ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin her boyutuyla işlendiği eğitim anlayışında , bağımsız düşünebilen nesillerin oluşması ne yazık ki mümkün görünmemektedir… Aylin Kılıç Oğuz, Bilgi Üniversitesi, Türk Devrim tarihi Araştırma Merkezi öğretim görevlisi." (Kaynak: Bilimsel Haber)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-6192009078899595078?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/6192009078899595078'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/6192009078899595078'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/12/yeni-kitap-fedakr-e-fedakr-yurtta.html' title='yeni kitap: FEDAKÂR EŞ – FEDAKÂR YURTTAŞ'/><author><name>lilliput</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17633420511013435218</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-3681230311023403631</id><published>2007-12-11T17:54:00.000+02:00</published><updated>2007-12-11T18:08:37.097+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>Kadınların ürettiği bilimsel ve felsefi düşünceler,cinsiyet sıfatlarıyla  ayrıştırılmadan evrensel kabul görme hakkına sahip olmalıdır. &lt;br /&gt;      &lt;br /&gt;      Alıntı: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;      AKLIN CİNSİYETİ VAR MI?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;      Brna Kılınç "Boğaziçi Ünv.felsefe böl.öğretim üyesi"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;      "CİNSİYETLİ OLMAK" derleyen:Zeynep Direk&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-3681230311023403631?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/3681230311023403631'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/3681230311023403631'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/12/kadnlarn-rettii-bilimsel-ve-felsefi.html' title=''/><author><name>serap</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01655885182837478333</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-6275046491156825810</id><published>2007-12-11T17:00:00.000+02:00</published><updated>2007-12-11T17:08:41.314+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>Toplumsal cinsiyet yaban otu gibi,mülkiyet gibi toplumsal yaşamın var ettiği kategorilerden biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                       ALINTI:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                       "CİNSİYETLİ OLMAK"  Derleyen:Zeynep Direk&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-6275046491156825810?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/6275046491156825810'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/6275046491156825810'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/12/toplumsal-cinsiyet-yaban-otu.html' title=''/><author><name>serap</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01655885182837478333</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-6970727711161894951</id><published>2007-12-10T15:54:00.000+02:00</published><updated>2007-12-10T15:58:31.826+02:00</updated><title type='text'>Konferans duyurusu: Türkiye'de Kadın Mimarlar</title><content type='html'>KONFERANS&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14 Aralık 2007 cuma, saat 16.00&lt;br /&gt;Mimarlık bölümü, atrium.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yekta Özgüven Kurkur, Türkiye'de Cumhuriyet döneminde kadın mimarlar üzerine bir konferans verecek. (Yıldız Teknik Üniversitesi, Mimarlık Tarihi ve Kuramı Anabilim dalı öğretim görevlilerinden.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yekta, "Eril Kent" grubunun davetlisi olarak, cuma günü bizler için İstanbul'dan gelerek bir konferans verecek. Hepinizin katılımını bekleriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüşmek dileğiyle sevgiler...&lt;br /&gt;Levent Şentürk&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-6970727711161894951?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/6970727711161894951'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/6970727711161894951'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/12/konferans-duyurusu-trkiyede-kadn.html' title='Konferans duyurusu: Türkiye&apos;de Kadın Mimarlar'/><author><name>lilliput</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17633420511013435218</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-2932568257114582386</id><published>2007-12-10T15:53:00.001+02:00</published><updated>2008-12-10T18:11:45.303+02:00</updated><title type='text'>Konferans - Türkiye'de Kadın Mimarlar</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_O6lV5HOiMqw/R11FH5fbaCI/AAAAAAAAAFs/sjRjJmli7jU/s1600-h/yekta+konferans+afiÅ+copy.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5142342351521015842" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_O6lV5HOiMqw/R11FH5fbaCI/AAAAAAAAAFs/sjRjJmli7jU/s320/yekta+konferans+afi%C5%9F+copy.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-2932568257114582386?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/2932568257114582386'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/2932568257114582386'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/12/konferans-trkiyede-kadn-mimarlar.html' title='Konferans - Türkiye&apos;de Kadın Mimarlar'/><author><name>lilliput</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17633420511013435218</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_O6lV5HOiMqw/R11FH5fbaCI/AAAAAAAAAFs/sjRjJmli7jU/s72-c/yekta+konferans+afi%C5%9F+copy.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-3590854126530625694</id><published>2007-12-09T15:43:00.000+02:00</published><updated>2007-12-09T15:51:38.816+02:00</updated><title type='text'>Seminerlerdeki Metinler Üzerine......</title><content type='html'>ikinci jüride rapor olarak sunmamız beklenen metinleri, kendi algılayışıma göre yazmıştım ve bunları sizinle de paylaşmak istiyorum.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Görülmeden Gözetim Altında Tutan Hapishane Sistemi&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Panopticon üzerine; çok basit ve yalın bir  çerçevede yaşayışını sürdüren ve amacını gerçekleştiren mimari bir çözüm sistemi. Mimari; iktidarın  katı çerçevesi içerisinde oluşturmak istediği, "dışlama, ayırma, gözetim altında tutma" işlevini çok sert bir şekilde sunmakta mekan olarak.  Mekanın ruhtaki etkisi, "aykırı"(gözetilmesi gereken; suçlu, hasta insan..) insana baskı yapmakta, sınırlarını belirtmekte, olası durumlarda kaçışlara olanak vermemektedir. Ayrıca ruhsal bir çöküşü de sağlamakta gözetlenen insan için.. Çünkü ne gözetleyenini görebiliyor, ne de kendisi gibi gözetlenenlerle bir iletişim kurabiliyor.(kitapta bunu çok iyi tarfilemiş, bir bilginin nesnesi olup, iletişimin öznesi olamamak..) Kişiyi kendi yalnızlığıyla başbaşa düşündürüp, şizofreniye kadar gidebilecek bir durumu da getirebilir, acaba izleniyor muyum sorusu her an karşısında. Verilen bazı örneklerde insanlar kobay olarak kullanılıyor panopticonlarda ve bir de gözetim altında olduğunu bilen kişinin çalışma verimini arttırıyor bu aygıt. Açıkçası yaşam mekanları sunan, yeni yaşam biçimleri ortaya koyan mimarlığın, kötüye kullanılmak istenildiğinde ya da gücün etkisiyle disiplinsel bir çerçeve içinde düzenini kurmak istediğinde, çok acımasız olabiliyorve katı bir sistem içinde işleyebiliyor. Gündelik yaşamımıza baktığımızda, döngüsel olarak var olan ve farklı biçimlerde karşılaştığımız fakat, çoğu zaman karşılaşmamızın bile farkına varmadığımız sistemin içinde buluyor kendini insan. Tıpkı kentteki kameraların oluşumunun da bir panopticon örneği olduğunu fark edene kadar. Alışveriş merkezlerinde güvenlik açısından bir gözetim altında olma durumumuz var ama bu sanki olması gerekenmiş gibi geliyor, tabi ki o yerin sahibi açısından. Yani düzenin bir parçası, korunma amaçlı hırsızlık gibi olayların olmaması için gözetlenmeli miyiz, alışveriş merkezinin sahibi olarak evet ama oraya herhangi bir amaçla gitmiş bir insan olarak gözetim altında tutulmaya hayır....Aslında iktidarsız bir gözetimin daha doğrusu iktidarın kendisini gözetlemesinin nasıl olabileceği durumunun, yani kendi kendimizi gözetlememizin nasıl olabileceği gerçektende panopticonu ne hale getirebileceğini düşünmemiz gerekiyor..Ve tabi ki hapishaneden çıkıp tüm yaşama yayılan bir sistem haline gelmiş olması da  düzenin bir parçası olduğunun göstergesi. Notların son cümlesinde şöyle bir ifade vardı; "eğer hapishane fabrikalara, okullara, kışlalara benziyorsa ve bunların hepsi de hapishaneye benziyorsa, bunda şaşılacak bir yan yoktur"... Başkaları tarafından kontrol edilmeye çalışılan hayatlarımız var o zaman, düzen denen şey, toplumsal gerekliliklerin getirileriyle yaşamak, aslında hayattaki yaşama biçimimiz biz dünyaya gelmeden belirtilmiş insanlar tarafından. Kılıflar hazır, biz sadece yaşıyor muyuz yoksa, peki o zaman kendi zihnimizde itaatin nasıl üretileceğini bulabilirsek, yani kendi kendini gözetlemeyi öğrenebilirsek, bir nebze olsun biçilmiş kılıfta yaşamaktan kurtulabiliriz belki de ve tabi ki "döngünün bir parçası olarak yaşamaktan"da....&lt;br /&gt;Panoptik düzenekte itaat, demokrasi altında çözümlenmekte ve halka açılmış durumda. Buna sokaklar üzerinden bakarsak eğer, herkesin kendi yaşam gerekliliğiyle sokakta bulunma şekilleri, sadece dışarıdan görünenle kısıtlanmış görünüyor. Halbuki, sokaklarda mekanizma, polis ve sokakta yaşayan sakinler tarafından işlenmekte. Yani canınızın her istediğini yapmak istemenizde, o sokakta size müdahale edenleri ya da gözetleyenlerin varlığıyla karşılaşırsınız. Siz farkında olsanız da, olmasanız da…. Engellenemez bir düzenek işleyişi mevcut, sokak aracılığıyla kişinin görünürlüğü, onun gittiği mekanlarda, kişiye ait şeffaflaştırma görülmektedir. Yani sizin sokağı kullanma biçiminiz, sokakta bulunma anından başlayıp o sokağa has panoptik düzeneklerce(birden fazla olabilir) takip edilmekte. En basitinden bir sokağa konan kamerada hiç fark edilmediğinizi sandığınızda bile, duruşunuz, yaptıklarınız gözlenmektedir. Ya da o düzene karşı yaptığınız bir harekette, iktidarın parçalanarak aktarılmış gücü olan karakollardaki polisler tarafından müdahale edilmektedir. Ve böylece, kapalı mekanlarda var olan gözetlemenin, açık alanda da var olduğu gerçeği görünmektedir. İş, okul gibi belirli zaman aralıklarında bulunulan mekanlara gidiş-gelişler sokaklarda görülür. Mesai saati ya da okul giriş-çıkış aralıkları dışında herhangi bir şekilde(araba, yaya) sokaklarda ne zaman bulunacağınız, en azından evinize giderken kullanacağınız biliniyor. O zaman, mekanlardaki disiplinsel tavır sonucu, sokaktaki varlığınız da disiplin parçası içine girmiş demektir.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Denetim Toplumları&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bireyi özgürleştirme adı altında, daha farklı şekilde hapseder denetim toplumları. Daha fazla iş gücünün oluşumu için bireyi sevk eder, rekabeti arttırarak kişiyi kendi iç dünyasından çok, çevresindekilerle yarıştırır ve bir nevi kendi dışındaki gelişmelere odaklar.&lt;br /&gt;Hep daha fazlası için koşturan insan modeli, gücün elinde oradan oraya gider, farklı yöntemlerle güç olmayı dener. Herkes için ahlaki olmayan dayatmalarla çıkar karşımıza (mesela mafya, kendi kurallarını koymuştur, onun bölgesine dahil olmak çıkmamayı gerektirir, onlara karşı çıkmak ise cezayı..) ve denetledikleri yerlerden biri de sokaklar olur. İşte orada yaşayanlar için gerçekten de sokak, farklı anlamlar taşır, aynı zamanda zordur. Denetim toplumları sayesinde, panopticon, kulesinden çıkıp yayılmıştır, sokaklarımıza kadar( hatta belki de içimize kadar…).&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kutsal İnsan&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Var olduğumuzu fark ettiğimiz andan itibaren, kendi yaşam biçimimizi keşfederiz. Yaşıyor olmak( zoe), her varlıkta bulunuyorsa eğer, hayat tarzımızı( bios) belirlemeyi hak ediyor olmalıyız. Kendimizi sorgulamamızla birlikte, varlığımızı öteki canlılardan( hayvan-bitki) ayırırız. Modern hayat denen şey,bize yaşam biçimimizi özgür bir alanda gösterip kısıtlıyorsa, yani bizi hayata gönüllü köleler olarak sunuyorsa, bunun nedenlerini sorgulayıp arkasında bulunan gücü irdelemedikçe, kendi yaşam biçimimizi tam olarak oluşturamayız. Kendi aidiyetimizi oluşturup, önümüzde yaşam olarak sunulan, yönetilen ve idare edilen biçimdeki hayatı yıkmadıkça “kendimiz” olamayız.&lt;br /&gt;İnsan olmak, başlı başına yaşamayı hak ettirir, ırksal ayrımlar altında ezilen, ezenin ezdiğinin hayatını elinden almasıdır. Konuşabiliyor olmak, isteklerini dile getirmeyi sunar. Bu sunuş, yaşam biçimini ifade edebilmeyi ön görür, bu ifadeler ise, yaşamları oluşturur. O zaman çıplak hayatın siyasallaştırılması, ona edilen müdahaleler, insanlığına karar vermektir. O hakkı elinden almaktır. Bir kesim özgürleşip mekanik düzen içinde yaşarken, bir kesim her an ölmekte. Buna dur diyemedikçe( ki zaten öyle bir dertleri yok), aldatılmış bir demokrasi düzeneğinde yaşamaya devam ederiz.&lt;br /&gt;Bu metinde en bariz gördüğüm noktalardan birisi de, içsel ve dışsal olanın iç içe geçtiği, ayrılmaya çalıştığında tekrar içsel olana dönüşün olduğudur. Ancak kutsal olan insanın varlığı, dünyadaki yaşamın başkalarıyla kısıtlanıp kısıtlanamama hakkı, “ben” olarak varlığını, ötekilerle sağlayan, onlarla kıyaslayan, onlara uyduran-ayıran “ben”in yaşam sürecinde karşılaştığı kısıtlamalar, dogmatik yaşam düzenekleri “ben”i ne kadar “ben” olarak kılıyor?&lt;br /&gt;Her sokak bir yaşamdır(zoe). Her sokağın bir yaşam biçimi vardır(bios). Orada uyum içinde olduğunuzda, onlardan biri olduğunuzda hiçbir sorun yok. Ancak, uyumu bozan olduğunuzda ya da ırksal-ekonomik-siyasi, her ne nedenle olursa olsun, onlardan olmadığınızda dışlanan ya da uzaklaştırılması, yok edilmesi gereken olursunuz. Sistem sizi atmaya çalışır çünkü, kimse kurulu huzurunu, sizin için bozmak istemez. Öyle ya, Afrika’da açlıktan ölen insanlar gün geçtikçe artarken, nasıl rahat uyuyabiliriz; onları görmeden…. Daha kötüsü bize dayatılanı bile fark etmiyor olmamızdır. Sokakta çıplak hayatın üstüne, dayatma ve ön kabullerle “giydirilmiş” olanla bulunuruz. Biz olmamız gerektiği için değil; “olmamız istenen gibi olmak” için varız……&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Toplumsal Cinsiyet ve İktidar&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyetin vermiş olduğu kadın ve erkek olmanın, toplum tarafından belirlenmiş kalıplara sokulmasıdır. Toplumca atanan, kadınlık ve erkekleridir bunlar. Buna göre, ev işleri ve çocuk bakımı kadına verilen görev ve bu görevin getirisi olarak evde bulunma( içeride) durumu mevcuttur. Para kazanma, güce sahip olma ve onu yönetme gibi görevler erkeğe verilendir(dışarıda olma durumu). Kadına sadece “ev kadını” olma görevi verilmeyip, iş kadını sıfatına izin verilmiştir ancak daha kısıtlı, kontrol altında tutulabilen bir çalışma şeklidir bu. Yani kadının çalışma ve akletme olarak, erkeği geçebileceği alanlara izin vermemekle beraber, kadının bu yeteneğe sahip olduğu bile düşünülmez cinsiyet toplumlarında. Kadına çizilmiş, kadınca yaşam. Erkeğe erkek olma kılıfı, toplumun ön görüsüdür.&lt;br /&gt;Cinsiyet ayrımları, toplumdaki kadın-erkek ilişkileri üzerinden makro bir durum olarak görürken, belirli iş yerlerinde, aile içinde ve bazı çevrelerde karşılaştığımız ilişkiler mikro ölçeklidir. En basitinden bir çocuk üzerinden olaya bakarsak eğer, çocuk önce ailesinde annesinin ve babasının konumunu keşfeder(mikro). (Bu akşam yemeği neden babam yapmıyor? Sorusunu keşfedebileceği bir aile ortamının sağlanması, durumları değiştirir). Çevresinde yaşanan ilişkiler, toplumdaki yaşanılan ve yaşatılanları görmesi(makro). Ve sonrasında ise, yaşanılanların kabulü toplum tarafından verildiği için, “olması gerekenin bu olduğunu” düşünür(ataerkillik).&lt;br /&gt;Yaşamımızın her yerinde karşılaşırız aslında bu güçlü yapılaşma biçimiyle. Yapmak istediklerimiz; düşüncelerimizin öneminden çok, cinsiyetimizin ne olduğuyla belirlenir. Bireye göre farklı sınırları taşır bu durum. Mesela Eskişehir sokaklarında gözlem yaparken, bugüne kadar farkında olmadığım bir durumla karşılaştım. Bebek arabasıyla sokakta dolaşan kadınlar, yalnızlarsa bu işi kendileri yapmaktayken, yanlarında eşleri olduğunu tahmin ettiğim erkekler varsa eğer, bebek arabasını sürmek görevini onlar yapmaktaydı. Tabii ki, bu durum tıpkı erkeğin kadına kapı açması gibi ince bir incelik içermekteyse sevindirici olamaz ama diğer türlü, erkeğe verilen görevlerden sıyrılıp kadınla paylaşım kapsamlıysa ne mutlu…&lt;br /&gt;Cinsiyet toplumlarında kurumların rolleri büyüktür. Eleman alınırken kadından daha çok erkeğin tercih edilmesi ya da kadına part time çalışma izni(öyle ya, kadın olmakla beraber otomatikmen günün bir kısmını evine ve çocuklarına ayırmak zorundadır kadın) verilir. Eşcinseller, okula, işe alınmazlar bile.&lt;br /&gt;Toplumun temelini aile oluşturur. Zaten tüm sorun da, ailedeki cinsiyetçi pratiklerin uygulanıp, tüm topluma yayılarak kuralları oluşturuyor olmasıdır ya. Kadın, yaşam işçisidir, böyle de kalmalıdır. Anne-babadan gördüğümüzü yaşarız. Yaşam bir fabrika, gittikçe tek boyutlu hale gelen, özel değilsin, kadınsın, erkeksim, genelsin, genellenebilirsin. Aile içinde eşitliği sağlamak, o ailede büyüyen çocukların dünyasında oturması gereken taşlara şekil verir. Babasının annesine olan davranış biçimi, erkek çocuğunun “babam gibi olmak” hayalinde yer alır. Cinsiyet farklılaşması, toplumlar tarafından oluşturulup ve bölgelere göre farlılıklar gösterir. Toplumu oluşturan ise ailelerdir. Ailelerde bunun yapılaşmasına engel olunursa, toplum da o şekilde yön alabilir. Daha öncelikli olan, sorunun insan beyninde çözümlenmesidir. Kişi kendi beyninde, insan olmanın, kadın ya da erkek olmayla ölçülemeyeceğini keşfettiğinde, kendi keşfini yaptığında, meseleye daha farklı bakabilir. Toplumsal getiri ve düzene uyulması gereken durumların tekrar gözden geçirilmesi için, ataerkil zihniyetin yıkımı için, bunun yapılması gerekir.&lt;br /&gt;İnsan olmaktan eksilerek, kadın ya da erkek oluruz. Aslında toplumsal cinsiyet, kadını ezdiği gibi erkeği de eziyor. Kadına baskıyı uygularken, kendisi de o erkeklik denen baskının altında.&lt;br /&gt;Aslında en önemli rolü devlet yüklenmekte. Kanunları, düzeni koyan, aile ilişkilerini düzenleyen, evlenmeyi zorunlu kılan, okullar açan, hastaneler kuran bunların hepsini denetleyen devlettir. Tüm yapılaşmalara müsaade eden ve buradaki cinsiyetçi ayrımlara hem izin veren, hem de uygulatandır devlet.&lt;br /&gt;Sokak, tüm bu ilişkilerin yansıdığı yerdir. Toplumsal hayatın aynasıdır. Kadının evinde bulunmasını sağlayandır sokak, ona verdiği tedirginliklerle. Dışarıda olmanın tüm hallerini denetler, her şeyi kaydeder.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Erkek Akıl&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Toplumsal ve biyolojik cinsiyetten farklı bir şekildedir aklın erkekliği. Kavram ve ilkelerle simgeleşmiş durumdadır. Bu simgeselliğin, felsefi kavramlarla işleyişidir. Akıl ile akıl dışı şeylerle, aklın farklı seviyelerindeki biçimleri durumlarında, eğer konu kadınsa bu onun seviyesinin düşmesi demektir. Yani kadınla ilişkili olan akli durumlar, otomatikmen değer kaybetmedir. Bu bağlamda cinsiyetsiz ruhun varlığı mümkün müdür, sorusunu irdelediğimizde, ruhun cinsiyetsizliği bedenin cinsiyeti üzerinden kavramlaştırıldığı için cinsiyetsiz ruh, kadınsı cinsiyet farklılığı karşısında tam anlamıyla belirgin olmayan bir erkeksilik kazanmaktadır. Bu tıpkı erkekler tarafından kadınlara bazı hakların müsade edilmesi gibi. Artık kadınlar araba kullanıyor ya da iş yerlerinde çalışıyorlar. Buradaki durumda, kadından beklenmeyen bir şeymiş gibi görünümü, aklın erkekliğidir. Zaten kadın araba da kullansa, işte de çalışsa, bunu bir erkek gibi beceremez. Becerebilen nadir kadınlar varsa da, onlar “erkek gibi kadın”lardır. Erkek akıl, yaşamdaki olağan durumların hak sahibi ve kendince bu durumları kadına veya erkeğe göre olan işler diye ayrıştırmıştır tüm yaşamda.&lt;br /&gt;Kartezyen anlayışta, zihin ve beden birbirinden bağımsız görüldüğü için, zihni cinsiyetsiz görür. Spinoza ise tam tersine bir yaklaşımla, bedenin ideası olarak gördüğü zihnin, bedenden kaynaklı bedenin cinsiyetinin olmuş olmasından dolayı, zihni cinsiyetli kabul eder.&lt;br /&gt;Verilen çoğu felsefeci yaklaşıma göre, ya kadın doğayla ilişkilendirilmiş, kültürün dışında kalan olarak görülmüş, ya doğurganlığıyla ilişkili olarak doğanın bereketiyle....&lt;br /&gt;Sürekli zihinde kadını bir yere koymaya çalışan erkek, ona yakınlık ve yatkınlıklarından dolayı kılıflar hazırlamıştır. Burada önemli olan erkeğin zihninde kadınla veya herhangi bir konu hakkındaki fikirlerde, kendisini fikreden özelliğinden dolayı üstün görmesidir.&lt;br /&gt;Kendi varlığının gerçekliği kadar var olan kadının varlığı, neden sürekli erkek aklı tarafından onu bir yere koyma dürtüsünü taşımaktadır? Sorun sadece kadının yetersizliği ya da yetebildikleri mi, peki o zaman erkek neye ne kadar yetebiliyor? Bunu da bir kılıfa koymak için üçüncü bir cinsiyetin üstünlüğü mü gerek?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;Mimarlık Disiplininde Cinsiyet Çalışmaları Alt Alanının Genel Sorunları&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Toplumsal cinsiyet sorunlarının, mimarlık alanında tartışıl(a)mamasının sebepleri olarak;&lt;br /&gt;70li yıllarda, kültürel bir çalışma alanıyken, günümüzde özel, kişisel çalışma alanı olarak görülmesi,&lt;br /&gt;Bilimsel problemler arasında sayılmayacak kadar gereksiz sayılması, üzerinde uğraşılacak ikincil bir alan olarak görülmesi,&lt;br /&gt;Batıdaki mimarlık kuramlarında var olan durumlara, eş zamanlı olarak ülkemizde gündeme getirilirken, cinsiyet konusunun görmezden gelinmesi, yer edinememesi,&lt;br /&gt;Avrupa’daki kadın mimarların, kendilerine ait sorunlar üzerine giderek cinsiyet bilincinin oluşturmuşlarken, ülkemizdeki kadın mimarların yüzeysel bir cinsiyet kimliğine hapsolmaları, cinsiyet konusunun mimarlık alanına dahil edilememesinin sebeplerindendir.&lt;br /&gt;Oysa ki, yaşam mekanları üreten tasarımcıların, bu sorunu gündeme getirerek, çözüm üretebilecek nadir mesleklerden biridir mimarlık. Öncelikle ataerkil mimarlık anlayışının kırılması gerekir. Kırılan her zincir, biçimsel kaygılar taşıyan mimarlık söylemlerinden biri olmayan cinsiyet sorununun, kendi aidiyetini kurabileceği ortamları getirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;Cinsiyet Ayrımı Olmayan Bir Kent Nasıl Olurdu? Barınma, Kentsel Tasarım ve İnsan Emeği Üzerine Spekülasyonlar&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kadınların aile ve iş yaşamında, yüklendikleri sorumlulukların, adaletsizliğine çözüm üretme arayışı içeren bir yazı. Bu adaletsizliklerin giderilmesi için, ev işi ile pazar ekonomisi, evin mahremiyeti ile iş yeri arasındaki geleneksel bölünmelerin üstesinden gelmenin gerektiği ifade edilmekte. Ev hanımının ekonomik durumunun değiştirilmesi ve çalışan kadınların evdeki halinin değiştirilmesi için, mimar ve kentsel tasarımcıların, “evdeki kadının rolü” konusundaki tüm ön yargı ve ön kabullerini bir kenara bırakıp; cinsiyeti olmayan çevreler inşa etmek ve cinsiyet ayrımcısı olmayan şehirler tasarlamanın nasıl mümkün olacağına dair bir öneriyi dile getirmekte.&lt;br /&gt;Hem ev, hem de iş yaşamının yeniden düzenlenmesi için, özel ve toplumsal hayatın yaşanışını değiştirmeyi hedef alan, kadın ve erkeklerin örgütlenmesi gerekmektedir. Bu tür grupları HOMES olarak isimlendirmekte.(Daha Eşitlikçi Bir Toplum İçin Ev-İnsanları Organizasyonu)&lt;br /&gt;Ev işlerini, barınmayı ve konut çevresini dönüştürmeye yeterli genişlikte bir program;&lt;br /&gt;Evi çekip çevirme ve çocuk bakımıyla ilgili ücretsiz işte erkekleri ve kadınları eşit bir temelde kapsamalı.&lt;br /&gt;Erkek ve kadınların ücretli iş gücünde eşit bir temele oturmasını kapsamalı.&lt;br /&gt;Sınıf, ırk ve yaştan kaynaklanan ikamete ait bölünmeyi ortadan kaldırmalı.&lt;br /&gt;Dişi ev insanının ücretsiz rolünü zımni ya da açık şekilde desteklemeyi öneren tüm federal, devlete ait yerel program ve yasaları kaldırmalı.&lt;br /&gt;Ücretsiz ev ile ilgili ücretsiz iş gücünü ve israfçı enerji tüketimini asgariye indirmeli.&lt;br /&gt;Meraklı ev sakinleri için, rekreasyon ve sosyalleşmeye dair gerçek seçenekleri azamiye çıkarmalıdır.&lt;br /&gt;Birleşik Devletler’in metropolitan bir bölgesindeki kırk ev-insanının HOMES grubu olduğunu düşünün.&lt;br /&gt;Yeterliden üç yatak odalıya uzanan, her biri özel, çitle çevrilmiş dış mekana sahip 40 özel yaşama ünitesine ihtiyaç duyulacaktı. Özel meskene ek olarak, grup aşağıdaki kolektif aktiviteleri sağlayacaktı;&lt;br /&gt;Dış mekanı düzenlenmiş bir gündüz-bakım merkezi,&lt;br /&gt;Çamaşır yıkama servisi sunan bir çamaşırhane,&lt;br /&gt;Gündüz-bakım merkezi için öğle yemekleri sağlayan, akşam yemekleri çıkartan ve civardaki yaşlı insanların evlerine yemek servisi yapan bir mutfak&lt;br /&gt;Yerel bir besin kooperatifine bağlı bir yiyecek deposu,&lt;br /&gt;Paket-servis ve yaşlıların evine yiyecek servisi sağlayan iki kamyonetli bir garaj,&lt;br /&gt;Bazı sebze ve meyvelerin yetiştirilebileceği bir bahçe,&lt;br /&gt;Yaşlılar, hastalar ve çocukları hasta olan çalışan ebeveynler için yardımcı bulan bir ev yardım ofisi.&lt;br /&gt;Bütün bu görevler, gönüllü esasına dayandırılıp, işlevini sağlaması amaçlanmakta. İş gücündeki cinsel ayrımın yok edilmesi hedeflenmektedir. Böylece “kadının yeri evidir” gibi söylemlere öncelikle kadınların karşı çıkarak, çevrelerindeki konut ve şehirlere daha fazla tahammül edemeyecekleri ifade edilmektedir.&lt;br /&gt;Aslında kadınlar, geleneksel yaşam normları içerisinde, kendi durumlarının bile henüz tam olarak farkına varamamışlardır, ya da farkına vardıkları ayrımı, kaderleri olarak görüp ses çıkarmamayı yeğlemektedirler. Yani bu normların, kendisini ezdiğini, ikinci plana atıp “öteki”leştirdiğini tepkisizliğiyle kabulleniyor.&lt;br /&gt;Buradaki öneride bir nevi toplumsal yaşamı, “hafıza” kaybına uğratma durumu var. Yeni doğmuş bebeklerin hayatlarını, bu önerilen yaşamda sürdürmeleri, zamanla ileriki toplumun ön kabullerini oluşturacaktır. Yani hafıza kaybına uğramakla kalmayıp, cinsiyetçi pratiklerden habersiz bir yaşam şekli başlayacaktır.Ancak cinsiyetçi yaklaşımların beyinlerde yıkımını sağladıktan sonra, bunu fiilen örgütleyerek oluşturulan yeni yaşam biçimleri içinde cinsiyet ayrımının yok olması anlamına ne kadar gelir?...&lt;br /&gt;Cinsiyet ayrımı olmayan bir kent nasıl olurdu, sorusunu kendime sorduğumda, öncelikle bu ayrımın olmadığı bir sokağın, evin nasıl olabileceğini düşünüyorum. Herkesin kendi işiyle meşgul olduğu, , zorunluluklarla dayatılmayan bir yaşam biçiminin oluşturulduğu, özgürleşme adı altında köleleşmeyen ve de özgürlüğü adına başkalarına zarar vermeyen, “insan” olarak var olabildiğimiz sokaklar var mı, var olabilecek mi? Oradaki sistem nasıl olacak, bir sisteme ihtiyacı olacak mı?&lt;br /&gt;HOMES, küçük çaplı deneysel bir çözüm biçimi. Alanını genişlettikçe farklılaşabilir, iyi ya da kötü, denenmeden bilinemez. Ama en azından sorunu fark edip, çözüm üretmek adına atılmış olan adım, çok değerli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Erkeklik Özel Sayısı (Toplum ve Bilim)&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Yaşam içinde, toplumun “erkek olmaya” atadığı rolü, “erkek olma” yolunda, erkekler tarafından hayata karşı verilen bir mücadele biçimi görülmektedir. Aslında bu mücadele diğer erkeklere karşı kendini kanıtlamanın yoludur. Sokaklar, erkeklerin rahatça hareket edebildikleri alanlardır. Bu nedenledir ki, şakalaşmaları, kızlara laf atmaları, kavgaları normal görülür(hiç sokakta erkeklere laf atan kadın bir grup görülmüş müdür acaba!..) Öyle ya, erkek olmak, sertliği, kabalığı gerektirir. Kadına özgürlük hakkını veren, hareket alanını belirleyen yine erkek oluyor. Sınırı koyan ve kendince hakları bağışlayan “erk” akleden kişi… Bu nedenledir ki, kadın sorunu, erkek sorunudur. Erkeğin hükmettiği, kurallarını koyduğu, doğruları- yanlışları onayladığı, olması gereken ve olmaması gerekenlerin çerçevesini çizdiği bir dünyanın(evde, iş yerinde, okulda, sokakta, her yerde), iktidarın sahibidir erkek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;Erk ile Erkek&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Erkekçe yaşamın kuralları vardır, zor ve katıdır. Bazen istemese de, toplum tarafından ”erkek” olmaya itilir, erkekçe davranması beklenir. Kurtulabilmesi için, erkeğin “erkekliği çaresiz bırakması” gerek, kendisinden beklenen rolleri, alışkanlıkları bir kenara itebilmesi, gerek. Uyulması gereken, kurallar dizgesinin bir parçasıdır erkek, “olmak” için çaba sarf etmesi gerek, “kalabilmek” içinse, fire vermemek…. Erkeğin kimliğini kazandığı, iktidar toplumuna, önce yalnızca “insan” olduğunu hatırlatmak gerek. O zaman tüm sorunlar çözülmez ama, çoğu sorun da ortadan kalkar. Erkekler kadar rahat dolaşabilir kadınlarda sokaklarda, hem de istedikleri saatlere kadar, onlar kadar düşünüp akledebilir, iş yerlerinde düşünen-karar veren beyin olabilir. Kadın olarak baktığı hayatı, kendi iç zenginlikleriyle zenginleştirebilir, yeni yeni şeylerin keşfini kendinde ve hayatta yaparak, yaşamı çeşitlendirebilir…. Böyle bir yaşamın adresi, mekanı, zamanı var mıdır? Bu kadına verilen bir hak mıdır, yoksa erkekler tarafından müdahale edilmiş olan kadın haklarının geri alınması mıdır?....&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Erkeklik” En Çok Erkekliği Ezer&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Kadın ve erkeğin doğası gereği ayrıldığı durumların, erkeklerin sahip oldukları yetileri güç olarak görmeleri ve kadını bu gücün altında konumlandırmaları, toplum tarafından da benimsenmiş erkeklik rolüdür. Oysaki, erkek, erkekliği kazanıp korumak için kendi benliğiyle mücadele içindedir. Öncelikle kendisini, kendisine kanıtlamalı ve diğer erkeklere de bunu göstermelidir. İktidarın vazgeçilmez temsiliyeti olan erkek, tüm yaşamı boyunca önünde duran erkeklik bilgisiyle, en çok da kendisini insan olmanın ötesinde tanımlar. Hayatını bu tanımlar üzerinden kurar. Onun içindir, sokak dövüşünde galip gelen erkek, büyük bir zaferi kazanmış, rakibi olan bir diğer erkeği yenmiştir. İçinde bulunduğu duygular karmaşası, o kadar çok yönlü davranır ki, benliğinde bulunan tüm insani yumuşak hareketleri bir çırpıda ezer.&lt;br /&gt;Kadını erkeğe bağlayan(mahkum bırakan) kültürel pratiklerin sonucu olarak iktidar rolüyle erkekliği görürüz. Erkeklik, kültür değişimleriyle birlikte farklılık gösterebilir. Ataerkilliğin yaşanmadığı Papua Yeni Gine’deki bir toplulukta, bildiğimiz modern toplumların tam tersine, kadın ve erkek rol değiştirmişlerdir. Şimdi dünyayı onların gözüyle görmeye çalıştığımızda, yaşantıların gayet normal olduğunu düşünebiliriz, öyle görüp öyle yaşamışlardır çünkü. Peki o zaman bu zıtlık içinde doğru bir yaşam biçimi sunan, bir kültür var mı? Bu doğru neye göre?&lt;br /&gt;Erkek, hep dışarıda görünen şekliyle o sert imajını çizer. Aslında o imajı kazanması ve elinde tutması zordur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-3590854126530625694?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/3590854126530625694'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/3590854126530625694'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/12/seminerlerdeki-metinler-zerine.html' title='Seminerlerdeki Metinler Üzerine......'/><author><name>rebiwar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08719776415655088470</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-3054656819308256122</id><published>2007-12-08T14:59:00.000+02:00</published><updated>2007-12-08T15:02:24.857+02:00</updated><title type='text'>ecobella</title><content type='html'>kadın olmak...&lt;br /&gt;...biz sadece ayna koyduk karşınıza düşünün diye...&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=GKynNI8Wm80&amp;amp;feature=related"&gt;http://www.youtube.com/watch?v=GKynNI8Wm80&amp;amp;feature=related&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-3054656819308256122?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/3054656819308256122'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/3054656819308256122'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/12/ecobella.html' title='ecobella'/><author><name>DEMET</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01835360905124575111</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-1252656746830377068</id><published>2007-12-07T20:47:00.000+02:00</published><updated>2007-12-07T21:09:52.909+02:00</updated><title type='text'>30 Kasım'daki Derste İşlenenler</title><content type='html'>arkadaşlar son derste levent hocanın anlattıklarını gelmeyen arkadaşlar için bloğa koymayı uygun gördüm. derste kaçırdığım yerler vardır muhakkak, tamamlarsanız sevinirim.&lt;br /&gt;&lt;ol&gt;&lt;li&gt;Travesti.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Katı olan her şey buharlaşır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Cami.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Padişahlar.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Esnaf sarayında.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kitapçı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Bebek arabası.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Sahte gösteriler.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kıvrımlar.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Parkta.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Cinsel envanter.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kitsch.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Hetero-norm.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Modifiyeci.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kıraathane,hane.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kamyoncu.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Berber.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;İnternet cafe.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Tuhafiyeci.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Çit.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Otogar.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Acil servis.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kenarda.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Atölye.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Trafik.&lt;/li&gt;&lt;/ol&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hepsi beraber kent romanı oluşturacak.&lt;/p&gt;&lt;ol&gt;&lt;li&gt;Heteronormun ifşası. Travestilerle uzun konuşmalar yapıp bunları kaydedebilirsin(nitel görüşme). Kentle bu kayıtları paylaşırsın, en basitinden bisiklete binip, mp3 playerini takıp sokaklarda dolaşıp bu kayıtları dinletebilirsin. Kentin duymak istemediklerini, şiddetle bağırmak su boyunda, pazarlarda, meydanlarda, kahvehanelerde. Tepkileri kaydedip, etki-tepki durumlarından kent haritası çıkarabilirsin. Filmler gösterirsin, kayıt parçalarını yansıtırsın sunumda.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Eskişehir’de seçilmiş erkin hakim olduğu yapılardan olan, kamu binalarındaki(vilayet, adliye gibi) programın işlevini değiştirmek. Bu yapıların öncelikle planlarını, görünüşlerini çıkarırsın ve yeniden programlayarak erkin yok olmasını sağlarsın. Mesela tarım işçileri, evsizler vilayet binasını istila etsin, adliye yapısı körler derneği için programlansın gibi.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kent merkezinden beş tane cami seçersin. Bir tanesini küçük bir mahalleden seçersin. Bunların plan, kesit, görünüşlerini yakın ölçekte(1/50 gibi) çizersin. İç programı yansıtan bir maket yaparsın, maketin kesitini açıp, kadınların ve erkeklerin beraber ibadet ettikleri ayrım olmayan bir programlama yaparsın. Orada hakim olan kuralları bozmuş olursun.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Eğitim sistemine müdahale etmek. Sınıflardaki öğrencilerin en sevdiği arkadaşlarının resimlerini çekip ya da çizdirip, sınıflarda asılı olan padişah resimlerinin yerlerine koyarak, oluşan durumun kaydı bir ay boyunca yaparsın. Veli-öğretmen-öğrenci ilişkilerini kodlayıp kaydedersin.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Esnaf sarayındaki farklı program katlarının melezlenmesi. Gelinlik katıyla, bilgisayar katında olan günlük durumların birbiri içine harmanlanması yapılabilir. Mesela bilgisayar katından alışverişini yaptın ama fişini gelinlik katındaki bir dükkandan alman gibi bir durumda, zorunlu temaslarda bulundurursun insanları. Eril-dişil kimlikli durumlara, planda erkek ve kadınları kodlayabilirsin, yaptığın çaprazlama sonucu oluşan durumları da tekrar kodlayıp, durumları gözetebilirsin.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Bir kitapçıda gözlem yapıp, kadın ve erkeklerin hangi kitapları aldıklarını listelersin. Kent içinde çeşitli yerlere alınan kitapların kapaklarını afiş haline getirip asabilirsin, kahvehanelere, berbere internet cafeye. Sonra orada oluşan tepkileri kaydedersin.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Bir bebek arabasıyla sokakta dolaşırken, arabanın takıldığı her yeri işaretleyerek, kent içinde karşılaşılan engel ve engebelerin büyük ve küçük ölçekli haritasını çıkarabilirsin. Oluşturduğun bu plan, hareket imkanını daraltan kantin eril topografyasıdır. İşaretlemeler de farklı diller kullanıp zorlama derecesine göre kodlarsın.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kentte cinsel gösterilerin sahte propagandasını yaparsın. Birkaç düzenleme, ses sistemi gibi inandırıcı etkilerle kentteki erkeklerin tepkisini gösterirsin. Gerçekten de oraya mankenlerin geleceğini duyan insanların tepkilerini, nasıl toplandıklarını, hareketlerini kaydedersin.(Daha sonra da kendince bir kaçış yolu bulup, mankenlerin gelemeyeceğini söyleyip tüymek sana kalmış:)) farklı bölgelerde aynı gösteriyi canlandırıp, durumların topografyasını çıkarabilirsin.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kent merkezinde belli bir kottaki dükkanların cinsiyet koduyla kıvrılabilmesi. Eril mekanları kendi şiddetinde numaralandırıp, farklı yerlerdeki farklı şiddete sahip dükkanların kıvrılma şiddetleriyle oluşan topografik kent haritasını çıkarmak. Aynı şekilde dişil mekanları da numaralandırıp, ters yönde bir kıvrılmayla kodlayabilirsin. Yan yana, karşı karşıya duran dükkanların içerdikleri cinsiyet kodlamalarının oluşturduğu bir harita elde edersin.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kronosfer. Kentin farklı bölgelerinden üç tane park seçebilirsin. Büyüklük, bulundukları bölge, orada yaşayanlardan dolayı farklı kimliklere sahip üç park içinde gözlemler yaparak, gelenlerin haritalanması. Orada ne kadar kaldıkları, nerede oturdukları, kiminle geldikleri, davranış biçimlerini planlara işleyebilirsin. Parka nereden geldiklerini, nereden gittiklerini de işlerdin. Planda işlediğin çizgisel rotaların çokluğu ve farklılığı, kentteki farklı bir kamusal resim oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kentte satılan malların bir topografyası. Tüm mağazalarda satılan malların ikonografik bir haritasını çıkarırsın. Daha sonra bulundukları mağazaların haritasında kodlarsın, tüketim hareketlerinin dilini yansıtabilirsin. Eril, dişil, cinsiyetsiz şekilde nasıl kullanıldıklarını plan üzerine renklerle işleyebilirsin. Basınç haritaları gibi, sürekli renk değiştiren farklı haritalar elde edersin.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kentteki tüm kiç’lerin topografyasını çıkarırsın.(büyükerşan saolsun işimizi kolaylaştırıyor bu konuda:))heykeller, köprüler, havuzlar, taksi durakları, yeni yapılan odunpazarı evleri, bunların hepsinin büyük, küçük çizilmiş mimari planları, görünüşlerini çıkarırsın. Kentsel algılamamızı seyirlik haline dönüştüren bu kiç’lerin oluşturduğu haritayı gözler önüne sermiş olursun.(bunu ben yapıcam, kiç’lere alerjim var da:))&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kentte mümkün olduğu kadar birbirine benzer aileleri fotoğraflayıp(evine girebileceğin aileler) ev yaşamlarının, eşya düzenlerinin planını çıkarırsın. “İçeri”nin aygıtsal çözümünün topografyası, hanedeki cinsiyet rejiminin göstergesidir. Seçilen ailelerde yeni evliler, çocuklu-çocuksuz aileler, çocuğu olup da yanlarında yaşamayanlar, dul aile evleri gibi farklılaşan yapılaşmalardaki, kadın ve erkeğin evi gündelik tüketiminin ikonografisini çıkartmış olursun&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Küçük sanayi sitesinde bir dükkan seçip mesela arabalara aksesuar takan bir dükkanı seçip, orayı gözlemlersin. Dükkandaki tüm aksesuarları tanıyıp, hangi arabaya hangisinin takıldığını, nasıl ve neresine takıldığını öğrenirsin. Aksesuarların modellemesini yapabilirsin. Otomobil sahibi ile arabası, onun taleplerinin farklılaşması, dükkanda çalışanların konuşmalarının farklılıkları, arabanın abartılan halleri, bunların tümü kenti anlatır. Mevcut durumları tanıyıp kodlamış olursun.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kent merkezinde bulunan tüm kıraathaneleri kodlayıp, seçtiğin bir bölgeye yakın ölçekte bakarsın. Akşamları gidip, neler yaptıklarını, nasıl konuştuklarını, nelerden konuştuklarını kaydedersin. Bulundukları eril bölgeyle, kapatmış oldukları hane arasındaki ilişkinin kentsel haritasını çıkarabilirsin böylece.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;(14’e benzer) kamyon bir evren, bir galaksidir diyip, kamyoncuyla beraber seyahatler yapabilirsin. Seyahat yaşamına ortak olarak, yollardaki ve duraklarındaki yaşam kesitlerini kodlarsın. Kenti, kent yollarını ve kentler arası nasıl şekillendirdiğine tanık olursun.(bu örnek biraz daha büyük ölçekte oluşan durumların göstergesi oluyor)&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kent merkezindeki berber dükkanlarının planda kodlamasını yapıp, yakın ölçekte çizimleriyle birlikte, farklı büyüklükteki dükkanların türler coğrafyasını elde edersin.( lüks bir yer mi, mahalle berberi mi) Orada çalışan insanların, oraya gelen insanların yaşamlarını gözlemleyerek, kent haritasının berbere göre üretimini çıkarmış olursun. Erilliğin gündelik olarak üretilip, tüketildiğini izlemek.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;(17’ye benzer) kentteki internet cafelerin planlamasını yapıp yakın ölçekte kapasitelerinin, sundukları hizmet çeşitliliğinin(yeme-içme), büyüklüklerinin planlamalarını yaparsın. Sahipleri kimlerdir, onlara ait gözlemler, müşterileri kimlerdir, neler yaparlar bunların kaydedilmesi ile birlikte, eril kentin internet cafelerde nasıl üretildiğini görmüş oluruz.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;(17, 18’e benzer) Kentteki tuhafiyecilerin makro ölçekte yerlerini tespit edip, mikro ölçekte içeride neler olduğunu gözlemlemek. Yüncü, kumaşçı, düğmeci gibi dükkanların plan şemalarında, orada yaşanılanları kodlamak. Buradaki ekonomik rejimi, kimlerin gelip gittiğini, neler aldıklarını, kadınlığın bu mekanlar üzerinden nasıl üretildiğinin haritasını çıkarıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kentte etrafı çitle çevrili, sınırlayıcı mekanların kodlanması. Hastehane, kampus, park, site, görünen-görünmeyen ayırıcı farklılıklar nelerdir? Nereyi kime kapatıp, kime açıyorlar? Bu durumların tespitiyle yasak kent, eril kentte aygıtların nasıl çalıştığını kodlayarak, iktidarın gündelik olarak arkeolojisini çıkarmak.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Seyahat şirketlerinin bürolarında sabahlamalar, gündelik hayatları nasıl olduğunun tespiti. Göçerlik hali, seyahat kodlarını çözerken, bir yandan bürolarda bulunan erkeklerin varlığı bu kodları oluşturuyor. Oradaki hayatı dönüştürmek neden mümkün olmuyor? Otogar planı üzerinden, gece-gündüz, araç trafiği, gelen giden yolcuların otogarla ilişkilenmelerinin topografik haritasının çıkarılması.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Yaşamın tehlikeye girdiği yerde, erk topografyası var mıdır? Müdahale eden insanların aygıtları, hasta yakınları, yaşamın tüm şiddetiyle sınıra dayandığı yerde yaşanan olayların tahlili, gündüzü, gecesi, güç ilişkilerinin ve olayların haritalanması. Hayatın tiyatrosunda erkeklerin rollerinin nasıl olduğunu bu mekanlardan görmek.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Şehrin en dış mekanlarının tekrar haritalanması. Yoksulların günlük trajedilerini, medyaya yansımayan taraflarının mercek altına alınması. Kentin sınırlarındaki yaşamın, kayıt ve kayıt dışı olanın yapı stoğu, gecekondular, barınakların durumu, nasıl yaşadıkları, neden bu halde olduklarının irdelenmesi, ötekileşmenin nasıl gerçekleştiği, hanelerdeki cinsiyet kodlamaları ve iş bölümünün haritalanması.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kadınların çalıştığı konfeksiyon atölyelerini seçip incelemek. Yerleşmelerin ve gündelik yaşamlarının nasıl olduğunu mimari araçlarla betimlemek.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kentteki özel araçlar, eril karakterlerdir. Erilliğin, sokaklarda, caddelerde, yollarda, park etme durumlarında nasıl oluştuğunu haritalamak. Arabalardan oluşan bir kentin içinde yaşamın nasıl olduğu, arabalar hareket halindeyken oluşan durum ile, arabaların durduklarında oluşan durumun farklı iki şekilde haritalanması.&lt;/li&gt;&lt;/ol&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-1252656746830377068?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/1252656746830377068'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/1252656746830377068'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/12/30-kasmdaki-derste-ilenenler.html' title='30 Kasım&apos;daki Derste İşlenenler'/><author><name>rebiwar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08719776415655088470</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-5177283966652534986</id><published>2007-11-24T16:00:00.000+02:00</published><updated>2008-01-12T13:56:59.095+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>MİCHEL FOUCAULT&lt;br /&gt;HAPİSHANENİN DOĞUŞU&lt;br /&gt;Foucault’ un çalışması ve Panopticon tarafsızmış gibi görünen kavramsal yapıların işleyişinde iktidarın rolü konusundaki farkındalığımızı artırmış durumda.&lt;br /&gt;17.ci yüzyılda disiplin toplumlarını temellendiren katı mekansal çerçeveleme şu anda elimizdeki kent haritalarının giriş ve çıkışlarına bir görevli yerleştirseler, robotlaşan bir taraflara koşturan insanları sıralasalar aynı durumu göreceğiz belki de. Disiplin mekanizmaları ve gereklilikler düzen adına lazımsa da aşırısının asker çocuklarında görülen problemler gibi (askerlerini kaldırdığı gibi çocuklarını kaldırır), her zaman daha büyük problemlere yol açtığı görülür. Veba ve cüzamdan ortaya çıkan bu disiplinel otoriter durum yine toplumsal çöküntülerle sonlanabilir. Bu gün kentlerimizde ortaya çıkan yalnızlaşma ve ruhsal hastalıklar gibi. Birey iktidarın ürünü ise,bireysizleşme her kez her istediğini yapamaz şeklindeyse de bu düzenek otomatikleştirmekte ve bireysellikten çıkarmaktadır.Gelecekte duygusu olmayan,kendi kişiliği kendi beğenisi olmayan kişilerle karşılaşırsak şaşırmayalım. Doğrucu despotları mı yoksa yol ortasında kedilerle konuşan insanları, afacan çocukları mı yeğlersiniz.&lt;br /&gt;Panopticon un görülmeden gözetim altında tutma ilkesi sürekli bir görülebilirlik hali bağdaştırabileceğimiz pek çok konu olması bakımından önemlidir.Eğer olay biri bizi gözetliyor programlarına varıyorsa ,yahut biri benim peşimde beni gözetliyor hissini uyandırıyorsa bu felaket bir şey olur. Ama annelerin çocuklarını uzaktan izlediği gibi ,düşerse kaldırmıyacağım, düşe düşe öğrenecek şeklinde bir eğitim için ise, bu da çok önemli bir şey olur.&lt;br /&gt;Panopticon’ un ortasındaki kuleye erkek, etrafındaki dairesel hücrelere kadın demiştim.Kafes meteforunu konu edinirsek, ortadaki iktidarı simgeleyen kuleyi çevreleyen şeffaf dairesel kafes kadının kafeslediği erkeği anlatır sanki. Ben merkeze erkeği koyma konusunda karşı çıkmıştım. Bütün şehir planları da öyledir. Merkezde işyerleri etrafında daireler halinde konut dizileri.&lt;br /&gt;‘Disiplin’ ne bir kurumla, ne de bir aygıtla özdeşlebilir: o bir iktidar tipi, iktidarı icra etmenin bir tarzı olup, koskoca bir aletler,teknikler,usuller,uygulama düzeyleri,hedefler bütünü içermektedir;o bir iktidar ‘fiziği’veya’anatomisi’ dir, o bir teknolojidir.Ve uzmanlaşnıış kurumlar tarafından veya ondan belli bir amaca ulaşmak üzere esas araç olarak yararlanan kurumlar (eğitim kurumları,hastaneler) ve yahut disiplini kendi iç işleyiş ilkeleri haline getiren aygıtlar, ve yahutta disiplinde öncelikli bir işleve sahip devlet organları tarafından yüklenilebilir.İktidar mekanizmaları, iktidar ekonomisini yöneten eski ’el koyma-şiddet’ ilkesinin yerine ‘yumuşaklık-üretim-kar’ ilkesini ikame etmişlerdir(Bundan yalnızca asıl üretimi değil, aynı zamanda okuldaki bilgi ve beceri üretimini ,hastanelerdeki sağlık üretimini anlamak gerekir).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GILLES DELEUZE&lt;br /&gt;DENETİM TOPLUMLARI KONUSUNDA BİR EK&lt;br /&gt;Foucault ‘disiplin toplumları’ nı on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllara yerleştirmişti. Bu toplumlar doruk noktalarına yirminci yüzyıl başlarında varmışlardı.Bu toplumlar,geniş ve yaygın kapatıp-kuşatma mekanları düzenlemeleriyle ayırt edilirler.Birey hiç durmadan, her biri kendi yasalarına sahip olan bir kuşatma&lt;br /&gt;mekanından öbürüne geçer; önce aile; sonra okul(‘artık ailende değilsin’);ardından kışla (‘artık okulda değilsin’); en sonunda fabrika;ara sıra hastane;olasılıkla hapishane,yani kapatılmış-kuşatılmış çevrenin en önde gelen örneği. Analojik bir model oluşturan hapishanedir burada.&lt;br /&gt;Foucault bu kapatıp kuşatma çevrelerine ilişkin projeyi parlak bir şekilde inceledi.Bir üretken kuvveti zaman-mekan içinde kurmaya çalıştı.Ancak Faucault,bu modelin geçiciliğini de tanımıştı.Bu model ‘hükümranlık toplumları ‘ modelini takip etmişti.Geçiş zaman içinde gerçekleşti ve Napolyon,bu modelin bir toplumdan başka bir topluma yayılarak geniş bir ölçek kazanmasını sağladı. İkinci dünya savaşının ardından yeni kuvvetler ivme kazanmaya başladı.&lt;br /&gt;Bu yeni kuvvetler, disiplin toplumlarının yerini almakta olan’denetim toplumları’dır. Söz gelimi,bir kapatıp kuşatma mekanı olarak hastanenin bunalımında,mahalle klinikleri,sağlık evleri kuruluşları ilk başlarda biraz özgürlük tattırsalar da,kapatmanın en sertine bile taş çıkaracak denetim mekanizmalarına da katılabilirler.&lt;br /&gt;Farklı denetim mekanizmaları birbirinden ayrılamaz çeşitlenmeler halindedirler. Kapatıp-Kuşatmalar ‘öbek’ler, ayrı ayrı düzenlemeler halindedirler;oysa denetimler bir modilasyondur:Burada bir denetim toplumunda,korporasyon fabrikanın yerini almıştır.Korporasyon ise bir ruh,bir gazdır.Sürekli uyarılarla,yarışmalarla,ekip seanslarıyla işleyen sürekli bir metastaz durumdur.&lt;br /&gt;Disiplin toplumlarında birey her zaman yeniden,hep yeniden başlamaktadır(okuldan kışlaya, kışladan fabrikaya).Oysa denetim toplumlarında kimse her hangi bir şeyi bitirecek durumda değildir.Disiplin insanı,sürekli olmayan bir enerji üreticisiydi;denetim insanı ise dalgalıdır,yörüngededir,sürekli bir şebekenin içindedir.&lt;br /&gt;Sanat bile artık kapatıp-kuşatma mekanlarını bırakarak bankanın açık uçlu devrelerine dahil olmaktadır.Pazar fetihleri ise artık disiplinli eğitimle değil,tarayıcı denetimle,maliyetlerin düşürülmesinden çok mübadele oranlarının sabitleştirilmesiyle,üretimde uzmanlaşmadan çok ürünün dönüştürülmesiyle gerçekleştirilmektedir.Böylece çürüme ve yozlaşma yep yeni bir güç kazanır.Pazarlama,korporasyonun merkezi hatta ‘ruhu’ olmuştur.&lt;br /&gt;Korporasyon sisteminde:Eski fabrika biçimini katetmeden para,kar ve insan dolaştırmanın yeni yolları araştırılır.Çok sayıda genç insan ‘motive’edilmekten gururlanmakta,çıraklık ve sürekli eğitim talep etmektedir.Neye hizmet etmekte olduklarını keşfetmek onlara düşer;disiplinlerin amacı,zorluklarla da olsa,keşfetmiş olan büyükleri gibi. Bir yılanın kıvrımları ,bir köstebeğin açtığı deliklerden bile daha karmaşıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GİORGİO AGAMBEN&lt;br /&gt;KUTSAL İNSAN&lt;br /&gt;EGEMEN İKTİDAR VE ÇIPLAK HAYAT&lt;br /&gt;Aristotales, politikanın bir yerinde,kentin amacının iyi bir hayat sürmek olduğunu hatırlattıktan sonra,bu düşüncenin farkında olduğunu mükemmel bir belegatle dile getiriyordu:&lt;br /&gt;İyi bir hayat,bütün insanların hem tek tek hemde ortak olarak güttükleri en yüksek hedeftir.Ancak yalın yaşama gerçeğinin kendisinde her halde bir iyilik var ki,insanlar bir araya geliyor ve siyasal topluluklarını yalın yaşama düşüncesi üzerinde idame ettiriyorlar.Eğer hayat tarzı konusunda önemli bir sıkıntı yoksa,o zaman elbette ki insanların çoğu birçok acıya göğüs gerecek, sanki asude ve doğal bir güzellikmiş gibi hayata sarılacaktır.&lt;br /&gt;Bununla birlikte,klasik dünyada yalın doğal hayat polis’ten kesin bir biçimde dışlanıyor ve (sadece üreme hayatı olarak) ‘eve’ hapsediliyordu.Aristotales,bir yerleşim bölgesinin reisi ile aile reisini siyasetçiden ayrı göstermeye çok özen gösteriyor;birinciler ile ikinci arasındaki farkın sadece bir nicelik farkı olduğunu ,türsel bir fark olmadığını söyleyen insanları küçümsüyordu. Nitekim,Batının siyasal geleneği için kanun haline gelecek olan sözleriyle mükemmel toplumun amacını tanımlarken ‘hayat sahibi olarak doğmak, fakat özde iyi hayat hedefiyle yaşamak’ gerekir diyordu.&lt;br /&gt;Foucault’ya göre, bir toplumun ‘biyolojik modernliğinin eşiği’,yalın canlı bir beden olarak bireyin ve türün, toplumun siyasal stratejilerine dahil edildiği noktadaydı.Foucault’un çalışmalarında hep var olan özeliklerden biri,iktidar sorununu hukuksal-kurumsal modeller(egemenliğin tanımlanması,Devlet teorisi) temelinde ele alan geleneksel yaklaşımı tamamen terk ederek,iktidarın,öznelerin ta bedenlerine ve hayat tarzlarına nüfuz ettiği somut yolları ön yargısız analiz etmesiydi.Foucault’a göre; Egemen iktidarın ortaya koyduğu ilk etkinlik,biyosiyasal bir beden yaratmaktadır.&lt;br /&gt;Modern demokrasi, insanların özgürlük ve mutluluklarını,insanların bağımlılıklarının ve boyun eğmelerinin sergilendiği mekanda ‘çıplak hayat’ta arıyor.&lt;br /&gt;Bu gün büyük devlet yapıları bir çözülme sürecine girmiştir ve Walter Benjaminin önceden söylediği gibi ,olağan üstü durum ortaya çıkmıştır.Ve artık,Devlet biçiminin ilkel yapısının ve sınırlarının yepyeni bir bakış açısıyla sorgulanmasının zamanıdır.&lt;br /&gt;Hayatın kutsallığı sorununu hesaba katmak zorundayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;R.W.CONNELL&lt;br /&gt;TOPLUMSAL CİNSİYET VE İKTİDAR&lt;br /&gt;TOPLUM, KİŞİ VE CİNSEL POLİTİKA&lt;br /&gt;‘Toplumsal yapı’ kavramı ,toplum bilimlerine temel olmakla birlikte,muğlak bir kavramdır.Toplumsal cinsiyet hakkındaki yazıların çoğu, iyiden iyiye yelpazenin son ucuna yönelmişlerdir.&lt;br /&gt;Toplumsal yapı kavramı, belirli bir toplumsal örgütlenme biçiminde yer alan kısıtlamaları ifade eder. Toplumsal bir yapı olarak toplumsal cinsiyet ilişkilerine getirilen en gelişkin açıklamalar Juliet Mitchell ve Gayle Rubinin önerdiği açıklamalardır ve cinsiyet eşitsizliğinin kültürler arası temeli olarak akrabalık kurumları üzerinde yoğunlaşırlar.&lt;br /&gt;Toplumsal yaşamda ille de mevcut olması gerekmeyen ama karşılıklı etkileşimlerin ve kurumların yüzeydeki karmaşıklığının gizli nedeni olan temel bir ilişki olarak ‘yapı’ kavramı, toplum bilimlerinde yapısalcılığın tüm uyarlamalarınca paylaşılmaktadır.&lt;br /&gt;Fakat Bacon’un erkek-kadın ayırımı bakımından bilinçli amacı nesneye kolay şekil verilebilirliktir. Bacon’a göre iyi bir bilim adamı, kibar bir sevgilidir.&lt;br /&gt;Simone de Beauvoir, ikinci cinste,kadınlar,kendi tasarılarını yansıtan her hangi bir erkek miti kurmamış oldukları içindir ki hala erkeklerin rüyaları ile rüya görürler,diye yakınır.&lt;br /&gt;Mitchell,pratik ile tarihi yeniden ileri sürerek feminist politikanın akıcılığını kurtarmaya çalışıyor.Bunu da,temel yapının(yani,kadınların mübadelesinin)ve bunun ortaya çıkardığı ataerkil toplumsal düzenin,kapitalizm çağına kadar evrensel kültür öğeleri olduğunu,ama artık bunun gerekmediğini öne sürerek yapıyor.Mitchell’ın argümanı,1970’ lerin ortasında,özerk bir kadın hareketi için teorik gerekçenin sağlanması açısından önemliydi.&lt;br /&gt;Cinsel iş bölümü ,en basit anlamıyla belirli iş tiplerinin belirli insan katagorilerine bölüştürülmesidir ve bu bölüştürmenin daha sonraki bir pratiği kısıtlaması ölçüsünde de toplumsal bir yapıdır.Bir firmaya giren işçiye,kadınsa X işi,erkekse Y işi verilir.&lt;br /&gt;İktidarı içeren belirli işlemlerin gözlemlenmesi oldukça kolaydır:Viktoryen aile reisi Bay Baret,kızının evlenmesini yasaklar;parlemento,eşcinsel ilişkiyi suç sayar;bir banka müdürü,bekar bir kadına kredi vermeyi reddeder;bir grup genç,tanıdıkları bir kıza tecavüz ederler.Ama bir iktidar yapısına,belirli bir kapsamı ve sürekliliği olan bir toplumsal ilişkiler kümesine bireysel güç veya baskı uygulanmasının ötesini görmek çoğunlukla güçtür.&lt;br /&gt;Toplumsal açıdan hegemonik olan arzu örtüsünde kateksis, cinsel farklılığı bir ön koşul olarak gerektirmektedir. Zaman geçip giderken,kadının erkeğe ihtiyacı vardır,erkeğin de bir eşi olması gerekir.&lt;br /&gt;Çoğul yapıları açıklamaya girişmek ,örtük bir biçimde ,her birinde bir tutarlılık ve bütünlük olduğu imasıyla ( ki bu,daha önce bir bütün olarak toplumsal cinsiyet ilişkileri için reddedilmişti) yeni bir türde indirgemecilik riskini taşıyor.Kateksis yapısı,bazı açılardan iktidar eşitsizliklerini yansıtır;iş bölümü kısmen kateksis örüntüsünü yansıtır.Bununla beraber alanda birlik,anlaşılması gereken bir düzenlik mevcuttur.&lt;br /&gt;Toplumsal cinsiyetin toplumsal süreçteki yerini,’toplumsal cinsiyet kurumları’ kümesinin sınırlarını belirleyerek anlamalıyız.Toplumsal cinsiyet ilişkileri, her tür kurumda bulunur.Belirli bir kurumdaki toplumsal cinsiyet ilişkilerinin etkileşim durumu, toplumsal cinsiyet rejimidir.Okullar gibi derli toplu resmi kuruluşlar özelikle açık toplumsal cinsiyet rejimlerine sahiptirler belki de,ama diğerlerinde de bunlara rastlandığını belirtelim.&lt;br /&gt;Muhafazakar ideoloji,aileden toplumun temeli olarak söz eder,geleneksel sosyoloji de onu kurumların en basiti,daha ayrıntılı yapıların yapı taşı olarak görür.Aile toplumun temeli olmanın ötesinde,onun en karmaşık ürünlerinden biridir.&lt;br /&gt;Evlerin çoğunda tarihlerinin büyük bir kısmında çocuk vardır ve bu da iş bölümünü iki yoldan etkiler.Çocuk yetiştirmenin kendisi bir iştir ve bir bütün olarak cinsiyete dayalı iş bölümünde önemli bir rol oynar.Aile içindeki yapılar arası etkileşim çeşitli noktalarda çoktan açıklık kazanmıştı.Ücret ve meslek ev içi iktidarı etkiliyor;aile içi iktidar ise iş bölümünün tanımlanmasını;Marabel Morgan da iktidarsızlığı erotikleştiriyor.Ev kadını ve kocanın ta kendisi,duygusal ilişkiler,iktidar ve iş bölümünün birleşimidir.&lt;br /&gt;Devlet konulu teorik literatür,aileye göre diğer kutupta yer alır.Hemen hemen hiç kimse devleti toplumsal cinsiyetin kurumsallaşması olarak görmez.Devlet,feminist düşüncede bile,yalnızca teorik bir sorun olarak gündeme gelir.&lt;br /&gt;Yine de devlete atıfta bulunma nedenlerini bulmak kolaydır.Devlet personeli,dikkat çekici biçimlerde cinsiyet temelinde bölünmektedir.Devlet seçkinleri birkaç istisna dışında erkeklerden oluşur.Devlet erkekleri silahlandırır, kadınları silahsızlandırır.&lt;br /&gt;Devlet ,cinsiyet ve toplumsal cinsiyet konularıyla ilgili pek çok ideolojik etkinlikle uğraşır.Mesela Hindistan ve Çinde sıkı bir doğum kontrolü,İranda kadınların baskıyla örtünmeleri gibi…&lt;br /&gt;Sokak çoğunlukla bir kurum olarak düşünülmez.Yürüdüğümüz,arabayla gezdiğimiz veya fıstıkların gezindiği bir yerdir.Sokakta pek çok iş yapılır.Bebekleri gezdirmek kadınlar tarafından yapılır.Alış veriş ve fahişeliğin büyük bir kısmı sokakta olur.&lt;br /&gt;Toplumsal cinsiyet düzenine gelince;bazı açılardan bu ilişki,bir ek niteliğinde veya tamamlayıcıdır.Kadınların yarım günlük istihdamını kuşatan örüntüler,bildik bir örnektir.İşe girme örüntüsü,evli kadınların ev içi yükümlülüklerinden ötürü yalnızca yarım günlük iş istedikleri ve bu onlar için ikinci bir ücret olduğundan yalnızca düşük ücrete ihtiyaç duydukları gerekçesi ile işverenler tarafından onaylanmaktadır.&lt;br /&gt;Toplumsal cinsiyetin tanımına ve kurumsallaşmasına dair sağ duyuya dair anlayışta toplumsal cinsiyet, birey olarak insanların bir özelliğidir.Toplumsal cinsiyeti aynı zamanda kolektivitelerin,kurumların ve tarihsel süreçlerin özelliği olarak düşünmek çok önemli bir sıçramadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GENEVİEVE LLOYD&lt;br /&gt;ERKEK AKIL&lt;br /&gt;BATI FELSEFESİNDE ‘ERKEK VE KADIN’&lt;br /&gt;Erkeklik metaforu düşüncelerin felsefi olarak dile getirilişlerinde ve akıl ideallerinin derinliklerinde gömülü olan bir metafordur ve kendimizi erkek veya kadın olarak görme biçimlerimiz üzerinde köklü etkisi olan akıl yürütme biçimlerimizin oluşturucusudur. Erkeklik her ne kadar bir metafor da olsa hiçbir şekilde akla sonradan takıp takıştırılmış basit bir süs olarak düşünülmemelidir.&lt;br /&gt;Aklın erkekliği tam olarak ne cinsiyetten ne de toplusal cinsiyetten gelen bir şeydir. Ona uygun olan özne ne erkeklerdir ne de kadınlar. Sadece kavramlar ve ilkelerdir. Bu simgelerin işleyişiyle ilgili bir erkekliktir.&lt;br /&gt;Erkek- kadın ayırımı simgeciliğinin erkekler ve kadınların kendi imajlarının gelişimi üzerinde son derece gerçek yansımaları olmuştur..&lt;br /&gt;Geleneksel olarak ‘kadınsı’ diye kavramsallaştırılmış ayırt edici niteliklerin ve insan etkinliklerinin değerini onaylamak bazı bağlamlarda gayet yerinde bir davranış olabilir.Akıl ile akıl karşıtı şeyler arasındaki – veya aklın yüksek ve aşağı biçimleri arasındaki – hiyerarşik ilişkiler hiç şüphe yok ki kadınlık ile ilişkilendirilen şeylerin değerinin düşmesine katkıda bulunmuştur.&lt;br /&gt;Kartezyen anlayışta zihin bedenden tamamen ayrı olmasından dolayı cinsiyetsizdir. Spinozacı bir yaklaşımda ise tam tersine bedenin ideası olarak zihin her ne kadar ne cinsiyetli ne de cinsiyetsizse de her insan zihni ideası olduğu bedenin cinsiyetli olmasından dolayı kesin bir şekilde ya erkek ya kadın olmalıdır. İnsan bedeni farklı tarihsel koşullar altında farklı şekillerde ya erkek ya da dişi olarak yaşar. Spinoza’nın deyimiyle, on yedinci yüzyıl Hollanda toplumunda kadın bedenine açık olan ‘ güç ve hazlar ‘ bazı bakımlardan erkek bedenine açık olanlardan farklılık gösterecektir. Dolayısıyla buna uygun olarak bu bedenlerin ideaları da birbirinden farklı olmak zorundadır. Bunların farklılıkları sadece cinsiyetli beden üzerindeki fiziki ve toplumsal sınırlamaları değil aynı zamanda bu bedenlerin farklı simgesel yapılarda kazandıkları önem ayrılıklarını da ifade eder.&lt;br /&gt;Descartes ile Spinoza arasındaki karşıtlıklar üzerinde yapılacak daha ciddi bir sorgulama, kartezyen cinsiyetsiz ruhun aklın erkeklikle kurduğu ittifakın hikayesindeki gerçek öneminin daha da belirginleştirilmesine yardımcı olabilir. Descartes anlayışını tartışırken onun zihin ve akla yönelik eşitlikçi yaklaşımının karşı yönden gelen ve yine zihinle beden arasında kurduğu kutuplaşmadan kaynaklanan baskıyla başa çıkma konusundaki güçsüzlüğü vurgulanmalıdır. Aklın kadınsı karşıtlarına göre çoktan erkek olarak simgeleştirilmiş olduğu göz önünde bulundurulursa zihinle beden arasındaki kartezyen ikili karşıtlık mevcut zıtlıkları iyice kutuplaştırmaya hizmet ediyordu. Bu doğru olmasına rağmen şu anda kartezyen ikinciliğin cinsiyetsiz ruh idealinde oynamış&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;olduğu rol kadar ve zihinle bedene ilişkin bu düşünme biçiminin Spinoza’nın ikiciliğe getirdiği yeni yorumun etkisiyle çökmesi kadar önemliymiş gibi gelmiyor.&lt;br /&gt;Spinoza’nın zihni bedenin ideası olarak niteleyişi Descartes ’ın ikiciliğinin aklın erkekliği açısından taşıdığı içerimlere açıklık getirebileceği gibi belki cinsel farklılıkların akılla ilişkili olarak daha verimli yollardan kavramsallaştırılabilmesi için yeni bir kapı da açabilir.Biyolojik cinsiyetle toplumsal cinsiyet arasındaki çağdaş&lt;br /&gt;ayırımın kendisi kartezyen ikiciliğin etkisini yansıtır. Spinozacı akıl (kullandığı ortak nosyonlar tikel bedenlerin bilginin elde ediliş süreci üzerinde yarattığı belirli farklılıkları gözardı etse bile) temelinde yatan tutkular ile bedensel değişimler arasında kartezyen aklın izin verdiğinden çok daha yakın bir bağlantı kurar. Spinoza akıl yürütmenin ilgi nesnesi güdülenimi,tarzı ve bağlamı içerisindeki –bedenden kaynaklanan- farklılıkların ciddiye alınması olasılığının önünü açmıştır. Hem de cinsiyetleri farklı bedenlerimizin paylaştığı reddetmek zorunda kalmaksızın bize erkeksi ve kadınsı düşünme biçimleri arasında erkek ve kadın arasındaki bedensel farklılıklar yüzünden bu bedenleri –ve onların kültürel olarak üretilen farklı simgesel anlamlarını- cinsel farklılığa büyük değer veren bir toplum içerisinde yaşıyor olmanın getirdiği deneyimden dolayı bazı açılardan birtakım farklılıklar olduğunu makul bir şekilde kabul etmemiz için gerekli çerçeveyi sağlayabilir. insanlıktan doğan ortaklıkları inkar etmeksizin. Bu durum aklın ortak yönlerini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadınlık felsefi düşüncenin doğuşundan beri simgesel olarak aklın dışında kaldığı varsayılan şeylerle –yer tanrıçalarının karanlık güçleriyle veya esrarlı kadınların görünmez güçlerinin etkisinde kalmayla- eş tutulmuştur. Eski Yunanlılar kadınların çocuk doğurma yetilerinin onlar ile doğanın bereketi arasında bir bağlantı kurduğunu düşünmüşlerdir. Daha sonraları Platon bu düşünceyi ‘kadınlar doğayı taklit eder’ diye ifade etmiştir. Yer tanrıçaları kültleriyle ilişkili olan bereket bilincinden rasyonel tanrıların veya tanrıçaların türlerine geçiş ilk dönem Yunan edebiyatında efsanevi bir yer edinmiştir. Euripides ‘de değişim yeryüzünün eski esrarengiz güçlerinin saçtığı karanlığa karşı akıl güçlerinin kazandığı bir zafer olarak betimlenir.Apollon çocukken yaşlı yeryüzü kahinini koruyan Python ’u öldürür ve böylece yer tanrıçasının gücü kırılmış olur. Bunun üzerine Tanrıça erkeklerin zihnini bir ‘karanlık hayali gerçek’ bulutuyla örtecek olan rüya yorumcularını göndererek öç alır. Fakat Zeus ‘un araya girerek Delphi ‘ye akıl güçlerini yerleştirmesiyle bu karanlık sesler boğulmuş olur.Akıl kadının gücüyle bir arada anılan kuvvetlere üstün gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültürel olarak rağbet gösterilen rasyonalitenin gelişimi boyunca bir kenara atılması gereken şeyler başlangıçtan bugüne simgesel olarak kadınlıkla ilişkilendirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pisagorculara göre dünya iyi oldukları düşünülen belirlenmiş formlarla ilişkilendirilen ilkelerle formdan yoksunlukla – sınırlanmamış karışık veya düzensiz olanla – ilişkilendirilen ve kötü veya değersiz olduğu düşünülen diğer ilkelerin bir karışımıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MİMARLIK DİSİPLİNİNDE CİNSİYET ÇALIŞMALARI ALT ALANIN GENEL SORUNLARI&lt;br /&gt;ÖZLEM ERDOĞDU ERKARSLAN&lt;br /&gt;1970 li yıllarda kültürel çalışmaların cinsiyet sorununu ele alma biçimiyle 2000li yılların disiplinler arası cinsiyet çalışmaları arasında temel farklılıklar vardır.35 yıl önce kültürel çalışmaların bir parçası iken,bu gün özerk bir çalışma alanı haline gelmiş olan cinsiyet çalışmaları bazı metedolojik sorunlarla karşılaşmaktadır.Disiplinler arası bir alan olarak cinsiyet çalışmaları 35 yıldır kendi kanunu /kaidesini oluşturamamıştır.Kaide koymanın erkek egemen bir eylem olması nedeniyle ideolojik açıdan cinsiyet çalışmaları alanına uymayacağı yönünde bir genel uzlaşı vardır ve neredeyse bilimsel açıdan tek genel uzlaşmış nokta da budur.&lt;br /&gt;Türkiyede ise bu alan hala kurumsal olarak ‘tanınmış’ değildir.Türkiyedeki kadın mimarlar,diğer kadın aydınlar gibi,Kemalizmin kendilerine tanıdığı seçkinci ve ayrıcalıklı konumlarının değerini mitleştirmiştir.Batı mimarlık kuramında cinsiyet çalışmalarının karşısında en büyük engel maço kültürü iken,Türkiyede bu bizzat aydın kadınların rejime karşı duydukları minnet borcudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DOLORES HAYDEN&lt;br /&gt;CİNSİYET AYRIMCISI OLMAYAN BİR KENT NASIL OLURDU?&lt;br /&gt;BARINMA, KENTSEL TASARIM VE İNSAN EMEĞİ&lt;br /&gt;ÜZERİNE SPEKÜLASYONLAR 1980.&lt;br /&gt;Kadınlar için ekenomik ve çevresel adaleti getirecek bir program, ev işi ile Pazar ekonomisi ,evin mahramiyetiyle iş yeri arasındaki geleneksel bölünmelerin üstesinden gelen bir çözümü gereksinir.&lt;br /&gt;Ev işlerini,barınmayı ve konut çevresını dönüştürmeye yeterli bir program :&lt;br /&gt;1)Evi çekip çevirme ve çocuk bakımıyla ilgili ücretsiz işte erkekleri ve kadınları eşit bir temelde kapsamalı.2)Erkek ve kadınların ücretli iş gücünde eşit bir temele otormasını kapsamalı.3)Sınıf,ırk ve yaştan kaynaklanan ikamete ait bölünmeyi ortadan kaldırmalı.4)Dişi ev insanının ücretsiz rolünü zımni ya da açık şekilde desteklemeyi öneren tüm federal,devlete ait ve yerel program ve yasaları ortadan kaldırmalı.5)Ücretsiz ev ile ilgili ücretsiz iş gücünü ve israfçı enerji tüketimini asgariye indirmeli.6)Meraklı ev sakinleri için,reaksiyon ve sosyalleşmeye dair gerçek seçenekleri azamiye çıkartmalı.&lt;br /&gt;Tüm ev kadınları her iki cinsiyetin de klişelerine ve ücret eşitsizliğine karşı mücadele verdiklerini fark ettiğinde,bu şartların üstesinden gelmek için sosyal,ekonomik ve çevresel değişiklikler gerektiğini gördüklerinde,’kadının yeri evidir’i öne süren,başka bir zamanın prensipleri etrafında tasarlanmış konutlara ve şehirlere daha fazla tahammül etmeyeceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜÇ AYLIK DERGİ&lt;br /&gt;TOPLUM VE BİLİM&lt;br /&gt;DERGİSİNİN BİR SAYISINDA&lt;br /&gt;Bütün alametler kadın ve erkeğin bir eşitlikte olduğumuzu,Türkiye toplumunun önündeki en temel meselelrden birinin kadının özgürleşmesi olduğunu gösteriyor.Erkek bunu daha fazla erteleyemiyecek_bununla hesaplaşması , yüzleşmesi ,değişmesi gerek.Bu sayı tasarlanırken işte bu nedenle erkeklik üzerinde duruldu.Feminizmde,ya da feminist argumanların sosyal olarak algılanmasında ve anlamlandırılmasında genel olarak bir ‘kadın sorunu’ üslubu var.Elbette bu kadınlık durumlarının tasvirinde olsun,kadınların sosysl ve ekonomik durumunu,eğitim durumunu ele alan feminist bir sosyoloji için olsun yeterince anlamalı.Ama diğer yandan ,aslında kadın sorunu derken,problem olan,normalden sapan,arazlı olan kadınlarmış gibi bir tını da çıkartıyor,sorunun çekirdeğinde erkekliğin,ataerkinin yarattığı bir anlamda örtmüş oluyoruz.Bu anlamda kadın sorunu aslında erkek sorunudur.Erkek-kadının ikiliğini bu çift uçluğundan kurtarmak için bölünmenin nedenlerini deşifre etmek,erkekteki kadınsılığı,kadındaki erkeksiliği konu edinerek bölünmeyi geçersiz kılmak ve de hakkını teslim etmek gerekir.&lt;br /&gt;Gülperi Akçabay.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;II.jüri&lt;br /&gt;Çoğul yapıları açıklamaya girişmek, örtük bir biçimde, her birinde bir tutarlılık ve bütünlük olduğu imasıyla yeni bir türde indirgemecilik riskini taşıyor.Bununla beraber alanda birlik, anlaşılması gereken bir düzenlik mevcuttur.&lt;br /&gt;Baştan beri bahsettiğimiz her konu Panopticon, disiplin denetim toplumları, iktidar mekanizmaları, yayılma, parçalanma, kurumlara ayrılma, kentlerin geometrik eril yapısı aslında hepsi birer aygıt, mekanizma. Ve dünyadaki matematiksel düzene kadar varıyor. İşte bu yüzden barışa zarar verilmeden, sistemleri bozmadan bu tasarım gerçekleşemiyor. Sadece makinenin ürettiği bir şey istense bile o kadar zor ki. Parçalar arasındaki uyum veya sistemlerin iyileştirilmesi çalışması yapılabilir. Birisi devreden çıksa bile işlemeye devam ediyor ve çözülmeler de olmuyor değil.&lt;br /&gt;Sadece bir ihtimal söz konusu. O da zaman. Salvador Dali’yi örnek verirsek, başucu kitabı sadece ve sadece mekanizmalardan, dişlilerden, çarklardan oluşuyor. Ve resimlerinde saati kullanıyor. Sonuç ise gerçeküstü.&lt;br /&gt;İkinci pafta üst üste binmiş zamanlar ve dünya cinsellik tarihi ilk çağdan günümüze doğru geliyor. Bir bakıma zaman diski haline geliyor.&lt;br /&gt;Toplumsal cinsiyetin tanımına ve kurumsallaşmasına dair sağ duyuya dair anlayışta toplumsal cinsiyet, birey olarak insanların bir özelliğidir.Toplumsal cinsiyeti aynı zamanda kurumların ve tarihsel süreçlerin özelliği olarak düşünmek çok önemli bir sıçramadır.&lt;br /&gt;Toplumsal cinsiyetin toplumsal süreçteki yerini,’toplumsal cinsiyet kurumları’ kümesinin sınırlarını belirleyerek anlamalıyız.Toplumsal cinsiyet ilişkileri, her tür kurumda bulunur.&lt;br /&gt;İlk pafta Eskişehirdeki deneyimlerimizden ortaya çıkıyor.Ünivesiteyi yeni kazanmış genç bir kızın kayıttan sonra yurt araması ,aile baskısından kurtulduğu için özgürce dolaşmak istemesi birbirine parelel erkek akıl ürünü yollarda kaybolup,erkek olsa mesafe,açı,hesap-kitapla bulacağı yurdunu zihnine kazıdığı objelerle bulması,yurt odasına çekilip aile fotoğrafına bakmasıyla son buluyor.Story board şeklinde olan bu hikayede Eril kenti gözlemlersek, kız-erkek yurtlarının ayrılması, kapıda bekleyen erkek çocukların görüntülenmesi,özgürlüğü kısıtlayan küçücük yurt odası, dolapların üstüne asılan afiş ve posterler,kentte birbirine parelel yollar,yumuşatmaya dair kadın ve çocuk heykellerinin yanı sıra porsuğun kıyısında aslan ve balıkçı heykelleriyle güçlendirme çalışmaları şeklinde sıralayabiliriz.&lt;br /&gt;Ailede erkek çocuk isteyen babalarla başlayan erillik meselesi, okulda bu erkek işi kızlar yapamaz şeklinde devam eden, iş yerinde bayan değil mi parasını ödemeyin sözleri erilliği fark etmediğimiz güllük gülistanlık hayatımızda her kesin başına gelen olaylardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İLK ÇAĞDAN GÜNÜMÜZE CİNSELLİĞİN TARİHİ&lt;br /&gt;İlk çağlarda kadınların çocuk doğurma yetilerinin onlar ile doğanın bereketi arasında bir bağlantı olduğu düşünülmüştü. Daha sonraları Platon bu düşünceyi ‘kadınlar doğayı taklit eder’ diye ifade etmiştir. Sonradan akıl üstün geldi dense de,çok uzun bir süre kadın önemli bir yer tutmuştu.Antik çağdan rönesansa kadar bütün tasvirlerde felsefeyi ve bilgeliği Sophia adında bir kadın simgeler.Orta çağda kadın ikinci plana itilmiştir.Cinsellik bir ‘ben kaygısı’ yani kişinin kedisine,bedenine ve toplumsal yaşamına gösterdiği özen bağlamında ele aqlınıyor. Kentlerin kurulmasıyla birlikte,köy ekonomisi kent ekonomisine,tarım ekonomisi de küçük el sanatları ekonomisine dönüşmüştür.Kadının toplum içindeki yeri değişmeye başlamış,iş hayatında kadınların rolü artmıştır.&lt;br /&gt;Benim yapımında çalıştığım gravürler&lt;br /&gt;Flemen ressam Peter,Paul Rubens- çıplak kadın resmi&lt;br /&gt;Başak toplayan kadınlar tablosu-orta çağ-467-1453&lt;br /&gt;Leonardo da vinci-Mona lisa-Rönesans-1513&lt;br /&gt;Eiffel kulesi,zafer takı-Fransız ihtilali ve endüstri devrimi-1760-1830-Zafer takının savaştan dönenleri karşılayan kadın olduğu düşünülüyor.&lt;br /&gt;Garnier-Paris Opera Binası-1875-kadınların moral bulduğu bir yer olarak biliniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülperi Akçabay.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-5177283966652534986?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/5177283966652534986'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/5177283966652534986'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/11/michel-foucault-hapishanenin-douu.html' title=''/><author><name>gulperi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17418721451872428537</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-6551713876348315509</id><published>2007-11-24T15:48:00.000+02:00</published><updated>2007-11-24T15:58:12.881+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>SPİNOZA&lt;br /&gt;           "17. yüzyıl oldukça iyi bir dönemdi. Bu dönemde büyük sanatçılar, bilim adamları ve düşünürler yetişti. Ancak bu yüzyıl Yahudiler için oldukça sorunluydu. Bütün Avrupa'da saldırılara ve soykırıma uğradılar. Baruch Spinoza Portekiz kökenli bir Yahudiydi. Ailesi engizisyondan kaçıp Amsterdam'a sığındılar. Bu hoşgörülü kente Yahudiler "Yeni Kudüs" adını verdiler. Spinoza bu kentte 1632 yılında doğdu ve yaşamını insanın sonsuz mutluluğunu aramaya adadı. Bu arayışı birçok kişinin öfkesine neden oldu. &lt;a href="http://mutlaktoz.wordpress.com/spinoza/"&gt;Zamanında anlaşılmayan ya da yanlis anlasilan pek çok filozofun yazgisini paylasmistir Spinoza’da, pek cogundan daha derin ve karmasik bir sekilde üstelik; tuhaf bir çelişkiyle hem en büyük din düşmanlarından biri sayılmış, hem de eserinin temel kaynağının Tanrı sevgisi olduğu söylenmiştir&lt;/a&gt;. Bunlarla birlikte Spinoza  tam bir bilge yaşamı sürdürmüs, inzivaya cekilmis, kisitli olanaklarla yasamayi tercih ederek, kitaplarini yayinlamayarak hayatini tamamlayana kadar münzevi bir hayat sürdürmüstür. En büyük ve büyüsünü her zaman korumayi basaran eseri Ethica‘dır.&lt;br /&gt;Mutlak Töz  Felsefesinin genel cizgileri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;           Spinoza’nın düşünce kaynaklarında farklı etkilerin olduğu söylenebilir. Onun zor anlaşılan ya da tamamen zıt yönlerde anlaşılan felsefesinin oluşumunda bir yanda Yahudi mistiklerini, İslam düşünürlerini, skolastikleri, 17. yüzyılda çok önemli gelişmeler kaydeden doğabilimlerini, Giordano Bruno ve özellikle onun panteizmini ve bütün bunların ötesinde Descartes’ı ve Kartezyen felsefeyi buluruz. Bir anlamda bunlara bağlı olarak onun felsefi meselesinin töz sorunu etrafinda kurgulanan bir mesele oldugunu, bu eksende varlık problemine yöneldiğini söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;            Beden ve ruhun birbirlerine olan üstünlükleri yerine paralelliklerini savunan Spinoza ereksel bir nedeselliğe de karşı çıkmıştır. Bununla birlikte aşkın bir tanrı anlayışı yerine içkin bir doğa anlayışı getirmiştir. &lt;a href="http://mutlaktoz.wordpress.com/2007/01/02/spinozada-ozgurluk-sorunu/"&gt;Böylece ruhun bedeni yönettiği insanbiçimli tanrı fikri yerine bütün çeşitlilikleri barındıran ereksel olmayan tek bir doğadan bahsetmekle beraber insandaki temel üç yanılsamayı tasfir etmiştir. Ereklilik çerçevesinde; Bilinç, özgürlük ve tanrıbilimsel yanılsama.&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;              Spinoza’nın felsefi çalışmalarının, özellikle Etika’nin, bir yandan hem “sokaktaki adam”in hem de “uzman felsefeci”lerin yorumlayip degerlendirmesine olanak verdigini söylemek mümkün, öte yandan da anlaşılmak ve değerlendirilmek bakımından bu metinlerin özel zorlukları olduğunu belirtmek gerekir. Kullandığı kavramlar, bunlara getirdiği tanım ve açıklamalar birçok farklı yollardan yeniden sorgulanabilir ya da değerlendirilebilir görünmektedir. Bu yalnızca Spinoza’nın bir yanda Tanrı-sarhoşu, öte yanda din ve tanrı düşmanı olarak değerlendirilmesi meselesinde ortaya çıkmaz, bir bütün felsefi sisteminin anlaşılmasında özel bir sorun yaratır.Felsefenin bildik terimlerini kullanmakla birlikte, Spinoza’nın kendi metafiziğini kurarken bu terimlere sağladığı anlam katmanları ve terimleri birbiriyle ilintilendirme tarzı onun sisteminin anlaşılmasını güçleştirmiş ve bunun yanı sıra pek çok farklı şekillerde yorumlanmasına yol açmıştır.&lt;br /&gt;              Temel yapıtı Etika ilginç özelliklere sahiptir.İlkin burada Spinoza’nın felsefi çalışmasına bilimsel bir konum kazandırmaya çalıştığı söylenebilir.Rasyonalist filozofların matematikten etkilenmeleri ya da onu model almaları Spinoza içinde geçerlidir, ancak Spinoza matematikten çok geometriyi benimser ve yapıtlarında geometrik yöntemi kullanır.Etika’nın altbaşlığı bu bakımdan örnektir: Geometrik yönteme göre kanıtlanmış olan ahlak.Yorumcuları, çalışmanın ağır yapısının buradan kaynaklandığında hem fikirdirler.Etika’nın hem biçimsel yapısını hem de içeriğini geometrik yöntem şekillendirir.&lt;br /&gt;                Etika’nın temel kavramları olan töz, nitelik, görünüm, nedensellik bunlara örnek olarak verilebilir. Spinozacı metafiziğin nasıl bir ontolojiye sahip olduğu, Tanrı ya da Doğa dediğinde ne demek istediği, insanın doğadaki yerinin nasıl ele alındığı, özgürlük ve zorunluluk ilişkisinin nasıl değerlendirildiği önemli boyutlar ve sorunlar içerir; Spinoza bu bakımdan etkisi geç anlaşılmış ve anlaşıldığı andan itibaren sürekli yeniden değerelendirilir bir filozof olmuştur.&lt;br /&gt;                                 SPİNOZA PRATİK FELSEFE&lt;br /&gt;       Nietzscheci düşünceyle önemli ilgileri olan postmodern felsefenin önemli isimlerinden Gilles Deleuze , Spinoza’ya çok önem veren düşürlerden biridir. Felsefe serüveninin hemen bütün aşamalarında Deleuze, organsız bir bedene, uzamsız ve zamansız bir süreye benzettiği, sürekli oluşlardan oluşan ama kavramların kavrayamayacağı yepyeni bir düşünme olanağını temellendirmeye çalışmıştır..Spinoza üzerine dersler ve konferanslar vermiş olan Deleuze, daha sonra bu notlarını Spinoza/Pratik felsefe başlığında yayımlamıştır.Bu kitap Etika üzerine bir tür sözlük ve açımlama metnidir. Özgürlüğü, zorunlulukların bilgisine ulaşma olarak tanımlayan Etika’yı, bir özgürleşme etiği olarak değerlendirir.  &lt;br /&gt;        (Spinoza: Praetical Philosophy, 1970) Deleuze 'ün felsefı yerbilgisi kurma tasarısında Spinoza' nın öteden beri ayrı bir yeri olmuştur. Bunun en temel nedeni, filozoflar içerisinde bir tek Spinoza'nın gerçek anlamda bedenin ne olduğunu, bedendeki duygu durumlar ile etkilenimlerin ne gibi içerimleri bulunduğunu, bir bütün olarak etik ve pratik bir düşünme konusu yaptığı bedenin düşünme, varolma ve eyleme gücümüzü nasıl arttıracağını sorun edinmiş olmasıdır.&lt;br /&gt;              Deleuze 'ün verdiği açıklamaya göre, bu sorunun temel yanıtı bedenin hem öteki bedenlerden etkilenme hem de onları etkileme yeteneğinde aranmalıdır. Birbiriyle bağdaşan bedenler birbirlerinin eyleme gücünü çoğaltırken, birbiriyle bağdaşmayan bedenler ya içlerinden birinin ya da ikisinin birden eyleme gücünü azaltmaktadır. Eyleme gücündeki düşme insanlar için gerçek bir durumdur bu nedenle söz konusu insanlık durumunun yaşandığının en temel göstergesi "üzüntü" kendisine karşı savaşılması gereken bir duygudur. Pratik ya da etik düzeyde, Spinoza ile uyum içindeki Deleuze iki uçlu bir yaklaşım önermektedir: önce üzüntü veren tutkudan değersiz kılmak, sonra da bedenin hangi ilişkilerinin birbiriyle bağdaşır, hangi ilişkilerinin birbiriyle bağdaşmaz olduğunu belirlemek amacıyla bedenin parçaları arasındaki ilişkiler dizgesinin bir çözümlemesini ortaya koymak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;           Arka Kapak&lt;br /&gt;           Ama insanlar bununla kalmazlar; hayata karşı kin ve utanç duyan insan, giderek ölüme daha çok tapan, despot bir kölenin, papaz, yargıç ve askerin kutsal birliğini oluşturan, daima hayatın ensesinde, onu sakatlayan ya da yavaş yavaş öldüren, yasalarla, mallarla, görevlerle, imparatorluklarla onun üstüne çullanan ya da boğmakla uğraşan özyıkım içindeki bir insan: İşte Spinoza ‘nın dünyaya koyduğu tanı, evrene ve insanlığa ihanet.&lt;br /&gt;      .&lt;br /&gt;                                             SPİNOZA SİYASET İNCELEMESİ&lt;br /&gt;           …Buraya kadar söylediklerimizden değişik demokrasi biçimleri düşünülebileceği çıkıyor ortaya; amacım bunların tümüne değinmek değil, yalnızca herkesin ülke yasalarınca yönetildiği, hiçbir biçimde bir başkasının egemenliği altında  bulunmadığı ve herkesin onurlu bir biçimde yaşadığı, Yüce Meclis’te oy hakkına sahip olduğu ve kamu görevlerine gelebildiği bir düzen üzerinde duracağım.Bir başka devletin yabancı uyruklarını dışta bırakmak amacıyla bile bile yalnızca ülke yasalarınca yönetilen sözlerini kullandım. Bu sözlere bir de bir başkasının egemenliğinde bulunmayan sözlerini ekledim, bunu da kocalarının ve efendilerinin yetkesi altında bulunan kadınları ve hizmetçileri, anababalarının ve vasilerinin yetkesi altında bulunan çocukları ve yetimleri dışta tutmak için söyledim. Son olarak da bir cinayet nedeniyle ya da onur kırıcı bir yaşam sürdürdüğü için namussuz diye bilinen kişileri dışta tutmak için onurlu yaşam sözlerini kullandım.&lt;br /&gt;            Kadınlar doğaları gereği mi yoksa toplumsal olarak mı erkeklerin yetkesi altındadırlar gibi bir soru sorulabilir. Toplumsal olarak bu durumdaysalar hiçbir neden bizi kadınları yönetimin dışında tutmaya zorlayamaz. Gene de deneye başvuracak olursak bu durumun onların zayıflığından geldiğini görürüz. Dünyanın hiçbir yerinde erkekler ve kadınlar birlikte egemen olmadılar, erkeklerin ve kadınların bulunduğu her yerde erkeklerin egemen olduğunu, kadınlarınsa yönetildiklerini görüyoruz,&lt;br /&gt;böylece iki cins uyumlu bir biçimde yaşamaktadır( proje de bahsettiğim uyum bu değil); bir geleneğe göre Amazonlar (savaşçı kadınlar) erkeklerin kendi ülkelerinde yaşamasına izin vermiyorlardı, yalnızca dişi çocukları besliyorlar, doğurdukları erkekleri öldürüyorlardı. Kadınlar doğaları gereği erkeklerle eşit olsalardı, ruh güçleri erkeklerle aynı düzeyde olsaydı ve insan türündeki gücün ve dolayısıyla hakkın öğeleri durumunda olan zihinsel niteliklere erkeklerle aynı ölçüde sahip olsalardı, bu kadar değişik ulus içinde hem iki cinsin aynı ölçüde egemen olduğu hem de erkeklerin kadınlar tarafından yönetildiği ve kendi zihinsel niteliklerini ortaya çıkaracak bir eğitim gördükleri bir yerin bulunmaması düşünülmeyecek bir şey olurdu (İlk okulu ve evi yapanında kadınlar olduğu söyleniyor). Ama bu hiçbir yerde görülmemiş bir şeydir ve sonuç olarak kadının doğası gereği erkekle eşit olmadığını söyleyebiliriz, ayrıca iki cinsin eşit ölçüde egemen olması, hele erkeklerin kadınlar tarafından yönetilmesi olanaksızdır. Üstelik insan duygularının göz önünde tutarsak, erkeklerin kadınlara duydukları aşkın genellikle cinsel istek dışında kökeni bulunmadığını, erkeklerin kadınların zihinsel niteliklerini, sevdikleri kadınların kendilerinden başkalarını da beğenmesine katlanamadıklarını düşünürsek barışa büyük zarar vermeden erkeklerle kadınların eşit ölçüde egemen olmalarının sağlanamayacağını kolayca görebiliriz. Ama bu nokta da gereğinden çok durduk.&lt;br /&gt;             Bu yapıtın sonraki bölümleri elde bulunmamaktadır.&lt;br /&gt;             Çevirenler: Afşar Timuçin-Mehmet Sert.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 Yanıt ta “Spinoza”&lt;br /&gt;&lt;a href="http://mutlaktoz.wordpress.com/2007/01/02/spinozada-ozgurluk-sorunu/"&gt;Spinoza'da özgürlük sorunu « Mutlak Töz&lt;/a&gt; Diyor ki:&lt;br /&gt;[…] özgürlük sorunu Spinoza, her tür tasarım ve iradeye dayalı kararın zorunlulukla kendisinden önce gelen bir olaya ya da […]&lt;br /&gt;Spinoza Diyor ki:&lt;br /&gt;Gilles DELEUZE - SPINOZA DERSLERİ24/01/78&lt;br /&gt;çeviren: Ulus Baker&lt;br /&gt;Bugün sürekli varyasyon üzerine çalışmamıza bir ara vererek, bir ders süresince, felsefe tarihine çok kesin bir nokta üzerinden bir geri dönüş yapacağız. Bu bir kesinti olacak; aranızda bazılarının isteği üzerine. Bu çok kesin nokta şununla ilgili: Spinoza’da bir fikir ve bir duygulam ne anlama gelir? Spinoza’da fikir ve duygulam. Mart ayı boyu yürüteceğimiz dersler sırasında, yine bazılarınızın isteğine uyarak, Kant’ta sentez ve zaman problemlerini tartışmak üzere bir ara daha vereceğiz.Tarihe geri dönmek bende ilginç bir etki yaratıyor hep. Neredeyse bu küçük felsefe tarihi parçasını kısaca bir öykü olarak almanızı isteyeceğim. Eninde sonunda bir filozof yalnızca mefhumlar icat eden biri değildir; belki algılama tarzları da icat etmektedir. Gelişigüzel sayıp dökerek ilerleyeceğim. Salonun kısmen farklı alanlardan gelen bir karışım olduğunu varsayıyorum. Sanıyorum ki, felsefe tarihinin bahsettiği bütün filozoflar arasında Spinoza’nın çok istisnai bir konumu bulunuyor: Kitaplarına konu olan şeylere dokunma tarzının eşi benzeri yoktur.Okumuş olup olmadığınız önemli değil, yalnızca bir öykü anlatıyorum. Terminoloji konusunda bazı uyarılarla başlıyorum. Spinoza’nın “Etik” adlı Latince yazılmış temel kitabında iki kelimeye rastlıyoruz: AFFECTIO ve AFFECTUS. Bazı çevirmenler çok tuhaf bir şekilde aynı sözcükle karşılıyorlar bu ikisini. Bu tam bir felakettir. Bu iki terimi, affectio ile affectusíu “affection” (duygulanış) diye çeviriyorlar. Bunun bir felaket olduğunu söylüyorum, çünkü eğer bir filozof iki farklı kelime kullanıyorsa, ilke olarak, bir nedeni vardır bunun. Üstelik Fransızca da affectio ile affectusíu tercüme edebilecek iki kesin sözcüğü kolayca sunuyor bize: Affectus için affect (duygulam) affectio içinse affection (duygulanış). Bazı çevirmenler affectio’yu affection diye, affectus’u ise “sentiment” (his) diye tercüme ediyorlar. Aynı sözcükle çevirmekten daha iyi bu; ama Fransızcaída affect sözcüğü dururken “his” sözcüğüne başvurmaya bir gerek görmüyorum.Demek ki, affect (duygulam) sözcüğünü kullandığımda Spinoza’nın affectus’undan bahsediyorum. Affection (duygulanış) sözcüğüyle ise, affectio’yu kastediyorum.Birinci nokta: Bir fikir nedir? Spinoza’nın en basit önermelerini anlamak için bile, nedir bir fikir? Bu nokta üzerinde Spinoza özgün değildir. Fikir sözcüğünüİ herkesin aldığı anlamda almaktadır. Fikir adı verilen şey, herhangi bir şeyi temsil eden bir düşünme tarzıdır. Temsili bir düşünme tarzı. Yine terminoloji açısından, Orta-«ağlardan bu yana fikrin bu yönünün “nesnel gerçeklik” adını aldığını bilmek çok faydalı olur. 17. yüzyıla ya da daha öncesine ait bir metinde fikrin nesnel gerçekliği gibisinden bir şeyle karşılaşırsanız bu her zaman şu anlama gelir: Bir şeyin temsili olarak ele alınması açısından fikir. Bu fikrin temsil ettiği œeyle olan ilişkisidir.Demek ki, çok basit bir şeyden hareket ediyoruz: Fikir temsili karakteri bakımından tanımlanan bir düşünme tarzıdır. Bu bize daha şimdiden fikir ile duygulam (affectus) arasında bir ayrım yapma şansı veriyor; çünkü hiç bir şeyi temsil etmeyen bir düşünme tarzına bundan böyle duygulam adını vereceğiz. Peki, bu ne demektir? Şimdi gelişigüzel, birinin duygulam veya his adını verdiği bir şeyi ele alın. Mesela bir umut, bir bunaltı, bir aşk… Bu temsili değildir. Elbette sevilen bir şeyin bir fikri mevcuttur; umut edilen şeyin bir fikri vardır; ama olduğu haliyle umut ya da aşk hiçbir şey, kesin olarak hiçbir şeyi temsil etmezler.Temsil-etmeyişi açısından her düşünme tarzı duygulam adını alacaktır. Bir istek, bir irade, kesin bir şekilde, bir şey istediğimi anlatır; istediğim şey bir temsil nesnesidir; istediğim şey bir fikirde verilidir; ama istemem bir fikir değildir, bir duygulamdır; çünkü temsili olmayan bir düşünme tarzıdır. iyi gidiyor değil mi? Karışık bir şey yok…Spinoza buradan dolaysızca fikrin duygulamdan önce olduğu düşüncesine atlıyor; ve bu da zaten 17. yüzyılda ortak olarak kabul edilen bir şey; Spinoza’nın özgün olduğu yerlere bile henüz girmiş değiliz. Fikrin duygulama göre önceliğinin çok basit bir nedeni var: Sevmek için, istediği kadar belirsiz olsun, istediği kadar karışık olsun, sevilen şeyin bir fikrine sahip olmak gerekir.istemek için de istediği kadar karışık, istediği kadar belirsiz olsun, istenen şeyin bir fikrine sahip olmak gerekir. “Ne hissettiğimi bilmiyorum” dendiğinde bile, istediği kadar karışık olsun, nesnenin bir temsili vardır. İstediği kadar belirsiz olsun. Demek ki fikrin duygulama göre hem kronolojik, hem de mantıksal bir önceliği vardır. Yani temsili düşünme tarzlarının temsili olmayan düşünme tarzlarına önceliği. Eğer okuyucu bu mantıksal önceliği bir indirgeme olarak anlarsa, tam anlamıyla her şeyi mahvedecek bir anlayışsızlık doğacaktır. Duygulamın kendisinden önce bir fikrin olmasını gerektirmesi kesin olarak onun fikre ya da bir fikirler kombinasyonuna indirgenebileceği anlamına gelmez. Şuradan hareket etmemiz gerekir: Fikir ile duygulam doğaları bakımından birbirlerinden farklı, birbirlerine indirgenemez iki düşünme tarzı türüdür. Ancak şöyle bir ilişkileri vardır: istediği kadar karışık olsun, duygulam bir fikri varsayar. Bu ilk nokta.Fikir-duygulam ilişkisini sunmanın daha az yüzeysel ikinci tarzı: Fikrin son derecede basit bir karakterinden yola çıktığımızı hatırlıyorsunuz. Fikir, temsil ettiği ölçüde bir düşüncedir; temsili olarak bir düşünme tarzıdır ve bir fikrin nesnel gerçekliğinden bu anlamda bahsetmekteyiz. Yalnız, bir fikrin sadece nesnel bir gerçekliği yoktur; terminolojiye bağlı olarak, biçimsel bir gerçekliği de vardır.Fikrin biçimsel gerçekliği nedir? Bir kez nesnel gerçekliğin fikrin herhangi bir şeyi temsil etmesi açısından gerçekliği olmaktan öteye gitmediğini söyledikten sonra, fikrin biçimsel gerçekliği, diyeceğiz, şudur o zaman işler çok karmaşıklaşıp bir anda çok ilginç bir hal alacak bu kendisi de bizzat bir şey olması açısından fikrin gerçekliğidir.Üçgen fikrinin nesnel gerçekliği, üçgen nesnesini temsil etmesi bakımından üçgenin fikridir; ama üçgen fikri de, bizzat bir şeydir. Zaten, onun da bir şey olması bakımından o şeyin bir fikrini her zaman oluşturabilirim; yani bir fikrin fikrini her zaman kurabilirim. Öyleyse yalnızca her fikrin bir şeyin fikri olduğunu söylemekle kalmayacağım ;çünkü her fikrin bir şeyin fikri olduğunu söylemek her fikrin nesnel bir gerçekliği olduğunu, bir şeyi temsil ettiğini söylemek demektir–, üstüne bir de bizzat kendisi bir fikir olarak herhangi bir şey olduğu için fikrin biçimsel bir gerçekliği olduğunu da söyleyeceğim.Ne demektir bu, fikrin biçimsel gerçekliği? Bu seviyede daha ötelere doğru devam edebilmemiz zor; bu konuyu bir kenara bırakacağız. Yalnız şimdilik fikrin bu biçimsel gerçekliğinin Spinoza’nın çok sık olarak kendi başına fikir olması bakımından fikrin belli bir gerçeklik ya da yetkinlik derecesi adını verdiği şey olduğunu eklemek gerekiyor. Her fikrin, fikir olarak, belli bir gerçeklik veya yetkinlik derecesi var. Kuşkusuz bu gerçeklik veya yetkinlik derecesi onun temsil ettiği nesneye bağlıdır; ancak onunla karıştırılmaması gerekir: Fikrin biçimsel gerçekliği, yani fikrin olduğu şey ya da kendinde sahip olduğu gerçeklik veya yetkinlik derecesi onun içsel bir karakteridir. Fikrin nesnel gerçekliği, yani fikrin temsil ettiği nesneyle olan ilişkisiyse, onun dışsal karakteridir. Fikrin dışsal karakteriyle içsel karakterinin temelli birbirlerine bağlı olduğu söylenebilir; ama yine de bunlar aynı şey değildirler. Tanrı fikriyle kurbağa fikrinin farklı nesnel gerçeklikleri vardır; yani aynı şeyi temsil etmezler; ama aynı zamanda aynı içsel gerçekliğe de sahip değildirler, aynı biçimsel gerçekliklere sahip değildirler; yani birinin hissedebiliyorsunuz değil mi?– ötekine göre sonsuzca daha büyük bir gerçeklik derecesi vardır. Tanrı fikrinin, sonlu bir şeyin fikri olan kurbağa fikrine göre sonsuz ölçüde daha büyük bir biçimsel gerçekliği, içsel gerçeklik veya yetkinlik derecesi vardır.Eğer bunu anladıysanız, hemen her şeyi anlamış sayılırsınız. Demek ki fikrin biçimsel bir gerçekliği vardır; yani fikir kendi başına bir şeydir. Bu biçimsel gerçeklik onun içsel karakteridir ve bu da onun kendinde kuşattığı gerçeklik veya yetkinlik derecesidir.Biraz önce, fikri nesnel gerçekliğiyle ya da temsili karakteriyle tanımladığımda fikir ile duygulamı dolaysızca karşıtlaştırmış ve duygulamın kesin anlamıyla temsili karakteri olmayan bir düşünme tarzı olduğunu söylemiştim. Şimdiyse fikri şöyle tanımlıyorum: Her fikir bir şeydir; sadece bir şeyin fikri değil, bizzat kendisi de bir şeydir; yani kendine ait olan, kendine özgü bir gerçeklik ya da yetkinlik derecesine sahiptir. Demek ki, bu ikinci düzeyde, fikir ile duygulam arasında temel bir fark keşfetmem gerekir.Neler olup biter hayatta? iki şey olup biter… Ve burada Spinoza’nın geometrik bir yöntem kullanıyor olması son derecede ilginçtir; bilirsiniz, Ethica önermeler, kanıtlamalar vs. halinde sunulur… Ve üstelik, ne kadar matematik olursa, o kadar olağanüstü ölçüde somut bir hale gelir.Fikir ile duygulam üstüne bütün söylediklerim, bütün bu açıklamalar Ethica’nın ikinci ve üçüncü kitaplarına gönderirler. Bu ikinci ve üçüncü kitaplarda Spinoza bize hayatımızın, bana son derece ikna edici gelen bir tür geometrik portresini yapmaktadır. Bu geometrik portre bize, kabaca söylemek gerekirse, fikirlerimizin sürekli olarak birbirlerini takip ettiklerini söylemeye dayanır: Bir fikir başka bir fikri kovalar, bir fikir başka bir fikrin yerini alır… Ve bu anlıktır… Bir algı belli bir fikir tipidir; neden böyle olduğunu birazdan göreceğiz. Biraz önce yüzüm bu tarafa dönüktü, salonun şu kenarını görüyordum; sonra bu tarafa döndüm… işte başka bir fikir. Sokakta geziyorum; insanlarla karşılaşıyorum. Günaydın Pierre diyorum; sonra dönüyorum ve günaydın Paul diyorum. Ya da değişip duran şeyler oluyor: Güneşe bakıyorum ve güneş yavaş yavaş gözden kayboluyor, kendimi gece karanlığının ortasında buluveriyorum. Öyleyse bu bir ardışıklıklar dizisi, fikirlerin bir arada oluşları, birbirlerini takip edişleridir. Ama bu arad bir şeyler daha olup bitmiyor mu? Gündelik hayatımız yalnızca birbirlerini takip eden fikirlerden oluşmaz. Spinoza “automaton” terimini kullanır; der ki biz ruhsal otomatlarız; yani fikirlere bizim sahip olmamızdan daha fazla, fikirlerdir kendilerini bizde olumlayan. Fikirlerin böyle birbirlerini takip edişinin yanında ne olmaktadır? Bir şey daha var; yani bende, değişmeyi bir an olsun bırakmayan bir şey daha oluyor. Fikirlerin kendilerinin birbirlerini takip edişiyle aynı şey olmayan bir varyasyon rejimi var. “Variyasyonlar”, değiœip durmalar… Bu yapmak istediğimizde bize yardım edecek tek sıkıntımız Spinoza’nın bu sözcüğü kullanmamış olması.Nedir bu variyasyon? Örneğime geri dönüyorum: Sokakta bana çok sevimsiz gelen Pierre’le karşılaşıyorum; sonra onun yanından geçiyorum ve günaydın Pierre diyorum… Belki de korku duyuyorum… Sonra aniden bana çok sevimli gelen Paul’u görüyorum ve günaydın Paul diyorum; kendimden daha emin, memnun, iyi… Ama başka bir şey var burada: Bende böylece bir varyasyon da işliyor bu noktada Spinoza’nın sözcükleri çok kesindirler; hemen sayıyorum: Varolma gücümün (varyasyonu) ya da bununla eş anlamlı olarak kullandığı başka bir kelime: Vis existendi; varolma kuvveti veya potentia agendi, eyleme gücü; ve bu varyasyonlar süreklidirler.Spinoza için varolma gücünün veya eyleme gücünün sürekli bir variyasyonu olduğunu söyleyeceğim ve varolmak bu demektir.Benim yine de Spinoza tarafından daha önce verilmi şu budalaca örneğime, günaydın Pierre, günaydın Paul’a nasıl bağlanıyor bu? Hazetmediğim Pierre’i gördüğümde bana bir fikir, Pierre fikri veriliyor; hoşlandığım Paul’u gördüğümdeyse, bana bir Paul fikri veriliyor… Benimle ilişkileri içinde bu fikirlerin her birinin belli bir gerçeklik veya yetkinlik derecesi var. Paul fikrinin, benim için, Pierre fikrine göre daha fazla içsel yetkinliği olduğunu söyleyeceğim; çünkü Paul fikri beni memnun ederken Pierre fikri acı veriyor bana. Ve Paul fikri Pierre fikrini takip ettiği zaman varolma gücümün veya eyleme gücümün arttığını, desteklendiğini söylemek uygun olur burada. Aksine, tersi olursa; beni neşelendiren birini gördükten sonra beni kederlendiren birini görürsem, eyleme gücümün bastırıldığını, engellendiğini, ya da susturulduğunu söylerim. Bu düzeyde artık terminolojik meselelerle mi uğraştığımızı yoksa daha şimdiden çok daha somut bir şeye mi dokunduğumuzu pek bilemiyoruz.Öyleyse, herbiri kendi yetkinlik derecesine, içsel gerçeklik ya da yetkinlik derecesine sahip fikirler bizde birbirlerini takip ettikleri ölçüde, bu fikirleri alanın, yani benim bir yetkinlik derecesinden başka bir yetkinlik derecesine durmaksızın geçtiğimi söylemeliyim. Başka terimlerle söylersek, insanın sahip olduğu fikirlere bağlı olarak eyleme gücünün veya varolma kuvvetinin artma-azalma-artma-azalma şeklinde süregiden devamlı bir variyasyonu vardır. Bu zor deneyim içinde güzelliğin nasıl çiçek açtığını hissedin. Varoluşun böyle sunulması hiç de kötü değil daha œimdiden; tam anlamıyla sokaktaki varoluşumuz bu. Spinoza’yı gezip dolaşırken gözlerinizin önüne getirin; ve o varoluşu gerçekten böyle bir sürekli variyasyon halinde yaşıyor: Bir fikir başka bir fikrin yerini aldığı ölçüde durmadan bir yetkinlik derecesinden bir başkasına geçerim; çok ufak bir fark da olsa… Ve hem fikirlerle bağdaşmasında hem de fikirlerle arasındaki doğal farkta duygulamı (affectus) tanımlayacak olan da işte sürekli variyasyonun bu melodik çizgisidir. Bu doğa farkıyla bu bağdaşmayı iyi anlamalıyız. Size uyar mı uymaz mı bilmem. Hepimizin elinde affectus’un daha sağlam bir tanımı var artık: Spinozaída affectus varolma kuvvetinin, sürekli variyasyonudur (onun ağzından konuşan benim; o bunu söylemedi çünkü çok genç öldü) bu variyasyon sahip olunan fikirlerce belirlendiği ölçekte…Ve bu noktada, üçüncü kitabın sonundaki “Affectus’un genel tanımı” başlıklı son derecede önemli bir metinde Spinoza şunu söylüyor bize: Sakın benim kavradığım anlamıyla affectus’u fikirleri karşılaştırmaya bağlı olduğunu düşünmeyin. Şunu demek istiyor: Bırakın fikir duygulamdan önce gelsin isterse; fikir ile duygulam doğalarında farklı iki şeydir; duygulam fikirlerin zihin tarafından birbirleriyle karşılaştırılmasına indirgenemez; duygulam bir yetkinlik derecesinden bir başkasına geçiş, ya da sıçrayış yaşantısı tarafından oluşturulur; elbette bu geçiş fikirlerce belirlendiği ölçüde; ancak duygulamın kendisi asla bir fikir değildir. Duygulamı oluşturur.Pierre fikrinden Paul fikrine geçtiğimde eyleme gücünün arttığını söylerim; Paul fikrinden Pierre fikrine geçtiğimdeyse eyleme gücünün azaldığını. Bu ise, Pierre’i gördüğümde kederle duygulandığım, Paul’ü gördüğümdeyse neşeyle duygulandığım demektir. Ve Spinoza, sürekli variyasyonun duygulamın oluşturduğu bu melodik çizgisi üzerinde iki kutup tayin edecektir: Neşe-Keder. Bunlar onun için temel tutkular olacaklardır: Eyleme gücümün azalışını içeren her tutku, hangi tutku olursa olsun keder, eyleme gücümdeki bir artışı kuşatan her tutkuysa neşe adını alacaktır. Bu ise Spinoza’ya mesela çok temel bir ahlaki ve siyasal soruna temas etme fırsatı verecektir; bu onun siyasal sorunu kendine soruş tarzını oluşturacaktır: Nasıl oluyor da iktidar sahibi insanlar, hangi alanda olursa olsunlar, bizi kederli bir tarzda duygulandırmaya, etkilemeye ihtiyaç duyuyorlar? Neden kederli tutkuları gereksiniyorlar? Evet, kederli tutkular tattırmak iktidarın işleyişi için zorunludur. Ve Tanrıbilimsel-Siyasal «alışmasında Spinoza bunun despot ile rahip arasındaki derin bağ olduğunu söylüyor tebaalarının kederine ihtiyaçları var onların. Burada, kederi, üzüntüyü sıradan bir anlamda almadığını iyi anlıyorsunuz değil mi? Kederi, ona vermeyi iyi bildiği kesin olarak belirli bir anlamda kullanıyor: Keder gücün azalmasını içermesi bakımından duygulamdır.Fikir-Duygulam arasında yaptığım ilk ayrımı anlatırken (duygulamın hiçbir şeyi temsil etmeyen bir düşünme tarzı olduğu) duygulamın hiçbir şeyi temsil etmediğini söylediğimde, teknik terimlere dökersek bunun basitçe nominal bir tanımdan, isterseniz, dışsal, dıştan bir tanımdan ibaret olduğundan bahsetmekteydim aslında.İkincisi, bir taraftan fikrin kendinde içsel bir gerçekliği olan şey olduğunu, duygulamın ise sürekli variyasyon, veya bir gerçeklik derecesinden bir başkasına, bir yetkinlik derecesinden ötekine geçiş olduğunu söylediğimdeyse, artık nominal denen tanımlar alanında değiliz; artık elimizde gerçek bir tanım var. Gerçek bir tanım ise, şeyi tanımlamakla kalmaz, aynı zamanda o şeyin mümkün olduğunu da gösteren bir tanımdır.Burada önemli olan Spinoza’ya göre nasıl ruhsal otomatlar olarak imal edilmiş olduğumuzu görmeniz. Ruhsal otomatlar olarak bizde her zaman birbirini takip eden fikirler var ve bu fikirler silsilesi boyunca eyleme gücümüz ya da varolma kuvvetimiz sürekli olarak, sürekli bir çizgi üzerinde artıyor ve azalıyor ve işte bu da affectus dediğimiz şey. işte bu varolmak dediğimiz şey.Demek ki affectus birinin varolma kuvvetinin sürekli variyasyonudur; bu variyasyon o kişinin sahip olduğu fikirler tarafından belirlendiği ölçüde. Ama bir kez daha, “belirlenmiş” demek variyasyonun o kişinin sahip olduğu fikirlere indirgenebileceği anlamına gelmiyor; çünkü bendeki fikir sonucundan başka hiçbir şeyden başka bir bilgi vermez bana; bana yalnızca biraz önce sahip olduğum bir fikre oranla, şu anda eyleme gücümü arttırmış mıdır, azaltmış mıdır, yalnız bunun bilgisini verir. Ve burada bir karşılaştırma yapmış olmam da söz konusu değildir; kaydırak üzerinde bir hareket, eyleme gücünün düşüşü ya da yükselişi söz konusudur.Sorun yok, soru da yok.&lt;br /&gt;Spinoza Diyor ki:&lt;br /&gt;Spinoza: Hayatın Geometrisi&lt;br /&gt;Ulus Baker&lt;br /&gt;Felsefenin büyük kitaplarının harikulade bir özelliği, hem “sokaktaki insan”ın okuyup anlayabileceği, hem de yalnızca işin “jargonundan” haberdar olan uzmanların, yani felsefecilerin başedebileceği iki ayrı düzlemde yazılmış olmalarıdır. Yayın dünyamıza üçüncü kez sessizce giren Spinoza’nın Ethica’sı işte bu tür kitaplar arasında belki de tarihsel önemi en yüksek olanlardandır. Sokaktaki insanın anlayabilmesi bütün teknik okuma zorluklarına karşı, yalnızca mümkün değil, zorunludur, çünkü orada yalnızca ve yalnızca –herkesin doğal olarak “fikir sahibi” olduğu– “günlük hayattan”, “yaşam pratiğinden”, “tutkulardan”, “imgelemden” ve “bireysel ya da kollektif” yaşamdan bahsediliyor. Buna karşın, ilk bakışta sokaktaki okuyucuyu belki de dehşete düşürebilecek sunuluş biçimi (öklid geometrisi gibi, tanımlar, belitler, önermeler halinde düzenlenmiş “geometrik” bir sunum), sürekli olarak Tanrı’dan, Tözden, Sıfatlardan bahsedilmesi okurun cesaretini kırabilir. Oysa Spinoza’nın resmettiği “hayatın geometrisi”ydi –fikirlerin ve duygulanışların gündelik yaşamımızda olduğu kadar bütün varoluş hallerimizde (en mistik alanlara varıncaya dek) birbirlerini kovalayıp durdukları, birbirlerini etkiledikleri ve belirledikleri. Böyle bir yaşam portresi modern dünyamıza o kadar uygundur ki, Spinoza’yı günümüzün, hatta geleceğimizin filozofu olarak kabul etmek zorunda kalırız. Ve fikirlerin bir örgütlenmesi olarak felsefe geometrik bir yönteme bu yüzden ihtiyaç duyar –fikirlerden yeni fikirlerin türeyişi… Böylece eğer “geometrik sunuş”ta bir aykırılık görünüyorsa çözüm de hazırdır –Spinoza yöntemini ne kadar matematikleştirirse o kadar yetkin bir şekilde günlük bireysel yaşamın içine dalmaktadır…Spinoza, eserinin ilk anlarından itibaren Tanrı’dan, Töz’den, özler dünyasından filan bahsedip durur: ılginçtir, ne kadar Tanrıdan bahsederse çağdaşları ve ardılları tarafından o kadar “tanrıtanımazlıkla” suçlanmaktadır; ruhtan, tinden ne kadar bahsederse, o kadar “maddecilikle” suçlanmaktadır… Spinoza’yı ilk “modern” filozof olarak algılamanın yanlış olabilir, buna karşın ona ilk “laik filozof” diye tanımlayabiliriz: Bahsettiği Tanrı ne uhrevi dinlerin Tanrısıdır ne de sanıldığı gibi, Descartes gibilerine daha uygun düşen “felsefi Tanrı”. Tek bir cümleyle ifade edersek, Spinoza Tanrısı, ezeli-ebedi ve bitimsiz bir üretim kudretidir; her şeyin kendisinden çıkabildiği bir varoluşun sonsuz akışıdır. Spinoza böyle bir Tanrıya mutlak bir ihtiyaç duyar; çünkü dar, sonlu ve belirsiz bir “öznellikle” başlayan bir felsefe (Bacon ile Descartes’ı, bir de Platon, Aristo gibi eskileri kastettiği anlaşılabilir) bize olsa olsa dar ve belirsiz “kavramlar” kazandıracaktır –Tıpkı Rönesans ressamlarının yepyeni biçimleri (çoğul perspektifler), yepyeni renk ve temaları serbest kılmak üzere, insan kalabalıklarının kısıtlı dünyasının “üstünde” yer alan ilahi dünyayı işlemeye girişmelerinde olduğu gibi, Spinoza’nın felsefesinde biçim bulan Tanrı da, kavramların büyük bir güçle fışkıracağı bir kaynak haline gelecektir –bir kavramlar jeneratörü… Dolayısıyla uhrevi dinlerin “kudreti krallarınkine benzetilen” Tanrısı’ndan çok uzaktır –nefret eden, intikamcı, ya da bağışlayıcı, sanki insan tutkularıyla bezenmiş… Bizzat kendisi doğa olduğu için doğal bir zorunlulukla eyler… Ve bu Tanrı, Spinoza bu konuda son derecede açıktır, pekala bilinebilir ve tıpkı bir üçgenin iç açılar toplamının dikaçılı bir üçgene eşit olduğu gibi kesin bir zorunlulukla ıspat edilebilir: Tanrı bir “inanç” ilkesine değil, “bilinebilirlik” ilkesine bağlıdır –kısacası o inanılacak bir merci değil, bilinecek bir varoluştur. Spinoza, yalnız ve yalnız bu açıdan “tanrıtanımaz”dır.-İkinci paradoks da kolayca çözülebilir: Spinoza sürekli olarak ruhtan, bilgiden, zihinden, idealardan bahsedip durmasına karşın maddecilikle suçlanır –çünkü basitçe her türlü düşünmenin ve tinsel olgunun aynı zamanda “bedensel” olduğunu derinden kavramıştır. Bedeni, filozoflara “ne düşündüklerini ve nasıl düşündüklerini” anlamak için bir “model” olarak önermektedir: Spinoza’nın bu çağrısı aslında hem Hıristiyan tipi ahlaka, hem de filozoflara (özellikle Descartes’a) karşı yöneltilmiş inanılmaz güçte bir protesto kılığındadır –insanlar bedenin ruha boyun eğeceği, onun iradesine tabi olacağı yüzlerce değişik ahlak sistemleri geliştirdiler; oysa bir uyurgezerin uyandığı zaman uykusunda ne yaptığını bilemeyişi gibi, bedenlerinin nelere kadir olduğunu bile bilmiyorlar… Ethica’yı çok yönlü bir bir kitap kılan da işte budur: Yalnızca bir ahlak kitabı değil, bir davranışlar bilimi, bir doğa felsefesi, bir siyaset ve bir varlıkbilim kitabı.Beden nasıl bir model olabilir? Spinoza’nın bu modeli sunuşundaki mantık silsilesi o kadar sağlamdır ki, onu takip etmekten başka yapacak bir şey kalmıyor geriye: Bizde bir tarafta dış şeyleri temsil eden, dolayısıyla “nesnel gerçekliğe sahip” fikirler, öte tarafta da bu fikirlerin “belirlediği” “ruhsal haller”, yani “duygular” (affectus) var. Günlük yaşam önce fikirlerin bir akışı, bir kovalamacası, bir çağrışımlar silsilesidir –tıpkı şiir okurken imgelerin birbiri adına ruhumuzu sarması gibi… ıkinci olarak nasıl bir fikirler silsilesi varsa, hayatımız “duyguların” birbirini takip edişiyle, birbirlerini yerlerinden söküp atmasıyla, birbirlerini kovalamalarıyla geçer. Bu durum, hem “sokakta” hem “tarihte” hem de Spinoza’nın Ethica’sının “geometrisinde” eş ölçüde geçerlidir. Ama “duyguları” belirleyecek olan fikirler gökten zembille inmezler –onlarla sokakta karşılaşırız, onlarla kitaplarda karşılaşırız, filmlerde, otobüs duraklarında beklerken, reklam tabelalarını seyrederken karşılaşırız –bu karşılaşmaların “bedensel” karşılaşmalar olmadığını söylemek budalalık değilse nedir?Ancak insanoğlunun “bilinçli” olmasından gelen bir talihsizliği vardır –bilinçli bir varlık olduğunuz için övünmeye erken başlamayın!–; fikirler bizde sıra sıra dizilir, birbirlerini takip ederlerken, onların yalnızca “nesnel gerçekliğe” sahip olmakla kalmadıklarını, Spinoza’nın deyişiyle, “fikirlerin de fikirleri” her zaman oluşturulabileceği için, “içsel bir gerçekliğe” de sahip olduklarını unutmamak gerekir. Nedir bu “içsel gerçeklik”? Bu demektir ki, her fikir aynı zamanda bir “şeydir” ve her şey gibi, şu ya da bu oranda “gerçekliğe”, yani “kudrete” sahiptir. Spinoza’nın en özgün düşüncelerinden biriyle karşı karşıyayız: Sözgelimi Tanrı fikri, bizzat kendi başına, zihnimizde sonlu bir şeyin fikrinden, bir “örümcek” fikrinden sonsuzca daha fazla “yer kaplar”. Yani ondan sonsuzca daha güçlüdür. Ondan sonsuzca daha yüksek bir gerçekliği vardır.Bu zor dönemeci almalıyız; çünkü Spinoza’nın anahtarı buradadır: Fikirlerin “farklı gerçeklik derecelerine” sahip olmaları, belirledikleri “duyguların” (affectus) da farklı derecelere tekabül etmesine yol açar. Caddedeki kalabalık içinde, epey önce bozuştuğunuz eski sevgilinizin dalgalı saçları bir anda yine yakaladı sizi –eski sevgilinizin fikri, çağrıştırdığı, hafızanıza ait bir dizi fikirle birlikte, sizde bir ruh hali belirlemeden edemez: Bir “duygu” –nefret, içerleme, gocunma… hüzün… Ya da hayır, bunlar “duygu” filan değil, “tutku halleridir” –sevgi, nefret, haset, içerleme, hepsi bedeninizin başına gelen, ürperten ya da gıdıklayan heyecanlardır. Spinoza diyecektir ki, unutmayalım, “bedensel karşılaşmalar”, dolayısıyla fikirler hep birbirlerini takip ettiklerine göre, belirledikleri duygular da birbirlerini takip edeceklerdir: Duygular her zaman, bir değişmeler dizisi içinde yaşanırlar. Eski sevgilinizden artık uzaklaştınız, sevdiğiniz bir dost, ona tekabül eden bir heyecan –neşe, sevinç… Hayat böyledir, başka türlü değil: Duygular anlık haller değildirler –Spinoza’nın deyişiyle “varolma kudretimizdeki” artış ya da azalışlardır duygular. Ve biz, kendimizi sokakların tesadüfi keyfine attığımızda, Simmel’in “metropoliten” insanı gibi, sürekli bir “değişiklikler zinciri” içinde yaşamaya mahküm görünüyoruz: Neşe-hüzün-keder-sevinç-hoşlanma-gıdıklanma… Sevinç ile Kederi Spinoza bütün öteki duyguları türeteceği iki temel kutup olarak çekip alır böylece –insanoğlu, yaşamın her düzleminde, birey ya da grup halinde bu iki duygu arasında savrulup durur bir haldedir: Dinlerin Tanrısı öksüz bırakmıştır onu.Yine de böyle umut kırıcı bir mahkumiyetten çıkış olanağı vardır: Hiç değilse sahip olduğumuz “fikirlerin” duygularımızın akışını, dolayısıyla varoluş kudretimizdeki yükseliş ve alçalışları belirleyebileceğinin farkındayız. Spinoza’nın aslında hiç bir “ahlak”a, hiç bir “törebilim”e sahip olmadığının kanıtı da burada: Her şey “bedenimize ve düşüncemize” uygun gelen “karşılaşmalar” örgütleyebilme işidir. Çünkü aslında “duygulanışlarından başka hiç bir şeyle” tanıyamadığımız bedenimiz, karmaşık yapısı nedeniyle birden fazla yoldan “etkilenebilme”, yani “duygulanabilme” kapasitesine sahiptir. işte Spinoza’nın ahlakı: Tek boyutlu insandan dışarıya çıkış –Simmel’in modern kentlisinin hep maruz kaldığı “yalnızca tek bir türden uyaranlar bombardımanı”nı geriye itmek, inzivaya çekilmek ya da lanetlemek filan değil, uyaranlardan mümkün olduğunca fazla yollardan ve tarzlardan etkilenmeyi başarmak. Etik, iyi karşılaşmalar örgütlemektir.Mümkün olduğu kadar fazla yollardan sevinç türetmek formülü böylece yerine oturmaktadır. Peki bunun yolu nedir? Spinoza, açıkçası başlangıçta umutsuz gibidir. Biz, sonlu varlıklar olarak, doğru zamanda doğru yerlerde kolay kolay olamayız: Karşılaşmalarımız ya edilginlik hallerimizdir (tutkular=passio) ya da tümüyle tesadüflere kalmış budalalıklarımız. Üstelik siyasal rejimlerimiz de, şöyle bir tarihe göz attığımızda, iyi ve mutlu karşılaşmalara olanak sağlama konusunda pek cömert değillerdir. Tam aksine, tiranlıklar ve dinsel-teokratik rejimler, bendelerinde mümkün olduğunca “kederli” duygular uyandırmak zorundadırlar. Tractatus Theologicus Politicus kitabının ana programı bu hali aydınlatmaktır: Rahip ile despot, elbirliği içinde, kederli duygular ekip dururlar –”korku”, “nefret”, ama aynı zamanda “umut”, “güven”, “imrenme”… Hiçbir siyasal iktidar yalnızca şiddet, baskı ve korku üzerinde varlığını sürdüremeyeceği için, “umut” ve “güven” duygularına da başvurmak zorundadır. ışte bu yüzden, Spinoza, bütün filozofların aksine ilk “demokrat” filozof olmuştur.Spinoza, böyle bir düşünce çizgisi üzerinde, “bilgiyi” tam bir “olumlu duygu”ya dönüştürmeye çabalamaktadır –fikirlerimiz, duygusal hallerimizi onayladıkları gibi, onları üretebilme yeteneğine de sahip oldukları ölçüde, “edilginlik” hallerimiz olan bazı tutkular belli bir oranda güçlenmemiz ve sevinçli tutkulara geçebilmemiz için bir araç olabilirler. öncelikle, bizde üç tür fikir bulunduğunu anımsamak gerekir –birincisi “etkilenme fikirleridir”, ikincileri “mefhumlardır”, üçüncüler ise “özlerin fikirleridir”. Birinciler bizde hep vardır, ikincilere kısmen ve bazı hallerde sahip oluruz, üçüncüler ise, doğru dürüst “felsefe yapmadıkça” çok zordurlar. Kurtuluş, yükselme, ya da “çıkış” hep mahküm göründüğümüz “birinci tür” fikirlerden ikincilere ve üçüncülere doğru hareketimizdir: Ama olağan insanlık halindeki “yükselip alçalmalarla” ve savrulmalarla belirlenmiş fikirler ve duygular sıralanışı insanı hep “etkilenme fikirleri”nin dünyasına kapatmaktadır –Spinoza’nın “affectio”su… Bu, kısaca söylemek gerekirse, “bedenin belli bir şeyden etkilenmesi” demektir: Güneş ışınları bedenimde gezinirler… Ve izlerini bırakırlar. Bu noktada önemli olan, bu türden fikirlere sahip olduğum ölçekte ve sürece, onları bedenimde “izler” halinde barındırmayı sürdürmem ve bu “etkilenmelerin” nedenlerinden asla haberdar olmamamdır. Bedenim, duyuların etkilenmiştir ama neyin tarafından, hangi yollardan etkilendiklerinin fikri elimde değildir –güneş kili katılaştırır, mumu ise eritir… Bunlar bile “etkilenme fikirleri” olmakla kalırlar. Bu, gündelik hayata aktarıldığında yalnızca şu anlama gelir –”etkilenme fikirlerinin” etkisi altında kalmakla sınırlandığım ölçüde “karşılaşmaların tesadüfüne bırakılmış” halde yaşarım. Bedenim çeşitli şeyler tarafından çeşitli yollardan etkilenip durur; ama ne yazık ki hiç bir şey elimde değildir –ve yine ne yazık ki, insanların büyük bir bölümü, böyle yaşamayı sürdürür.Sihirli yükseliş “beden nedir peki?” sorusunun sorulduğu andan itibaren başlayacaktır. Spinoza beden sorusunu hep “güç” ve “kudret” terimleri içinde düşünmeye eğilimlidir –bir beden neler yapmaya muktedirdir? Bir bedeni anlamak demek, onun başka bedenlerle içine gireceği temasları ve karşılaşmaları kavrayabilmek demektir –beden kudreti sorusu, bizi böylece Spinoza’nın temel programının en önemli çizgisine taşıyacaktır: Güce dair hukuksal biçimin derin eleştirisi. Blyenbergh adlı, sıkı Hıristiyan ve gençten bir mektup arkadaşı bir ara Spinoza’yı şu sorularıyla bunaltmaya girişir: Bayım sizin felsefenizde “kötülüğün” yeri nerede? Tanrının buyruğunca yasaklanan, “günah” olan, ve Adem’in “düşüşüne” (cennetten kovuluşuna) götüren “kötülük” hani? Spinoza önce işi saflığa vurur: Kötülük yalnızca bir bedenin karakteristik birleşimini, organizmasının düzenini dağıtan veya zarar veren bir karşılaşmadan ibarettir. Tanrının gözünden bakıldığında da böyle bir şey asla kötü filan değildir. Spinoza “skandalı” başlamıştır. Blyenbergh ısrar eder: Bayım, siz şeytanın ta kendisisiniz! Tanrının ahlaki yasağı ve cezası sizin felsefe sisteminizin neresinde duruyor? Spinoza bu soruyu, biraz sabırla ve neşeli bir “Ademin düşüşü” öyküsüyle yanıtlar –tabii kendi yöntemince: Sürekli olarak Adem’e elmayı yemesini yasaklayan Tanrı örneğini önüme sürüp duruyorsun. Üstelik bunu bir ahlak yasası olarak kabul ediyorsun. Ama bu iş hiç de bildiğin gibi olmadı. Tanrı Adem’e yalnızca elmayı yerse zehirleneceğini, başka bir deyişle elmayla karşılaşmanın Adem’in bedeninin karakteristik bileşimini bozacağını anlattı. Elma senin için zehirdir. Ama Adem, Hıristiyanların inandığının aksine “ilk insan” olduğu ölçüde hiç de anlayışlı ve yetkin biri değildir –eğer elmayı yediyse bu Tanrının buyruğuna boyun eğmediği ve günah işlediği anlamına gelmez. Olsa olsa elmanın kendi bedeninin içsel düzenini bozacağı konusunda hiç bir gerçek bilgiye sahip olmadığı, kısacası ne kendi bedenini ne de elmayı, ayrıca kendi bedeniyle elmanın karşılaşmasıyla neler olacağını hiç mi hiç bilmediği anlamına gelir.Böylece her şey, bedenin gücünün nelere muktedir olduğunun bilgisine nasıl sahip olunabileceği tartışmasına bağlanacaktır. Bir beden, sonsuz bir derecelenme üzerinde belli bir kudret derecesinden başka bir şey değildir. Ve kudreti “hukuksal olarak”, yani Tanrı’nın “yasaklama” iktidarı terimleriyle ele almaya kalkışmak tam bir felaket olmuştur: Spinoza’nın kitabının birinci bölümü bu felaketi anlatır –insanlar, Tanrının ve kendilerinin bilgisine asla sahip olmadıkları ölçüde onun kudretini (sonsuz bir yapıp etme kudretidir bu) kralların kudretiyle karıştırırlar –Tanrıya beşeri özellikleri mal ederek onun sonsuz “sıfatlarını” birer “karaktere”, “kişisel özelliklere” tercüme ederler. Spinoza’nın birinci kitabının stratejisi, dinler tarihine yönelik en etkili saldırıyı hazırlar –Tanrının “bir” olması, “bağışlayıcılığı”, “yargılayıcılığı”, vesaire, bütün bunlar “sıfat” filan değil, Tanrı açısından hiçbir karşılığı olmayan beşeri atıflardır (propria).Blyenbergh ise hala ısrarcıdır –peki annemi öldürmem ahlaki bakımdan toptan anlamsız mıdır? Kötülük nerede? ıki eleştirisi vardır Spinoza’ya: Tasvir ettiğiniz doğa sürekli bir birleşme ve bozulma halinden oluşan bir kaosa benzemiyor mu? Düzen nerede? Spinoza nazikçe cevaplar: Doğanın tümü açısından bakıldığında her şey bileşmedir ve bozulma, dağılma diye bir şey yoktur –yalnız bizim anlayış gücümüz açısından bakıldığında “bozulmadan”, “dağılmadan” bahsedebilirsiniz. Bu açıklama Blyenbergh’e bir soru şansı daha verecektir: Anlaşıldığı kadarıyla bütün ahlaki meseleyi belli bir kudret derecesi olan “ben”in ilişkilerine uyan, hoşuna giden ile gitmeyen arasındaki farklılık üzerine kuruyorsunuz –yani bir “öznellik”… Ve bu öznellik açısından kusur ile erdemi ayırdeden şeyin ne olduğu felsefenizde tümüyle eksik –kusur ile erdem, sisteminizde yalnızca bir hoşlanma meselesi halinde…Spinoza’nın Blyenbergh’e verdiği cevap, işte, bütün felsefesinin özünü dışa vurmaktadır: Tamam, der, Neron’un annesini öldürmesi bir erdemsizliktir. Ama insanlar aynı şeyi, annesini “bedeninin aynı hareketiyle” yani bir hançeri tutup bir bedene daldırma hareketiyle öldüren Orestes için neden söylemiyorlar? Doğa ve Tanrı açısından bakıldığında, Neron’un annesini öldürüşündeki “olumlu unsur” (şimdilik bekleyin!) bunun bir suç olmadığını gösterir. Spinoza bu garip metinde ne demek istemektedir? Orestes de “aynı niyetle” annesini öldürmüştü. Neron’un cinayetini bir “suç” haline getiren tek özellik, bunu yaparken dışarıya “hayırsız, boyuneğmez ve hırçın” bir evlat olarak “görünmesidir”. Spinoza bu kadar “hırçın” ve “zalim” olabilir mi? Meselenin aslı, Spinoza’nın “imgeler kuramı”nda yatmaktadır. Buna göre, Neron’un cinayetindeki “olumlu unsur”, onun bedeninin “gücü dahilindedir” ve tümüyle “meşrudur”. Doğanın bahşettiği en yüksek hakla yapılmıştır. Olumsuz tek unsur (erdemsizlik işte budur), onun, bu eylemi gerçekleştirirken ürettiği bir imgenin varoluşu ve bu imgenin “annesinin ölümünün imgesi”, yani “iç düzeni dağıtılan ve bozulan” bir bedenin imgesi oluşudur. Bu eylemiyle Neron, “kendi açısından” kötü bir imge tarafından etkilenmiştir –”karakteristik ilişkileri çözülen annesinin bedeni.” Başka bir deyişle, kendisinin “yapıp etme güçleri” azalmış –kederli bir duyguyla (nefret, öç vesaire) etkilenmiştir. Babasının katili anası Klytemnaistra’yı aynı beden hareketiyle öldüren Orestes’in durumu ise tümüyle farklıdır. Toplumsal ahlak bu işi meşru bir “öç” olarak kabul etse de, Etik açısından bakıldığında olayın bütün görünüşü değişecektir –Orestes, annesini öldürürken, kendi karakteristik ilişkilerini annesinin ölümünün imgesiyle değil, babasının yaşamının imgesiyle birleştirmektedir. Alınan bir öç yoktur –babasıyla güçlerinin bir birleştirilmesi vardır.Bununla, Spinoza’nın Ethica’sının ana formülüne erişiyoruz: Tutkularla gerçekleştirilebilen her şey akılla da gerçekleştirilebilir. Elbette kurulu siyasal rejimler, din ve ahlak sistemleri aklın herkes tarafından serbestçe kullanılmasına kolay kolay rıza göstermezler. Ethica’nın “siyasal” yönü böylece mutlak bir “eleştiri” hareketi olarak belirecektir –hukuksal biçimlerin eleştirisi, despotizmin eleştirisi, ama en önemlisi “ideolojinin eleştirisi”.Bütün bu eleştiri uğrakları, Spinoza’nın eserinin içine stratejik takımadalar halinde yayılmış görünüyorlar –hukuksal biçimi altında iktidar, aklın icra edilişinin önünde en büyük engeldir. Gerçek yapıp etme kudretini (potentia) keyfi bir “yetke” diline tercüme ederek (potestas) iktidarını oluşturur. öyleyse siyaset olarak etiğin tek amacı, insanların yapıp etme ve özgürleşme kudretlerini serbest bırakacak siyasal tarzlar arayışını yeğinleştirmektir. Despotizm ise yalnızca modern iktidar yapıları içinde değil (orada artık pek bir şansı yoktur), pekala “özgürlük” yanılsamalarının temel etki alanlarını oluşturan cemaat tarzları içinde mayalanabilir –dinsel cemaatların “totaliter” yükselişleri bunun çağdaş örneğidir. Spinozacılık temel toplumsallaşma tarzları arasında yalnızca tek bir tanesini “özgür” bir ilişki tarzına dayalı olarak ayırdeder –fiziksel ve duygusal “mecburiyetler” aygıtına dayalı aile değil; “komşuluğa dayalı” mecburiyetlerin yönlendirdiği “cemaat” değil, ticari-üretimsel mecburiyetlere dayalı “tecimsel ortaklık” değil, “ideolojik güçsüzlüğün” yarattığı gevşek toplumsal dokulara dayalı “sivil toplum” değil, hepsini tek bir siyasal erk düzlemi üzerinde yankılayan Devlet de değil– en az iki insan arasında mümkün olan tek “özgür” ilişki “dostluk” ve “paylaşımdır”. Anlayış gücümüzün tamirinin çok acil bir zorunluluk haline geldiği bir çağda, toplumsal-siyasal sarsıntıların acısının en fazla yaşandığı dönemlerden birinde yaşadığımız sırada Spinoza’nın eseri “geleceğin felsefesi” olma özelliğini bir kez daha hissettiriyor. Spinozacılık, bir zamanlar Hegel’in söylediği gibi yalnızca “felsefeci olmanın zorunlu başlangıcı” olmakla kalmaz, dünyanın hep değişikliğe uğramaya aday görünümleri içinde “paylaşım”ın insanların mücadelesi yoluyla bir toplumsal düzen olarak ortaklaşa inşa edilişinin düşünsel araçlarından biri haline gelir. Mutluluk erdemin ödülü değildir, kendisidir.&lt;br /&gt;          &lt;br /&gt;                                         SPİNOZANIN TAOSU VE UYUM İDEASI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;              Goethe, Hegel, Nietzsche, Marx, Freud, Einstein ve daha nice büyük düşünür, Spinoza’nın etkisinin açıkça görüldüğü yapıt ve kuramlarıyla, dünyaya bakışımızı değiştirdiler. “Spinoza’nın Tao’su “  Spinoza düşüncesinin, Budacılık ve Taoculuk gibi, bir iyi yaşama arayışı, bir iç özgürlük yolu olduğunu gösteriyor.&lt;br /&gt;            Her filozofun kendi felsefesi dışında bir de Ethica felsefesi olduğu söylenir; Deleuze Ethica’yı bir sevinç etiği olarak, eşsiz bir özgürleşme girişimi olarak okur.&lt;br /&gt;           Spinoza hayatını mutluluk arayışlarına adamış bir filozof. Bir toplumla beraber olarak özgürleşme girişimi.&lt;br /&gt;           Yalnız Spinoza kadınları niteliksiz olarak değerlendiriyor. Erkek egemen olur ve sonunda uyum olur diyor benim projemde bahsettiğim uyum ideası bu değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Gülperi Akçabay.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-6551713876348315509?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/6551713876348315509'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/6551713876348315509'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/11/spinoza-17.html' title=''/><author><name>gulperi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17418721451872428537</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-6927973153403597420</id><published>2007-11-24T01:06:00.000+02:00</published><updated>2007-11-24T01:07:21.286+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>Nankör kadınlar&lt;br /&gt;Elif Şafak 8 Mart Kadınlar Günü için yazdı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NTV-MSNBC&lt;br /&gt;Güncelleme: 17:55 TSI 08 Mart 2007 Perşembe&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İSTANBUL - Yazar Elif Şafak, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle NTVMSNBC okurları için Türkiye’nin “nankör” kadınlarını kaleme aldı.&lt;br /&gt;Haberin devamı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşçi ya da köylü kadınlar için durum farklı olabilir, hadi onu anlarım, ama bugün büyük şehirlerde yaşayan modern Türk kadınlarının tutup da kadınların ezildiğinden filan söz etmesi düpedüz şımarıklıktır,” dediğine kulak misafiri oldum arkamda oturan takım kravat bir erkeğin Taksim-Kadıköy minibüs hattında. Adam yanında oturan kız arkadaşının ses çıkarmamasından cesaret almışçasına, devam etti bodosloma: “Hepimizi parmağınızda oynatıyorsunuz aslında. Ne kadar çift tanıyorsam kadın hakim, erkek pasif, kaprislerle kumpaslarla bir bakıyorum sonunda hep kadının dediği oluyor. Bir de üste çıkıp eziliyoruz filan diye şikayet etmeyin artık. Şehirli kadının feminist olması nankörlükten başka bir şey değil...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pürdikkat kesilip, adamın yanındaki genç kadının bu iddiaya vereceği cevabı bekliyorum. Nasıl karşılayacak acaba hemcinsim bu genellemeleri? Adam ile kadın tesadüfen aynı minübüse düşen iki arkadaş mı yoksa aralarında bir gönül ilişkisi var mı bilmiyorum, dönüp de bakamadığımdan tahmin dahi yürütemiyorum. Ama herhalde bu laflardan sonra kadın adama kızmıştır.... kızacaktır.... mıdır....? Kadınların erkekleri parmaklarında oynattılarına inanan bir erkeğe tepki mi duyar kadınlar ilgi mi? Ben “tepki” şıkkını işaretlediğim için benzer bir davranış bekliyorum hemcinsimden. Ama o konuşmak yerine gülüyor sadece. Merak ediyorum, inanıyor mu bu laflara? Hakikaten orta ve üst sınıf şehirli Türk kadınlarının değil ezilmek, bizzat erkekleri ezdiklerine inanıyor mu yoksa nezaketinden mi sessizliği? Dönüp soracağım, ayıp olacak. Minibüs şöförü ya da öteki yolcular lafa karışsalar da anlasak kadının cevabını diye umutlanıyorum içimden. “Ezilen tek bir kadın var: alt sınıf kadını. O da çalışmaktan şikayet etmeye fırsat bulamaz. Devamlı şikayet eden diğer kadınlar ise aslında ezilmeyenler.” Gene çıt yok arkamdaki kadından. En nihayetinde takım kravat adamla sessiz kadın benden evvel iniyorlar. Kalıyorum geride, bana armağan ettikleri sorularla başbaşa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep bir “şükür borcu” var adeta şehirli Türk kadınlarının. “Atatürk bize haklarımızı vermese biz de Arap kadınları gibi bedbaht olurduk,” derdi annem hep beni yetiştirirken. “Sakın unutma bu mukayeseyi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de pek çok Türk kadını gibi, hem Atatürk’e hem de Cumhuriyet devlet erkanına, biz kadınlara verilen haklardan dolayı bir çeşit şükran borcuyla büyüdüm. Türkiye’nin, diğer Müslüman ülkelerden farklı olarak kadınlara her türlü hakkı ve özgürlüğü gayet erken bir dönemde tanıyıp bu meseleleri çoktan aşan bir ülke olduğu kanısıyla. “Haklarım bana verildi” demekle “haklarımızı biz kadınlar kendimiz kazandık” demek arasında büyük fark var. Birinde “başkasına minnet”, ötekinde “kendine güven” ağır basıyor. Birinde devlet, berikinde sivil toplum öne çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyetin kadınlara getirdiği muazzam kazanımlardan etkilenmemek mümkün değil, ama bu, bugün içinde yaşadığımız kültürün ataerkil olduğunu görmeye engel de değil. Minnet duygusuyla büyüyen Türk kadınları için bu memleketin aslında nasıl da erkek egemen bir kültüre yaslandığını, bunun tek tek kişiler değil sistem sorunu olduğunu keşfetmek başlı başına bir varoluşsal sıçrama. Türkiye’de cinsel tabuları konuşmak siyasi tabuları konuşmaktan daha zor. Er ya da geç hepimiz yapıyoruz bu keşfi. Bir kere de değil, defalarca. Bir de bakıyorsunuz ki dışarıdan o çok cilalı pek modern görünen yapı, altını azıcık kazıyınca, son derece ataerkil. Sadece -miş gibi yapıyor. Ataerkil değilmiş gibi. Zaten meselenin kafa karıştıran kısmı da burası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye ne gelişmiş Batı toplumları gibi ataerkilliği sorgulayan ve sürekli aşmaya gayret eden, ne de Orta Doğu toplumları gibi ataerkilliğiyle son derece barışık bir yapı arz ediyor. Amerika’da, Avrupa’da okullarda, iş yerlerinde, hatta televizyon kanallarında, popüler kültür araçlarında yaygın bir “feminist bilinç” var. Kadınların sadece dayakla kötekle ya da yasalarla yasaklarla değil, ekseriya soyut öğretilerle, ezberlenmiş kalıplarla, önyargılarla ve kallavi genellemelerle kıstırıldıklarını bilen bir bilinç. Ataerkillik dendiğinde kaba kuvvet değil, hayatın her alanına nüfuz eden ayrımcılığı anlayan ve bunu değiştirmeye uğraşan bir bilinç. Bu yüzden bu tür gelişmiş ülkelerde aklı başında kimse çıkıp da “kadınlar ezilmiyor ki kardeşim, nankör valla bunlar” demiyor. Dünyanın geri kalan birçok yerinde ise ataerkillik o kadar somut ve görünür bir hal taşıyor ki, buralarda da kimse çıkıp da benzer bir laf etmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ya Türkiye’de? Ne tam Batılı ne tam Doğulu olan Türkiye’de ne “feminist bilinç” var ne “kaba ataerkilik”. Her konuda karmaşayı ve sentezleri severiz ya, bu konuda da farklı değil. Hem ataerkiliz, sapına kadar, katman katman, doku doku, hem de hadi canım ne alaka aştık biz bunları hiç de ataerkil değilmiş gibi yapabiliriz. Hatta buna kendimizi inandırabiliriz. İnandığımız için de cinsel tabularımızı, cinsiyet ideolojimizi, ayrımcılıkları, ataerkilliği sorgulama gereği duymayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzdendir ki şehirli Türk kadınları bir açmaz içinde. Sağımız, solumuz, önümüz, arkamız kuşatılmış aynı nakaratla: şükret Türk kadını, şükret ki Arap ülkelerinde doğmadın, şükret ki hakların sana verildi, şükret ki şehirli ve modernsin, şükret ki parmağında oynatırsın kocanı istesen pekala idare edersin canım herifi....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu şükür faslını bir geçebilsek, ancak o zaman görebileceğiz aslında ne kadar erkek egemen bir sistemle yetiştirildiğimizi, bunu içselleştirdiğimizi, sorgulamamız gereken ne çok şey olduğunu. Ancak o zaman görebiliriz ataerkilliğin kadınlar kadar erkekleri de kuşattığını, kuruttuğunu, mutsuz ettiğini ve ancak bunu dönüştürdüğümüz takdirde kendi çocuklarımız için, kendi kız ve erkek çocuklarımız için daha iyi bir gelecek bırakabileceğimizi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ELİF ŞAFAK&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-6927973153403597420?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/6927973153403597420'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/6927973153403597420'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/11/nankr-kadnlar-elif-afak-8-mart-kadnlar.html' title=''/><author><name>gürcan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09911695052133580589</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-6378512383759959642</id><published>2007-11-23T17:01:00.000+02:00</published><updated>2007-11-23T17:04:28.339+02:00</updated><title type='text'>seminer metinleri uzerine makale</title><content type='html'>ESKISEHIR’DEKI KADIN DERNEKLERININ HAK MUCADELESINI BELIRLEYEN BAGLAMLAR:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; ‘Hak kavramı kadınlar açısından neden sorunludur?’, sorusuna yanıt vermek için bu sorunlu durumu yaratan bağlamlar üzerinde konuşmak yararlı olur düşüncesindeyim. Diğer hak mücadeleleri gibi, kadın hakları mücadalesi de, ancak sorunu yaşayanlar tarafından somut olarak tanımlanıp talep edildikçe algılanabilir ve anlaşılabilir hale geliyor. Bu nedenle, genel olarak ‘insan hakları’ kavramından, otomatik olarak kadın haklarının ne olduğunu anlama mümkün olmuyor ve kadın hakları hareketinin ideolojik/politik tartışma hatlarını izlemek gerekli oluyor.&lt;br /&gt;Modern toplumların cinsiyet eşitsizliği dokusu: Özel-kamusal alan ayrımı&lt;br /&gt;Modernliği toprağa bağımlı üretimden kurtulup endüstriyel üretime geçişle, birbirine yabancı insanların kentsel mekanlarda, çok sayılar halinde birlikte yaşamasının yol açtığı bir toplumsallık olarak tanımlayalım. Bu anlamda modern toplumların ortaya çıkması ile oluşan devlet-toplum, ekonomi-siyaset gibi modern toplumlara özgü temel ayrımlardan biri de özel alan-kamusal alan ayrımıdır. Bu tür ayrımlar modern toplumlarda üretim alanının devletin, hanenin ve bireysel yaşam dışında, daha farklı kurallarla yürüyen bir alan olarak var olması iradesinden türemiştir. Bu bağlamda özel alan da, genel olarak üretimin, toplumsal ilişkilerin, devletin müdahale alanının dışında olması gerektiği düşünülen duygusallığın, cinselliğin ve karşılıksız sevgi ve bakım ilişkilerinin alanı olarak tahayyül edilmiştir. Modernlik, çatışan çıkarların, rekabetin ve tartışmalı uzlaşmanın yaşandığı toplumsal alanı ‘kamu’  olarak tanımlıyor ve bireylerin dokunulamaz ve devredilemez haklarını bu alandaki ilişkilerin düzenleyici ilkeleri arasında öngörüyor. Benzer bir haklar alanı özel alanda, yani ailede, kuşaklar ve cinsler arası ilişkilerde ise öngörülmemiş. Bu nedenle, özel alanda bireylerin korunması gereken hakları olduğu fikri moderlik düşüncesine yabancıdır. Ancak, insan hakları kavramının zaman içinde, siyasal mücadelelere paralel olarak yaşadığı değişim bağlamında ‘özel alan’da yaşanan hak ihlalleri de tartışılabilir hale gelmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal yaşamın özel-kamusal diye ayrılması ve özel alanın düzenlenmesinden kadınların sorumlu olması modern toplumların temelinde yatan ve esas olarak cinsiyet rejimine dayalı bir işbölümü türüdür. Örneğin, aile içinde kadın emeğinin bakım, yetiştirme, besleme gibi işleri yaptığı ve bunların bir hak-karşılık bağlamında değil, sadece sevgi-minnet olarak ele alındığı bilinen bir gerçektir. Aynı emeğin aile ilişkileri dışında, piyasada karşılığı olan bir emek türü olarak, toplu pazarlık, ücret hakları ve sosyal güvenlik gibi kamusal/siyasal  talepler olarak algılandığı da malumdur. Bir erkek ve bir kadından oluşan ve kendi kanından çocukları yetiştirme sorumluluğu yüklenen modern aile, bireylerin kişisel yaşamlarına devlet otoritesinin karıştırmaması adına, haklar-özgürlükler bağlamının dışında tutulmaya çalışılmıştır. Modern erkek egemenliğinin temeli olan bu toplumsal düzenleme, aile içinde bireysel dokunulmazlık sınırını aşan ihlaller ve özellikle de şiddet karşısında kadınların ( bu arada elbette çocukların da) haklarını muğlak ve tanımsız bırakmıştır. Bu nedenle, hala, kadınların aile içindeki karşılıksız emeği, evlilik ilişkilerinin bağlamı dışında, herhangi bir ‘hak’ tanımı ile ilişkilendirilememektedir. Aile içindeki kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi için hakların tanımını genişletme veya yeniden tanımlama ise, bilindiği üzere, kadın hareketlerinin büyük mücadelelerine rağmen hala çok sorunlu olmaya devam ediyor. Kadınların doğurganlıklarının düzenlenmesi veya eşcinsel insanların evliliği gibi mesleler ise tam tersi bir bağlama sokularak, kamusal düzen ve ahlak ile ilişkilendiriliyor ve kadınlara ve eşcinsellere kendi yaşamları ve bedenleri hakkında, diğer insanlara (erkeklere) tanınan haklar tanınmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye cinsiyet rejimi: Kadın hakları devletin rejimi meselelerine gömülüdür.&lt;br /&gt;Türkiye’nin yakın tarihinin oluşumunda modernleşme ve Batılılaşma düşüncesinin önemi herkesce malumdur. Türk modernleşme hareketi kendi hedefini ‘muasır medeniyet’ olarak saptarken, içinde bulunduğu bağlam da Doğu-Batı olarak ayrıştırılmış bir dünyanın ideolojik haritalaması üzerine oturuyordu. Doğu-Batı ideolojik ayrımı, bilindiği üzere, bir yanda bilim, uygarlık, akıl/rasyonalite, gelişme diğer yanda mistiklik, gizemli insan ilişkileri, duygusal derinlik, barbar otorite, disipline edilmemiş cinsellik gibi anlamların ayrışması ile paralel gidiyordu. Bu ayrımların metaforik anlatımları cinsiyetlendirilmiş içeriklerdi; Doğu’nun efemine erkekliği/oryantal dişilliği ile Batı’nın beyaz erkek üstünlüğü/özgür kadını eşleşerek bütünleşiyor ve aynı ideolojik algılamanın tarzları haline geliyordu. Bu tür ‘Batı odaklı’ ideolojik koşullamalara karşı çıkmaya çalışan Doğu milliyetçilikleri ise kendilerini Batı’nın ‘eril’ bilim ve teknolojisi ile uyuşabilecekleri, ama kendi(yerli) kültürlerini- özellikle aile yapılarını- korumaları ile modernleşebilecekleri iddialarıyla ortaya çıkıyorlardı. Doğu tipi milliyetçilik hareketleri  egemenliğinde gelişen modernleşme süreçlerine tipik bir örnek olan Türk modernleşmesinin, Batı’nın dokunulmaz haklara sahip birey olma anlayışına hep mesefeli durduğu; onun yerine, toplumun temeli olarak  ‘milli kültüre dayalı Türk ailesi’ni savunduğu malumdur. Bu ideolojik karşı-konumlanışın odak noktasında kadınların cinsel denetimine yönelik ‘namus’ anlayışı vardır ve bu özellik Türkiye’de kadın haklarını, kendi bağlamına özgü bir tarzda, sorunlu kılar. ‘ailenin namusu’adı altında kadınların denetlenmesi ve baskı altında tutulması karşı konulması çok zor ‘kültürel özgünlük’ meselesi haline dönüşür. Bunun gündelik yaşamdaki karşılığı, toplumun modernleşmesine ‘evet’ ama ailenin ve kadınların modernleşmesine ‘hayır’ demektir. Bu nedenle kadınların ‘birey/insan’ olarak tanımlanmaları ve temel insan hakları ile ilişkilendirilmeleri Türk milliyetçiliği/ modernleşmeciliği tarafından her zaman bazı kayıtlar ve sınırlar ile savunulmuştur. Kadın hakları  sorunu bu nedenle Türkiye’de modernleşme ve Batılılaşma sürecinde ne kadar Batı’ya gidilecek ve ne kadar mesafede durulacak meselesinin içine gömülüdür ve ‘Batı-karşısındaki kendi kimliğimiz’in göstergeleri arasında baş sırada durur. Türkiye’de kadın haklarını savunmak, bu nedenle, kadınları ‘aile kurumu’ içinden çekip çıkarmaya ve birey olarak kabul ettirebilme becerisine paralel olarak gelişmiştir. Yakın zamanlara kadar kadınlara yönelik insan hakları ihlallerinin, örneğin, kadınlara karşı tecavüzlerin, Türk Ceza Yasası tarafından aileye karşı işlenmiş suçlar olarak algılanma nedeni de buymuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer bir bağlam, laikleşme, gelenksel olanın ve dinin meşruiyet alanı ile ilgili tartışmalarda  da söz konusudur. Türkiye’de siyasal rejimin kendini cumhuriyet ve modernlik bağlamındaki tanımlaması, geleneksel olanın dinsel temelli otoritesine karşı olmakla belirlenir. Bunun en önemli hedefi dinin kamusal/siyasal alandaki egemenliğini devlet denetimi altında tutabilme çabasıdır. Devlet ile dinin arasındaki, bu kurumsal, sınıfsal ve bürokratik araçlarla yürütülegelen bu tür egemenlik mücadelesi çoğu zaman aile ile ilgili çatışan modeller, kadın hakları ile ilgili zıt düzenlemeler üzerinden yürümektedir. Evlenme/boşanma ile ilgili haklar, kız çocuklarının miras hakkı, kadınların başlarını örtme-örtmeme meselesi bu bağlamda siyasal rejim ile ilişkili kadın haklarına  doğrudan örneklerdir. Eski ve yeni egemenlik anlayışlarını temsil eden devlet ve din temelli kurumların arasındaki mücadelenin temsil alanı olarak kadınların nasıl yaşaması gerektiği meselesi, kadın haklarını bir tür siyasal rejim meselesi haline dönüştürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimlik politikalarının kadınların farklılığı üzerinden kültürel/etnik hakların temsili ve kadın haklarının sınırları&lt;br /&gt;Ulus-devletlerin krizi olarak adlandırılan tartışmalar bağlamında, ulusun eşit vatandaşları olarak mevcut ‘siyasal sisteme’ katılımı sağlanamamış ulusal azınlıkların, göçmenlerin, etnik cemaatlerin, yerel kültür gruplarının  tanınması ve kültürel haklarının garanti altına alınması olarak tanımlayabileceğimiz ‘kimlik politikaları’nın son yıllarda ciddi bir ivme kazandığı bilinen bir gerçekliktir. Kimlik politikaları yoluyla haklarını savunmaya çalışan ‘dışlanmışlar’ın ‘kültür’ adı altında korunup tanınması ve yaşamasının garanti altına alınmasını istedikleri  ‘özgünlükler’in, temelde anadil ve dinsel/cemaate dayalı örgütlenme hakları olduğunu görüyoruz. Egemen topluluğun kültüründen farklı olan  kültürel özgünlüklerin tanınması ve korunması taleplerine dayanan kimlik politikaları söz konusu olduğunda topluluğun kültürel sınırlarının ‘temsili’ kadınların yaşam tarzları üzerinden, ‘sembolleştirme’ yoluyla, ifade ediliyor. Anadilin taşıyıcıları, kendine özgü aile/kandaşlık kültürünün göstergeleri olarak kadınların giysileri, yaptıkları yemekler, evlenme biçimleri, çocuk doğurma/yetiştirme alışkanlıkları, namus ve cinsel ahlak normlarına uyum gösterme alışkanlıkları,  cinsiyetlendirilmiş siyasal ilişkilerin içinde kadınların konumlanışına dair önemli örnekleri bize gösterir. Kimlik politikaları, çoğu zaman, kadınların kültürel farkları temsil etmesi talebiyle ‘gösteri nesneleri’ haline dönüşmesine yol açıyor; ‘başörtüsü takmak’ gibi sembolik temsiller ya da anadili yasaklanmış grupların kız çocuklarına resmi dil öğretmemesi gibi protestocu hareketlerle de olsa,  politikleşmiş bağlamlarda yaşanan kültürel haklar mücadelesi kadın hakları ihlallerini kolaylaştırıyor ya da en azından birey olarak kadınları  ikincil ve önemsiz görebiliyor. Buna aykırı davranan kadınlar ise ‘topluluk kültürüne karşı’ davranmakla itham edilip namus cinayetleri gibi şiddet türleriyle tehdit edilebiliyor. Kimlik politikaları içinden savunulan kültürel/siyasal tanınma taleplerine dolayım oluşturan kadın kimlikleri, çoğu zaman kadınları haklara sahip bireyler olarak değil, topluluk kültürünün sembolü ‘gösteren’ler olarak algıladıkça, kadın hakları mücadelesinin sınırları da daralmış ve sorunlu hale gelmiş oluyor.  Kadın hakları mücadelesi  bireysel haklar ile kimlik hakları arasında sıkışıyor ve her bir hak savunusu için atılan adım büyük tartışmalar ve mücadelelere zemin oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de özgürlükçü sol siyaset ile kadın hakları  mücadelesinin mesefeli ilişkisi&lt;br /&gt;Kadın hakları hareketinin güçlü ve kalıcı etkiler yaratabilmesi, büyük ölçüde, bir ülkedeki özgürlükleri ve demokratik açılımları savunan siyasal hareketlerle yakınlığına ve ortak davranma alışkanlığına bağlıdır. Bu bağlamda, öncelikle, sol hareketler ile kadın hakları hareketlerinin ilişkisi stratejik önem taşır. Sol haraketlerin savundukları devlet odaklı işkenceye, savaşa, militarizme, askeri işgallere karşı demokrasi mücadeleleri ya da doğrudan sınıfsal sömürü ilişkilerinin dönüştürülmesi gibi özgürlük alanları ile kadın hakları hareketinin savunduğu aile ve kültürel/dinsel cemaatler içindeki kadın hakları ihlallerine, cinsel şiddet ve istismara karşı özgürlük mücadelelerini ilişkilendirebilmeleri önemli bir başarı alanı sunmaktadır. Türkiye’de bu açıdan oldukça şanssız bir süreç yaşanmış ve yaşanmaktadır. Türkiye’de solun özgürlük mücadeleleri büyük ölçüde ‘devleti demokratikleştirme’ sorununa odaklanmış; bu bağlamda da anayasal vatandaşlık hakları ve sınıfsal/sendikal örgütlenme hakları odaklı bir siyaset tarzı egemen olmuştur. Sol tarafından, özgürlüklerin ihlal edilme potansiyeli taşıyan iktidar odakları arasında ‘aile’nin sayılmaması, sol örgütlerin ‘sınıf siyaseti’ ile kadın örgütlerinin ‘feminist siyaseti’ arasındaki buzları eritmemiş ve ortak haklar mücedelesi gelişmemiştir. Bu nedenle kadın hareketinin aile içi şiddete ve siyasal katılım eşitliğine yönelen siyasal hak talepleri soldan,  –red değilse bile- sessiz bir kabul görmekten öte bir destek sağlayamamış; çalışma hakları mücadelesi veren örgütlerle cinsiyet eşitliği mücadelesi veren örgütler arasında soğuk mesefeler bugüne kadar devam etmiştir. Türkiye’de toplumsal sınıflar arasındaki adalet talepleri ile cinsler arasında adalet taleplerinin ortak bir demokrasi mücadelesi içinde ilişkilenememesi kadın hakları mücadelesini etkileyen önemli bir faktördür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de ideolojik kimlikler arası politik mesafelerin kadın hakları mücadelesine etkisi &lt;br /&gt;Türkiye’de kadın hakları savunusunun Türk milliyetciliği ya da Türk modernleşmeciliği içine gömülü geliştiğini belirtmiştik. Bu bağlam, karşıt ya da farklı siyasal/toplumsal hareketlerin de kendi sınırlarını çizerken kendilerine özgü ‘kadın hakları’ tanımı yapmaya çalıştıkları ve bunu da ideolojik kimliklerinin görünür yüzünde tutukları bir gelişim yaratmıştır. ‘İslamcı kadın’ örgütlenmeleri ya da ‘Kürt kadın hareketi’ adı altında tanımlanan kadın örgütlenmelerinin, ‘cumhuriyetçi/Kemalist’ olarak nitelendiren kadın hakları savunucularının siyasal konumlarıyla, siyasal rejimin temel meseleleri hakkında, bir karşıtlık içerdiği bilinen bir durumdur. İslamcı kadın örgütlerinin inanç ve ibadet özgürlüğü ve başörtüsü hakkı gibi siyasal sorunlara daha duyarlı oldukları, cinsel şiddete ve evlilik içi tecavüze karşı tavır almakta daha çekingen davrandıkları söylenebilir. Kürt kadın hareketinin ise anadil kullanma özgürlüğü, işkence ve gözaltındaki insan hakları ihlallerine karşı duyarlı olma gibi öncelikleri vardır. Çoğu zaman Kemalist olarak nitelendirilen milletçi/devletçi kadın örgütlerinin önceliği ise kadın hakları savunusu adı altında şeriat propagandası yapılmasına karşı çıkan, laiklik savunusu ve kız çocuklarının okutulması gibi hedefleri öncelikli gören yaklaşımları olmuştur. Bütün bu farklılıklara rağmen, yakın dönemlerde, feminist hareketin savunduğu ‘eşit mesafe’ politikası önemli ivmeler kazanmış ve farklı kadın örgütleri ortak ve  somut talepler etrafında zaman zaman biraraya gelmeyi başarmıştır. Bunun somut örnekleri, Medeni Yasa ve Ceza Yasası değişimi sürecinde kadın örgütlerinin yürüttüğü ortak kampanyalar ve lobi çalışmalarında gözlenmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusal siyaseti by-pass ve küresel kadın hareketi ile bütünleşmenin etkileri &lt;br /&gt;Türkiye’de kadın hakları hareketinin devlet politikalarını, siyasal partilerin ‘temsilci devşirme’ uygulamalarını etkilemekte büyük bir başarısızlığa uğradığı ve bu kurum ve süreçlerin büyük ölçüde ‘cinsiyet körü’ olmaya devam ettikleri kabul edilmesi gereken bir gerçektir. ‘Sol’un sendikalarında olduğuna benzer bir biçimde, devletin kurumlarında ve siyasal partilerin örgüt ve temsil yapılarında yeni kadın hakları anlayışının izlerini bulmak oldukça zordur. Türkiye’de bu alanlarda çalışan kadın örgütlerinin sayısız çabası ve mücadelesinin çok başarılı olmadığını; bunun yerine, kadın örgütlerinin, ulusal düzeyi by-pass ederek uluslar arası düzeye sıçradıklarını ve bu düzeyde önemli bağlantılar geliştirdiğini görüyoruz. 1980’lerden sonra büyük bir ivme kazanan küresel kadın hareketinin oluşturduğu iletişim ve örgütlenme ağlarına hızla katılmayı başaran Türkiyeli kadın örgütleri kendi devletlerinden ve siyasal sisitemlerinden bulamadıkları siyasal ve mali desteği buradan sağlamışlardır. Gerek Birleşmiş Milletler (BM) gerekse Avrupa Birliği (AB) gibi örgütler nezdinde sağlanan destekler, Türkiye’de kadın hakları savunusunun genel gündeme taşınmasında önemli rol oynamıştır. Yerel düzeyde kadınların yaşadığı hak ihlalleriyle mücadele etmeye çalışan kadın örgütleri, ulusal düzeyde bulamadıkları desteği uluslar arası düzeyde sağlamış ve böylece yerel-kürüsel ittifakının önemli bir örneğini oluşturmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi devletinden ve kamu kurumlarından yeterli kabul görmeyen kadın hakları talepleri, kadınların yaşadığı sorunları çözmede gereksindiği kaynakları ulusal siyasal süreçlerden ve bütçelerden alamamıştır. Ulusal mali kaynaklara ulaşamayan ve bununla ilgili siyasal karar süreçlerinden dışlanmış konumdaki kadın örgütleri, aradıkları mali desteği uluslararası düzeydeki mali fonlardan bulmuştur. Uluslararası fonlar sayesinde yaşama şansı bulan ‘kadın projeleri’ doğrudan şiddete uğrayan kadınlara yardım, örgütlenme, bilgi ve kaynaklara ulaşım gibi bir çok konuda, bu fonlardan aldığı mali destek ile güçlenmeyi başarmıştır. Bu durum Türkiye’de yeni tür bir feminizm yaratmış ve kadın hareketinin hak savunma anlayışı ve siyaset yapma tarzı büyük ölçüde bu süreçten etkilenmiştir. Kadın hareketinin içindeki çoğu örgütlerin yapısı dönüşmüş; somut hedefli, sorun odaklı, uluslararası finansmanlı, profesyonel kadrolarla çalışan ve kadınlar için destek ve savunma hizmetleri üreten kadın örgütleri ortaya çıkmıştır. Bu gelişmenin, devlet kurumlarının üstlenmediği ve kamu hizmeti içine sokmadığı ‘kadın sorunları’ alanının kendi kendine yardım örgütlenmesine dönüşmesinin tipik bir örneği olduğu söylenebilir. Bu alan kadın hakları savunusunda çok önemli bir güçlenme alanı olmakla birlikte sadece dar ve sorun odaklı çalışmayı gerektirdiği için, ‘feminist politik mücadelele’nin zayıflamasına yol açtığı ve ‘kamu’nun yerine geçerek çalıştığı  gibi iddialara yol açıyor. Bu nedenle, devleti/eril iktidarı sorgulamaktan vazgeçip sivil örgütlerle somut sorun çözmeye soyunan bir kadın hakları hareketinin ortaya çıktığı ve böylece feminizmin radikalizmini yitirerek ‘uslandığı’ iddiası tartışma gündemindedir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın hakları açısından mevcut durum ve paradokslar&lt;br /&gt;Türkiye’de kadın hakları hareketinin, yakın zamanlarda, bir sivil toplum hareketi haline dönüşerek ‘güçlenme siyaseti’ yürütmesi ile eşzamanlı olarak, Türk modernist milliyetçiliğine gömülmüş tarihsel mirasına ve bunun var ettiği Kemalist kökenli ‘devlet feminizmi’ ile çatışmaya ve mesafelenmeye başlaması önemli bir siyasal gelişmedir. Feministler ile Kemalistler arasında oluşan kopuşlar kadın hakları hareketinde yeni açılımlar sağlayacak bir gelişimin ipuçlarını vermektedir. Bu açıdan bakıldığında, kadın hakları mücadelesinde, ideolojik kimliklerin ‘araçsallaştırıcı’ bakışı sönmekte bunun yerine somut sorunların çözümünde ‘ortak gündem’ oluşturmayı öğrenen yeni bir kadın hareketi yapısı oluşmaktadır. Bu yeni değişimlerin sonucu olarak, yeniden ‘erkek egemenliği’ne dayalı toplumsal iktidarı odağa alan eleştirel bir siyasete kaymalar olması, yakın zamanlarda beklenebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın hakları hareketinin devlete ve siyasal parti sistemine ‘sızma’da yaşadığı başarısızlık Türkiye’de demokratikleşme sürecinde önemli yavaşlamalar yaratmıştır. Türkiye’de devletin denetimindeki siyaset alanları, Kürt kimliğine ve diğer dışlanmış toplumsal gruplara kapalı olmaya devam ettiği gibi, kadınlara da kapalı olmaya devam ediyor. Bu durum kadın hakları ile ilgili bir çok konunun bir tür ‘göstermelik çözüm’ ile geçiştirilmesine ve özellikle uluslararası siyasal aktörlere yönelik ‘yaptım-oldu’ politikasına yol açıyor. Örneğin, kız çocuk okumaz-yazmazlığının azaltılması, doğumda kadın ölüm oranlarının düşürülmesi, namus cinayetlerine karşı etkin önlem alınması, eğitimde cinsiyet makasının kapanması gibi sorunların, bürokratlar tarafından, büyük ölçüde, Türkiye’nin uluslar arası gelişme/kalkınma istatistiklerindeki sırası/yeri meselesi olarak algılanmasının aşıldığı söylenemez. Kadın hakları ihlallerinin ancak Türkiye’nin gelişme/kalkınma rakamlarını etkilediği ölçüde ciddiye alındığı bir ‘devlet/kamu’ anlayışı bu bağlamda kadın hakları mücadelesinin hala aşması gereken en önemli engel olarak ortada durmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de kadınların para kazanmak amacıyla ev dışında çalışmasının aile düzenini ve evliliği tehdit ettiği anlayışı hala çok yaygındır. Çalışma yaşamında, özellikle de niteliksiz işlerde, çalışan kadınların uğradığı cinsel taciz ve cinsel istismarın görünür kılınabilmesi ve önlenmesi ile ilgili çabalar çok yetersizdir. Mevcut sendikal haklar hareketi ve işci örgütlenmeleri bu tür sorunlara duyarsız tavrını sürdürmekte ve kadın örgütleri de bu konuda ortak bir duyarlılık geliştirememektedir. Bu durumla bağlantılı olarak, sosyal güvenlik reformu çerçevesi içinde, hala kadınların eviçi emeği ‘görünmez’ olmaya devam ediyor. Ev-içi karşılıksız kadın emeğinin sosyal güvenlik hakkına kavuşması için olumlu bir gelişim henüz gözlenmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de kadın hakları hareketi ile insan hakları hareketi ve diğer özgürlük savunuları arasında bir siyasal ilişki düzleminin hala oluşmamış olması, önemli siyasal hak sorunlarının tartışma dışı kalmasına yol açıyor. Türkiye’de hala savaş savunusu ve  militarizm ile cinsel şiddetin bir aradalığı önemli bir eleştiri konusu haline gelmedi.  Kadınların devlet şiddeti ile aile/erkek  şiddeti arasında kalmışlığı ile erkeklerin militarist değerlere ve savaşa sürülmeleri birlikle ve ilişkili toplumsal/siyasal meseleler olarak ele alınamıyor. Milliyetçiliğin egemenliği cinsel şiddeti kimlik sorunu arkasına gizliyor, namus adına uygulanan şiddet ya gizleniyor, ya da tamamen politize edilip sloganlaştırılarak siyasal kimliklerin ‘aracı’ haline getiriliyor. Kimlik politikaları arkasına gizlenen ‘cemaatçilik’in kadın haklarını nasıl dilsiz bıraktığı henüz çok açık olarak görülmüyor. Aile içi şiddetin öteki yüzü olan kadın bedeni ticareti/ fuhuş ise henüz kadın hakları mücadelesinin gündemine  sığmayacak kadar büyük ve baş edilmesi zor bir sorun yumağı halinde, aktörlerini bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, Türkiye’de  kadın hakları mücadelesinin, büyük ölçüde, sadece ‘haklarını savunan özne’ olarak kadınların kendileri tarafından algılanan bir alanın sınırları dışına çıkamadığı söylenebilir. Kadın hakları savunusu, insan olmanın farklı boyutlarında farklı hakları savunan diğer ‘toplumsal özne’lerle gerçek bir işbirliği yapmaya gereksinme duymaktadır. Türkiye’nin yakın geçmişte gerçekleştirdiği ‘haklar reformu’nda büyük mücadelelerle kabul ettirilen yeni yasal haklar elbette var; şimdi, farklı mecralarda akmaya alışmış diğer siyasal hareketlerle, örneğin çevre ve insan hakları hareketleri ile kadın hareketi arasında birbirini anlayan, empati geliştiren, ortak sorun alanlarını görmeye çalışan  yeni bir yakınlaşma gerekli. Ancak böyle bir ilişkinin ürünü olarak oluşacak yeni bir demokrasi anlayışı ile Türkiye’de kalıcı toplumsal dönüşümlerden bahsetmek mümkün olacak.&lt;br /&gt;Hakan KOPAR&lt;br /&gt;152020031022&lt;br /&gt;Kasim-2007    ESKISEHIR&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-6378512383759959642?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/6378512383759959642'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/6378512383759959642'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/11/seminer-metinleri-uzerine-makale.html' title='seminer metinleri uzerine makale'/><author><name>hakan kopar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15760953649022659892</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-1977150642181607682</id><published>2007-11-15T17:50:00.000+02:00</published><updated>2008-12-10T18:11:45.958+02:00</updated><title type='text'>10. uluslararsı istanbul bienali, antrepo'dan Christopher Fink'in işi</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_O6lV5HOiMqw/RzxrKSFVWVI/AAAAAAAAAFU/JqXQpMex628/s1600-h/christopher+fink.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5133095499692595538" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_O6lV5HOiMqw/RzxrKSFVWVI/AAAAAAAAAFU/JqXQpMex628/s320/christopher+fink.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-1977150642181607682?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/1977150642181607682'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/1977150642181607682'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/11/10-uluslarars-istanbul-bienali.html' title='10. uluslararsı istanbul bienali, antrepo&apos;dan Christopher Fink&apos;in işi'/><author><name>lilliput</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17633420511013435218</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_O6lV5HOiMqw/RzxrKSFVWVI/AAAAAAAAAFU/JqXQpMex628/s72-c/christopher+fink.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-3007751568585810857</id><published>2007-11-15T17:32:00.001+02:00</published><updated>2007-11-15T17:32:34.800+02:00</updated><title type='text'>İKİNCİ JÜRİ -İSTENENLER</title><content type='html'>Eskişehir Osmangazi Üniversitesi&lt;br /&gt;Mimarlık Bölümü&lt;br /&gt;2007-2008 Güz Dönemi&lt;br /&gt;Bitirme Projesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci Ara Jüri&lt;br /&gt;24 Kasım 2007 Cumartesi Saat: 10.00-18.00&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci Jüride İstenenlere EK Olarak [ilk jüriye çıkmamış olanlar, ilk jüride istenenleri yerine getirmelidir] İstenenler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eril Kent Senaryoları*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Bugüne kadarki tüm seminer metinleri üzerine bir makale. Her metin başına ortalama 300 kelime, makalenin toplam uzunluğu yaklaşık 2500 kelime.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Bu uzunluk, makul, ortalama uzunlukta bir makalenin uzunluğudur. (2500 yılında ne olacağı kehanetini size bırakıyorum!) Bu makaleyi, kendi proje sorununuz üzerinden geliştirmeniz bekleniyor. Yani mevcut metinlerde neler anlatıldığını tekrar etmek yerine, sorununuzu bu kavramlarla geliştirmeniz, kavramları projenizin sorusu için alet etmeniz bekleniyor. Yazıyı yazarken de yaratıcı olabilirsiniz. Zaten başka türlü nasıl yazılabilir ki?)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Projenin sorusu: Kullanılan kavramsal araçların [kişisel bir toolbox ya da vokabüler oluşturulması bekleniyor], mimari bir dille ikinci boyuta aktarılması. Bu artık son derece net bir biçimde kısıtlanmış bir soru alanı anlamına geliyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Örneğin: “Konutta cinsel şiddet” konu ediniliyorsa, hangi konut, apartman mı, müstakil ev mi, hangi semt, hangi mahalle ve sokak, hangi sınıfsal sınırlar, hangi yaş grubu, nasıl bir aile karakteri, vs. Yanı sıra, konutta cinsel şiddetin nasıl tanımlandığı, başka şiddet türlerinden farkı, nasıl uygulandığı, sonuçlarının ve etkilerinin ne olduğu, mekânı kullanma biçimlerini nasıl etkilediği, kişisel bilişsel harita yetisini nasıl sınırladığı, vs. Tüm bunları mimari bir dille anlatabilmek için, söz konusu konutun planları, çevrenin planları, vs. gerekiyor ve bunların zaman içinde nasıl kullanıldıklarına dair çok kişisel bir kodlama lejantının oluşturulması gerekiyor. Bu lejantı oluşturmak için de, kendi kavramlaştırmalarınızın bir şekle ve keskinliğe kavuşması bekleniyor.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Projenin Sorusu ile bağlantılı olarak, kentte saptanan gözlem mekânlarının fotoğraf serileri halinde belgelenmesi kolaylık sağlayabilir. Bu serilere, “krono-metrik veri tabanı” adını verebiliriz. Krono-metrikten kasıt, zaman içinde ölçülebilir bir durumu, ya da isterseniz, görünmez hale gelmiş eril güç yapılarını görünür kılacak verileri içeren bir diziyi anlıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Örneğin: Bir internet kafeyi gözlüyorsak, o kafenin saptanmış bir süre ve o sürenin kişisel olarak ölçeklendirilme derinliğine göre, günün belli saatlerinde -ve hep o saatlere uyarak- çekilmiş, mekânın cinsiyete göre topografyasının değişkenlerini okumayı mümkün kılacak bir dizi fotoğrafını anlayabiliriz, “krono-metrik veri tabanı”ndan. James Joyce’un Ulysses romanının, tek bir günü anlattığını anımsayalım.)&lt;br /&gt;3. Belli bir yakınlaşma mantığı içinde, soruna 1/1000, 1/500, 1/200… gibi ölçeklerde (tek tek ya da seri halinde hepsi beraber), sorunun olası mekânsal yayılımının nitelikli biçimde kodlanması. Nitelikli kodlamadan kastın ne olduğu, aşağıdaki senaryo örneği özelinde tartışılmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Erillik Sorunun Soyutlamaları: Eril yapıları görünür hale getiren her türden ölçekli soyutlama kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Örneğin: Saptanan sürenin kendisi bir ölçek belirtmez, sadece bir çerçevedir. Bir gün, kendi içinde bir ölçek anlatmaz. O günün kaç katmandan oluştuğunu göstermek sizin gözlem aracınızın yetkinliğine bağlıdır. Tersinden bakarsak, kimi mekânlar, kendilerini kısa sürede ele vermeyebilirler, o zaman da, birden fazla internet kafeyi, daha uzun zaman dilimleri içinde fotoğraflamak gerekebilir. Öte yandan, fotoğraf gibi bir araç yeterli değilse, bir gözlemci aktör/kent dedektifi olarak, bu mekânları izlemenin daha örtük yollarını bulmak gözlemcinin yaratıcılığına bağlıdır. Kişisel krokiler çizerek, bunları belli bir standarda oturtarak, bu soyutlama araçları için veri toplamak mümkün. Bu türden bir soyutlamanın eşsiz ve hayranlık verici örneğini, 10 İstanbul bienalindeki işiyle, Christoph Fink vermiştir. Fink, İstanbul boğazında bisikletle binlerce kilometre kat etmiş ve bu güzergâhın kişisel kaydını metreler uzunluğunda bir şerit üzerinde kodlamıştır. Sonra bu verilerden hareketle bir zaman diski icat etmiş ve İstanbul’da geçirdiği süreyi yerkürenin toplam ömrüyle birleştiren bir evren diski yaratmıştır. Böylece sıradan bir bisikletle gezme deneyimini kişisel bir tasarım haline dönüştürür. Bu örnek için bkz: http//erilkent.blogspot.com.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Teknikler Üzerine Fikir: Projenizin hangi medyalarla aktarılacağı, projenizin içeriğidir. (“Medium is the message!”) Hangi teknikleri kullanacağınıza kesin olarak karar vermedikçe aslında projenizin sorusunu netleştiremezsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka birçokları arasından, bizler sıklıkla şu tekniklere başvurmayı adet edinmişiz nedense: Kentsel eylem, stencil, graffiti, afiş, happening, enstalasyon/yerleştirme (ki başlı başına bir çok tekniğin bir bileşimidir), haritalama/niceliksel gözlem araçları/mimari animasyon, mimari çizim, eskizler, kronometrik foto analiz, film/video, çizim serileri ile değişkenlerin anlatımı, niteliksel gözlem araçları, soruşturma/tanıklık/söyleşi/anket, manifesto metni, mimari maket ile sahneleme (maketi bir amaç olarak algılamaktan vazgeçelim, maket sadece sahnedir, üzerinde oyuncular yoktur), bozuşturulmuş imajlar, kataloglama/envanter, vs.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*İşkembe-i Kübra’dan bir senaryo örneği denemesi (bkz. yazının başlığı):&lt;br /&gt;[Evde tek başınıza yazmayı deneyebilirsiniz…]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yaya olarak kentte dolaşmayı sorunlaştırdığımı varsayıyorum. Yürüyoruz işte, bunda ne sorun var? İcat etmediğimiz sürece hiçbir sorun yok tabii ki… O zaman icat etmeye başlayalım: Saat kaç? Sabah 08.00. Sokakta kimler var? Neredeyim? Sınırları çizmeliyim: Kent merkezinin gözlemleyeceğim sınırını seçiyorum, gün boyu kentte saat saat yaya olarak neleri gözlüyorum? Bunları nasıl kaydedebilirim? Kayıtlarımın içinde ne gibi katmanlar ayırt ediyorum? Bunları birbirinden ayrı kodlara, layerlara nasıl dönüştürebilirim? Kentte yaya olarak dolaşırken, hangi aktörleri ayırt ediyorum? Taşkın genç oğlanları, hızlı hızlı işe giden genç kadınları, bisikletlileri, arabalıları, tramvaya binenleri, acelesi olmayanları, vs. Buların cinsiyetini ayırt etmemin anlamlı eşiği nerede başlıyor? Hangi davranışların cinsiyet bağlamında sorunuma katkısı olabilir? Neden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözgelimi bebekli bir anneyi ayırt ediyorum. Bebek arabasıyla bir annenin kentteki hareketleri nasıl sınırlandırılmıştır? Anne bebek arabasıyla ev-sokak-ev arasında nasıl bir güzergâh çizmektedir? Ne türden mekânsal sınırlarla yüzyüzedir? Gün boyu bedenlerimiz hangi türden görünmez sınırlarla yüzyüzedir o halde? Bunları görünür hale getirmenin, yani kafesin tellerine bakmayı bırakıp da kafesin kendisini görmenin araçlarını nasıl keşfedebilirim? Bebek arabalı anneyi tanımaya devam ediyorum: Sıradan biri değil. 30 yaşında, çalışan, evli, orta sınıftan bir genç kadın bu gözlediğim kişi. İşte biraz önce kocasını işe geçirdi, bugün işinden izin aldığı için şanslı, vs. Bütün bu deneyimleri mimari araçlarla nasıl kaydedebilir ve kodlayabilirim? Keşke her şey, binaların niteliklerini kodlarken yaptığımız renklendirmeler kadar kolay olsaydı. Belki de gerçekten kolaydır, sadece daha önce kimse denemediği için, bilinmediği için zor görünüyordur. Yürümeye devam ediyorum. Kaldırımlara takıldığında, birileri arabanın önünü kaldırıyor, herkes arabalı kadına saygı gösteriyor. Bebek arabalı bir anne olmak ne demektir, bugün ve burada? Sözgelimi bir günün kaç saati boyunca bu anne sokakta kalacak, nerelere gidecek, gidebilecek? Kentin merkezinde oturmayan bir anne ile aynı olanaklara mı sahip, fazlasına ya da azına mı? Nerelere, nasıl gidemez? Asla girmemesi gereken yerler var mıdır, nereleridir? Kentin bebek arabalı anneye göre topografyasını netleştirmeye başlıyorum, günden güne, onu izledikçe. Bu topografya, bildiğimiz topografyalara benziyor mu? Neden hiç benzemiyor, daha öne çizilmiş hiçbir topografyaya benzemezliği oranında bir tasarım gerçekleştirildiği söylenebilir mi? Bebek arabalı anne bir istisna mıdır, yoksa onun gibi başka bir sürü beden ayırt edebiliyor muyum kentte? Kimleri ayırt ediyorum, normaller arasından? Normal-olmayanları belirleyen normaller hakkında neler öğreniyorum bu aktörleri seçmeye başladıkça? Nerede yaşadığımı, Eril Kent’i görmeye, Kafes’i görmeye başlıyor olabilir miyim? Ötekiler kimlerdir ve kent bunlara göre nasıl düzenlenmiştir? Bir hafta boyunca bebek arabalı anneyi, ev ve sokak arasındaki yaşantısını ayrıntılı biçimde kaydedip nasıl bir haritalama yapabilirim? Nasıl yeterince karmaşıklaşabilir bu harita? Bu harita, başka tasarımcıların da kendi sorunlarını anlamaya çalışırken esinlenebilecekleri bir kaynağa nasıl dönüşebilir, tartışmaları nasıl yeniden ve yeniden üretmeyi sürdürebilir? Nitelikli bir kentsel kodlamanın akış çizgilerini nasıl soyutlayabilirim? Sonuçta, bütün bir erillik meselesini, belli bir süre boyunca çalışan 30 yaşındaki Eskişehirli bir anneyi izleyerek, geniş ve nitelikli bir biçimde tartışma imkânı yaratabilir miyim? Bunu nasıl yapabilirim? Bu tür bir modeli çoklu aktörler, çoklu mekânlar üzerinden, başka sorular ve başka gözlem metodları bularak kavramlaştırmak mümkün görünüyor. Gerekirse, bir bebek arabasını alırım, içine 10 kiloluk bir ağrılık eklerim, ve anne olurum, kentte 1 ay boyunca dolaşır, sorunu bizzat deneylerim!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-3007751568585810857?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/3007751568585810857'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/3007751568585810857'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/11/ikinci-jri-istenenler.html' title='İKİNCİ JÜRİ -İSTENENLER'/><author><name>lilliput</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17633420511013435218</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-4902736762859443202</id><published>2007-11-14T23:10:00.000+02:00</published><updated>2007-11-14T23:11:01.786+02:00</updated><title type='text'>The Masculinity Studies Reader - Okuma Notları...</title><content type='html'>Okuma Notları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The Masculinity Studies Reader&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edited by Rachel Adams and David Savran&lt;br /&gt;Blackwell Publishing, 2004 (2002), Australia.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Part I: Eroticism&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Subject Honor, Object Shame&lt;br /&gt;Roger Lancaster&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;What is a homosexual?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Perhaps it does not seem so astonishing anymore to point out that the term homosexual (or some immediate equivalent), used to define a person’s identity, does not translate into every language. It might still seem more scandalous to point out that heterosexual is itself by no means a universal category. But with these realizations come an even more systematic dislodging of Western categorical assumptions. (55)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-What is (what we could call) a homosexual act? The almost tautological answer: Two man engaging in (what we would call) intercourse. That is, a penis in another man’s mouth, or anus, or hand or stationed at some other strategic location on the body; at any rate, two male bodies engaged in some activity defined by one or both as pleasurable in a carnal sense. But indeed, what do the two bodies mean, how are they conceived and understood? What does the act mean to them in the context of their culture? Is it taboo, and if so, what sort of infraction does it entail? Or is it mandatory, and if so, by what code? Moreover: What is a man? How is he defined? Is he simply defined by the presence of a penis, or by a web of practices and meanings that locate him in the male sphere? Indeed, what is a penis? Is it an instrument of pleasure, of power, or is it not an instrument at all? Such interrogations take us beyond “the misleading light of the obvious” (Matthieu 1978) – which turns out to be our own common sense, reified as nature. (55)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Some practitioners of gay studies take the position that homosexuals exist, a priori, across human cultures and throughout human history, even in cultures that do not necessarily recognize them as such. It seems to me that one cannot maintain such a position without positing a homosexual/heterosexual distinction in nature, in biology, as an irreducible and eternal essence. And that nature, that biology, must be understood as a n “open” system (e.g. pleasure may be defined and produced in the human body by innumerable strategies) but as a “closed” one (human bodies come prewired: a majority can really appreciate only the arousal of the other sex; a minority can really enjoy homosexual pleasure).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-If it is no longer possible to speak of a monistic homosexuality or heterosexuality in the West, what, then, is one to make of persons whose experience is not grouped under a rubric that arbitrarily discerns two modes of intercourse and assigns everyone an identity as either heterosexual or homosexual? Of whose family organization is based on different principles? Of cultures that prescribe (and proscribe) lists of sexual practices very different from our own, and do so by different logics? (57)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) in Wittgensteinian terms (…) a different game, governed by different rules, (…) in Marxist terms, that it represents a different sexual economy, a different mode in the production of sex/gender; or, in Foucaultian terms, (…) sexuality represents a discursive (and intercursive) practice radically different from Anglo-American sexuality. (57)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) “homosexuality without a gay world” (58)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-However, it is defined, desire –like gender, color or class– exists not within us, but between us. Desire is not part of “nature”, nor is it “opposed to” or “beyond” meaning; it is always meaningful, and it operates no less semiotically that language itself does. That it is often felt as an “inner”, “subjective” experience by no means diminishes its “outer”, “social” character, for desire is always a relation relation between two relata; as such it is constitutive of as well as constituted by traversed, as well as it is constituted by the subject of desire. And in this constitution of subjectivity, the desiring subject is traversed, even in his innermost experience of desire, by social forces: not simply (at he most superficial level) by the prohibitions, rules, and recommendations of sanctioned desire, but more significantly by values, erotics, and evaluations that are part of and and made possible by social language and by conflicts over them that are no less social in nature. “Inner desire” then, no less than “thinking to oneself”, is a social act carried out in and through a social language. Desire is thus always part of the cultural, economic and ideological world of social relations and social conflicts. It is not simply that these relations and conflicts act on some interior and preexisting sexuality “from the outside” but that they constitute it “from the inside” as well. Which is to say (contrary to common sense): sexual history is possible only to the extend that desire is thoroughly historicized, and sexual anthropology only to the extend that its subject is effectively relativized. (58-9)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-The double gesture&lt;br /&gt;Jacques Derrida describes as the general strategy of deconstruction “to avoid both simply neutralizing the binary oppositions of metaphysical and simply residing within the closed field of these oppositions, thereby confirming it.”…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***Ne içinde ol, ne normalleştir, ne kabullen ne nötralize et, ne yerleş ne de inkâr et…***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-The object choice of the homosexual isolates him from male power, except insofar as he can serve as a negative example and thus mark off the circuitry of power; a breaker of rules, he is positioned outside the operational rules of normative (hetero)sexuality. (62)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Actually, sexuality as a social system needs to be theorized as neither more or less “plastic” than language is (understood as a Bakhtinian “dialogue”, not as a Sausurrean “structure”). (…) Is it in any significant sense “constrained” by anatomy? It is the expression of biological or individual essences? Certainly not. As a social-practical phenomenon, language cannot be reduced to biology, anatomy, or the individual. Questions of language are questions of meaning. (65)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-The same holds true for sex. (…) Sexual acts in themselves, like phonetic sounds in and of themselves, are themselves. (65)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-One could imagine, instead, a series of concentric circles (rather than a hierarchical or deterministic scheme): (a) an individual’s sexual practices and narratives, which represent both a lifetime of social intercourse with other people and an engagement with and within (b) a wider horizon, not of a specific narrative, but of plural, competing, and often conflicting social narratives about sexual practices, which is itself engaged in a dialectical relationship with (c) a larger political economy of gender and sexuality. (And, of course, even this third sphere is embedded in a larger social environment.) (65)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Part II&lt;br /&gt;Social Sciences&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) patriarchal structures: economic relations, patterns of organization, forms of political authority, and ideology. (77)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) patriarchal relations worldwide are strictly dependent upon the exchange of woman between men. Because the men are sexual subjects –exchangers– and women sexual semi-objects-gifts for much of human history, then may customs, clichés, and personality traits seem to make a great deal of sense.” The bipolar system of gender thus “exacerbates the biological differences between the sexes” to produce “a socially imposed division that is the foundation of all human societies. (Rubin: 174-9) (78)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) pluralizing and problematizing notions of masculinity. (78)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) denaturalizes masculine rituals (…) (78)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- By analizing the dynamics of persistence of various patriarchal institutions, these writers uncover the social structures that produce admittedly diverse masculinities. (79)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toward a New Sociology of Masculinity&lt;br /&gt;Tim Carrigan, Bob Connell, and John Lee&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) the sexual division of labor, the sexual politics of workplaces, and the interplay of gender relations with class dynamics. (100)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Origins&lt;br /&gt;The early sociology of gender and the “sex-role” framework&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-This version of the role framework fitted comfortably with the intense social conservatism of the American intelligentsia in 1950’s, and with the lack of any direct political challenge from women. (102)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yet by the late 1970’s, other feminist sociologists were arguing that the sex-role framework should be abandoned. Not only had the notion of “role” been shown to be incoherent. The framework continued to mask questions of power and material inequality; or worse, implied that women and men were “separate but equal.” (103)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The “male role” literature before women’s liberation&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-The male in crisis (1970), by the Austrian author Karl Bednarik, suggests that alienation at work, bureaucracy in politics and war, and the commercialization of sexuality connects it with aggressiveness. And his stress on the contradiction between the hegemonic male image and the real conditions of men’s life is notable. But he never questioned that the traditional image is the primordial, true nature of man. (104)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-In her account, however, the main force pushing American boys away from true masculinity weas women. Schoolteachers and mothers, through their control of childrearing and rewarding of conformity and academic success, were making them into sissies. (105)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Lionel Tiger’s Men in Groups, (…) men’s control of war, politics, production, and sports, and argued that all this reflected a genetic pattern built into human beings (…) (105)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toward redefinition&lt;br /&gt;Gay liberation and the understanding of masculinity&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Any kind of powerlessness, or refusal to compete, among men readily becomes involved with the imagery of homosexuality. (110)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) Conceptually, gay history moves decisively away from the conception underlying those works, that the history of masculinity is the story of the modulation, through time, of the expressions of a more or less fixed entity. (110)&lt;br /&gt;            The history of homosexuality obliges us to think of masculinity not as a single object with its own history but as being constantly constructed within the history of an evolving social structure, a structure of sexual power relations. It obliges us to see this construction as a social struggle going on in a complex ideological and political field in which there is a continuing process of mobilization, marginalization, contestation, resistance and subordination that forces us to recognize the importance of violence not as an expression of subjective values or time of masculinity, but a constitutive practice that helps to make all kinds of masculinity – to recognize that much of this violence comes from the state, so the historical construction of masculinity and femininity is also struggle for the control and direction of state power. Finally, it is an important corrective to the tendency, left wing though especially, to subordinate the history of gender to the history of capitalism. Te making of modern homosexuality is plainly connected to the development of industrial capitalism, but equally clearly has its own dynamic. (111)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Outline of a social analysis of masculinity&lt;br /&gt;Man in the framework of gender relations&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) argument as “the sex/gender system”, a patterning of social relations connected with reproduction and gender division there is found in all societies, (…) (111)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) we must add the structure of kathexis, the social organization sexuality and attraction –which as the history of homosexuality demonstrates is fully as social as the structures of work and power. (111)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) subordination of women. (…) physical, mental, interpersonal, cultural (…) (111)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-The intersections of gender relations with class and race relations yield many other situations where rich white heterosexual women, for instance, are employees of working-class men, patrons of homosexual men, or politically dominant over black men. (111)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-In the case of men, the crucial division is between hegemonic masculinity and various subordinated masculinities. (112)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Forms of masculinity and their interrelationships&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) most men benefit from the subordination of women, and hegemonic masculinity is centrally connected with the institutionalization of men’s dominance over women. It would hardly be an exaggeration to say that hegemonic masculinity is hegemonic so far as it embodies a successful strategy in relation to women. (113)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-A contemporary ruling-class family is organized around the corporate or professional career of the husband. In a typical case the well-groomed wife is subordinated not by being under the husband’s thumb – he isn’t in the house most of the time – but by her task of making sure his home life runs on wheels to support his self-confidence, his career advancement, and their collective income. (113)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) hegemonic masculinity (…) it is heterosexual. (…) the pattern of the exclusive adult heterosexuality is a historically constructed one. (113)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-A passion for beautiful boys was compatible with hegemonic masculinity in Renaissance Europe, emphatically not so at the end of the nineteenth century. In this historical shift, men’s sexual desire was to be focused more closely on women –a fact with complex consequences for them– while groups of men who were visibly not following the hegemonic pattern were more specifically labeled and attacked. So powerful was this shift that even men of the ruling classes found wealth and reputation no protection. It is interesting to contrast the experiences of the Chevailer d’Eon, who managed an active career in diplomacy while dressed as a woman (in a later era he would have been labeled a transvestite), with that of Oscar Wilde a hundred years later. (113)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-First, hegemony means persuasion, and one of its important sites is likely to be the commercial mass media. (…) amplifying the sense of virility, creating anxiety and giving reassurance about being a father, playing games with stereotypes (men washing dishes), and so on. (…)&lt;br /&gt;            Second, hegemony closely involves the division of labor, the social definition of tasks as either “men’s work” or “women’s work”, and the definition of some kinds of work as more masculine than others. (…) Third, the negotiation and enforcement of hegemony involves the state. The criminalization of male homosexuality as such was a key move in the construction of the modern form of hegemonic masculinity, (…) (114)&lt;br /&gt;-(…) –where biology says “what” and society says “how”. Certainly, the biological facts of maleness and femaleness are central to the matter; human reproduction is a major part of what defines the “sex/gender system.” Bu all kinds of questions can be raised about the nature of the relation between biology and the social. (114)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) the bodily dimension remains a presence within the social practice. Not as a “base” but as an object of practice. (…) “Interact” should be given its full weight. (…)&lt;br /&gt;            In the field of this interaction, sexuality and desire are constituted, being both bodily pain and pleasure, and social injunction and prohibition. (…) …we must now see the construction of the unconscious as the field of play of a number of historically developing power relations and gender practices. Their interactions constitute masculinities and femininities as particular patterns of cathexis. (115)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Homosexual masculinity as a pattern of cathexis is no less complex, as we see for instance in Genet. (115)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-In this perspective the unconscious emerges as a field of politics. Not just in the sense that a conscious political practice can address it, or that practices that do address it must have a politics, as argued (against Freud) by the Red Collective in Britain. More generally, the organization of desire is the domain of relations of power. (115)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-What is at issue here is power over women. (115)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-The psychodynamics of masculinity, then, are not to be seen as a separate issue from the social relations that invest and construct masculinity. (116)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Part IV: The Empire ad Modernity&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The History of Masculinity&lt;br /&gt;R. W. Connell&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-I say “connections” and not “context”, because the fundamental point is that masculinities are not shaped only by the process of imperial expansion, they are active in that process and help to shape it. (245)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-We cannot understand the connection of masculinity and violence at a personal level without understanding that it is also a global connection. European / American masculinities were deeply implicated in the world-wide violence through which European / American culture became dominant. (245)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The Production of Masculinity in the formation of the Modern Gender Order&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*1450-1650 tarihleri arasında, Kuzey Atlantik civarında, modern erkeklik de şekillenmeye başladı. Bunun 4 önemli nedeni var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. The cultural change that produced new understandings of sexuality and personhood in metropolitan Europe. (…) The monastic system crumbled. The power of religion to control the intellectual world and to regulate everyday life began its slow, contested, but decisive decline.&lt;br /&gt;            (…) Marital heterosexuality displaced monastic denial as the most honored form of sexuality.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. The creation of overseas empires by the Atlantic seaboard states – Portugal and Spain, then the Netherlands, France and England.&lt;br /&gt;(…) Empire was a gendered enterprise from the start, initially, an outcome of the segregated men’s occupations of soldiering and sea trading. When European women went to the colonies it was mainly as wives and servants within households controlled by men. Apart from a few monarchs (…) the imperial states created to rule the new empires were entirely staffed by men, and developed a statecraft based on the force supplied by the organized bodies of men. (246)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) at the colonial frontier, the “conquistadors” (…) [made it] difficult for the imperial state to control. (246)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Loss of control at the frontier is a recurring theme in the history of empires, and is closely connected with the making of masculine exemplars. (247)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. The growth of the cities that were the centers of commercial capitalism, notably Antwerp, London and Amsterdam, (…) (247)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) the gendered character of the “spirit of capitalism”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) the Molly houses of early eighteenth-century London, “Molly” being a slang term used for effeminate men who met in particular houses and taverns, and whose gender practices included cross-dressing, dancing together and sexual intercourse with each other.&lt;br /&gt;            Historians of the period have noted a shift in the medical ideologies of gender, from an earlier period when gender anomalies were freely attributed to hermaphroditic bodies, to a later period when a clear-cut dichotomy of bodies was presumed and anomalies therefore became a question of gender deviance. The requirement that one must have a personal identity as a man and woman, rather than simply a location in the social order as a person with a male or female (or hermaphroditic) body, gradually hardened in European culture. (247)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. The onset of large-scale European civil war.&lt;br /&gt;(…) The patriarchal order was consolidated by another product of the European civil wars, the strong centralized state. In the era of absolute monarchy the state provided a large-scale institutionalization of men’s power that had been possible before The professional armies constructed in the religious and dynastic wars, as well as in imperial conquest, became a key part of the modern state. (248)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-With the 18th century, (…) a gender order in which masculinity in the modern sense – gendered individual character, defined through an opposition with femininity and institutionalized in economy and state – had been produced and stabilized. (248)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) the class of hereditary landowners, the gentry (…) (248)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Gentry masculinity involved domestic authority over women, though the women were actively involved in making and maintaining the network of alliances that tied the gentry together – (…) (249)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * * Hegemonik eril iktidarlar mekanizmasında hiyerarşiler ve ağlar: hiyerarşik pozisyonlar erkeklere aitken, ağlar, yani ilişkilerin kopmadan sirmesini sağlamak görevi de kadınlara ait… Böylece de Landa’nın ağlar ve hiyerarşiler’inin Avrupa tarihinde cinsiyet rollerine denk gelen bir örneği verilmiş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Transformations&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) over the last 200 years (…) the splitting of gentry masculinity, its gradual displacement by new hegemonic forms, and the emergence of an array of subordinated and marginalized masculinities. The reason for these (…) three are central: challenges to the gender order by women, the logic of the gendered accumulation process in industrial capitalism, and the power relations of empire. (249)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Working class women contested their economic dependence on men s the factory system evolved. Middle-class women again challenged men’s prerogatives (…) (250)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) professionalized (…) military schools (…)&lt;br /&gt;            Violence was now combined with rationality, with bureaucratic techniques of organization and constant technological advance in weaponry and transport. (250)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-In gender terms, fascism was a naked reassertion of male supremacy in societies that had been moving towards equality for women. To accomplish this, fascism promoted new images of hegemonic masculinity, glorifying irrationality (the “triumph of will”, thinking with “the blood”) and the unrestrained violence of the frontline soldier. Its dynamics soon let to a new and even more devastating global war. (250)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-The growing significance of technical expertise in the military paralleled developments in other parts of the economy. The nineteenth century saw the foundation of mass elementary schooling, and the 20th century has applied public secondary and university systems. Research institutes were invented and the research capabilities of corporations and government departments have been hugely expanded. Labor markets have been transformed by the multiplication of professions with claims to expertise. Information industries have expanded geometrically.&lt;br /&gt;(…) These trends have seen another split in hegemonic masculinity. Practice organized around dominance was increasingly incompatible with practice around expertise or technical knowledge. Management was divided from professionals, and relations between the two became a chronic problem in corporations and in the state. (251)&lt;br /&gt;(…) A polarity thus developed within hegemonic masculinity between dominance and technical expertise. In this case, however, neither version has succeeded in displacing the other. They currently coexist as gendered practices, sometimes in opposition and sometimes meshing. (251)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Pressure from women against gentry masculinity had been part of the historical dynamic that led to a key institution of bourgeois culture, the ideology and practice of “separate spheres”. This defined a domestic sphere of action for women, contrasted with a sphere of economic and political action for men.&lt;br /&gt;(…) At much the same time hegemonic masculinity was purged in terms of sexuality. As gay historians have shown, the late nineteenth century was the time when “the homosexual” as a social type became clearly defined. This involved both a medical and a legal demarcation. At earlier periods of history, sodomy had been officially seen as an act which might be undertaken by any men who gave way to evil. Homosexual desire was now viewed as defining a particular type of man, the “invert” in the most common medical view. New laws criminalized homosexual contact as such (/called gross indecency in the 1885 Labouchére Amendment in England), and routine police surveillance “perverts” followed. (252)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-From the point of view of hegemonic masculinity, the potential for homoerotic pleasure was expelled from the masculine and located in a deviant group, symbolically assimilated to women or to the beasts. There was no “mirror type” of “the heterosexual”. Rather, heterosexuality became a required part of manliness. (253)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-The factory system meant a sharper separation of home from workplace, and the dominance of money wages changed economic relations in the household. (253)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-The history of masculinity, it should be abundantly clear, in not linear. There is no master line of development to which all else is subordinate, no simple shift from “traditional” to “modern”. Rather we see, in the world created by the European empires, complex structures of gender relations in which dominant, subordinated and marginalized masculinities are in constant interaction, changing the conditions for each others’ existence and transforming themselves as they do. (254)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The Present Moment&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-As the world capitalist order becomes more complete, as more local production systems are linked into the global markets and local labor brought into wage systems, local versions of western patriarchal institutions are installed. These include corporations, state bureaucracies, armies and mass education systems.&lt;br /&gt;            (…) The export of European/American gender ideology can be seen in the mass media of the developing world.&lt;br /&gt;            (…) Replacing the diversity of gender orders is an increasingly coordinated, increasingly visible global gender order. European/American gender arrangements are hegemonic in this system. (255)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) a major loss of legitimacy for patriarchy and different groups of men are now negotiating this loss in very different ways.&lt;br /&gt;            (…) As I have suggested already, the challenge to hegemonic heterosexuality from lesbian and gay movements is logically as profound as the challenge to men’s power from feminism, but has ot been circulated in the same way. The very straight guy is at present a loyal opposition, to be sure, but hegemonic heterosexuality cannot now monopolize the imagination in the way once did.&lt;br /&gt;            (…) In this situation their own gender becomes an inescapable issue. The meaning of masculinity, the variety of masculinities, the difficulties of reproducing masculinity, the nature of gender and the extent of gender inequality all come into question and are furiously debated. I suggest that the growth of interest in masculinity at this point in history is not accidental. The issue will not go away, though media attention to such exotic manifestations as the mythopoetic men’s movement will doubtless fade. (257)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Part V: Borders&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“The Sexe Which Previaleth”&lt;br /&gt;Anne Fausto-Sterling&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The sexual continuum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Indeed, we have begun to insist on the male/female dichotomy at increasingly early ages, making the two-sex system more deeply a part of how we imagine human life and giving it the appearance of being both inborn and natural. Nowadays, months before the child leaves the comfort of the womb, amniocentesis and ultrasound identify a fetus’s sex. Parents can decorate the baby’s room in gender appropriate style, sports wallpaper –in blue– for the little boy, flowered designs in pink –for the little girl. Researchers have nearly completed development of technology that can choose the sex of a child at the moment of fertilization. Moreover, modern surgical techniques help maintain the two-sex system. Today children who are born “either/or – neither/both” a fairly common phenomenon- usually disappear from view because doctors correct them right away with surgery. (376)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hermaphrodite History&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Early biblical interpreters thought that Adam began his existence as a hermaphrodite and he divided into two individuals, male and female, only after falling from grace.&lt;br /&gt;            (…) Early medical practitioners (…) were not fazed by hermaphrodites. Sexual difference, they thought, involved quantitative variation. Women were cool, men were hot, masculine woman or feminine men warm. Moreover, human variation did not, physicians of this era believed, stop at the number three. Parents could produce boys with different degrees of manliness and girls with varying amounts of womanliness. (377)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Physicians in the middle ages continued to hold to the classical theory of a sexual continuum, even while they increasingly argued for sharper divisions of sexual variation. Medieval medical texts espoused the classical idea that the relative heat on the right side of the uterus produced males, the cooler fetus developing on the left side of the womb became a female, and fetuses developing more toward the middle became manly women or womanly men. The notion of a continuum of heat coexisted with the idea that the uterus consisted of seven discrete chambers. The three cells to the right housed males, the three to the left females, while the central chamber produced hermaphrodites. (378)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The making of the modern intersexual&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) teratology (…) Saint-Hilaire (…) proclaimed that hermaphrodites and other birth anomalies resulted from abnormal embryonic development. To understand their genesis, he argued, one must understand normal development. Studying abnormal variations could in turn illuminate normal processes.&lt;br /&gt;            (…) it redefined such bodies as pathological, as unhealthy conditions to b cured using increased medical knowledge. Ironically, then, scientific understanding was used as a tool to obliterate precisely the wonders it illuminated. (…)&lt;br /&gt;            The hermaphrodite vanishing act relied heavily on the standard scientific technique of classification. (…)Saint-Hilaire’s system continued to recognize the legitimacy of sexual variety but subdivided hermaphrodites into different types, laying the groundwork for future scientists to establish a difference between “true” and “false” hermaphrodites. (…) (380)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            In 1830s, a physician named James Young Simpson, (…)&lt;br /&gt;            (…) Rapidly, images of the hermaphrodites disappeared from medical journals, replaced by abstract photographs of thinly sliced and carefully colored bits of gonadal tissue. (…)&lt;br /&gt;            At the turn of the century, (1896, to be exact) the British physicians George F. Blackler and William P. Lawrence (…) in Orwellian fashion, they cleansed past medical records of accounts of hermaphroditism, claiming they did not meet modern scientific standards, while few new cases met the strict criterion of microscopic verification of the presence of both male and female gonadal tissue. (381)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arguing about Sex and Gender&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-In the 19th century (…). Some doctors argued that permitting women to obtain college degrees would ruin their health, leading to sterility and ultimately the degeneration of the (white, middle class) human race. Educated women angrily organized counterattacks and slowly gained the right to advanced education and the vote. (382)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Intersexuals Under Medical Surveillance&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-By the dawn of the 20th century, physicians were organized as the chief regulators of sexual intermediacy. (…) by the 1930s, (…) the surgical and hormonal suppression of intersexuality. The Age of Gonads gave way to the even less flexible Age of Conversion, in which medical practitioners found it imperative to catch mixed-sexed people at birth and convert them, by any means necessary, to either male or female… (382-3)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-(…) biopsy revealed that the gonad was an ovo-testis (a mixture of egg-producing and sperm-producing tissues.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Deepening understandings of the physiological bases of intersexuality combined with improvements in surgical technology, especially since 1950, began to enable physicians to catch most intersexuals at the moment of birth. The motive for their convertion was genuinely humanitarian: a wish to enable individuals to fit in and to function both physically and psychologically as healthy human beings. But behind the wish lay unexamined assumptions: first, that there should be only two sexes; second, that only heterosexuality was normal; and third, that particular gender roles defined the psychologically healthy men and women. These same assumptions continue to provide the rationale for the modern “medical management” of intersexual births. (385)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-4902736762859443202?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/4902736762859443202'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/4902736762859443202'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/11/masculinity-studies-reader-okuma-notlar.html' title='The Masculinity Studies Reader - Okuma Notları...'/><author><name>lilliput</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17633420511013435218</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-1062144850584091706</id><published>2007-11-14T23:05:00.000+02:00</published><updated>2007-11-14T23:08:41.401+02:00</updated><title type='text'>Manuel de Landa - Çizgisel Olmayan Tarih'ten okuma notları...</title><content type='html'>Manuel de Landa&lt;br /&gt;Çizgisel Olmayan Tarih&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GİRİŞ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Evrim kuramı da, hayvanların ve bitkilerin ebedi özlerin vücut bulmuş halleri değil, tarihsel yapı parçacıkları olduğunu; üretken yalıtım yoluyla birbirine eklemlenen, uyum sağlamaya dönük niteliklerin yavaş yavaş birikmesiyle ortaya çıktıklarını göstermişti. Ne var ki bu iki kuramın klasik versiyonlarının kavramsal mekanizmaları nispeten zayıf bir tarih kavrayışı içerir: Klasik termodinamik de, Darvincilik de tek bir tarihsel sonucun mümkün olduğunu kabul etmişlerdir; termal dengenin sağlanması ya da en uygun tasarım ya da enerjinin en uygun biçimde dağılımı bu kuramlar açısından tarihin sonu anlamına gelmektedir. (10)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- (…) geri besleme (…) (11)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İnsani tarihsel süreçlerin denge dışı dinamiklerini yüzyıllar arasında ileri geri sıçrayarak doğru dürüst anlama imkanı var mı sanki?Tam tersine burada yapılması gereken metinsel değil, fiziksel bir işlem. (12)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Daha da önemlisi Iberall, belli bir kimyasal bileşik (örneğin su) nasıl farklı hallerde (sıvı, katı, ya da gaz olarak) bulunabiliyorsa, ısı yoğunluğundaki kritik noktalarda nasıl bir kararlı halden diğerine geçebiliyorsa (bunlara faz geçişleri denir), bir insan toplumunun da yerleşimlerinin yoğunluğu bakımından kritik kütleye ulaştığında bu hal değişimlerini yaşayabilecek bir “madde” olarak görülebileceği düşüncesini ortaya atmıştır.&lt;br /&gt;Iberall, ilk avcı-toplayıcı gruplarını, birbirlerinden ayrı yaşamaları, dolayısıyla nadiren ve düzensiz olarak etkileşime girmeleri anlamında gaz partikülleri olarak görmeye devam eder bizi. (Avcı toplayıcı grupların genellikle birbirlerinden yaklaşık 113 km uzakta yaşadıklarını gösteren etnografik kanıtların yola çıkan Iberall, insanların günde yalnızca yaklaşık 40 km yürüyebileceği tahminiyle iki grup arasında bir günlük yoldan daha fazla mesafe olduğu hesaplamıştır. )İnsanların tahıl ekip biçmeye başlamasıyla birlikte insanlarla bitkiler arasındaki etkileşim yerleşik topluluklar yarattığında, insanlık sıvılaşmış ya da artık daha sık, fakat hala düzensiz bir etkileşim içinde olan gruplar halinde yoğunlaşmıştır. Nihayetinde bu topluluklardan birkaçı tarımsal üretimi, (üreticiler ve gıda tüketicileri arasında ilk kez bir iş bölümünü mümkün kılarak) üretim fazlasının biçilip, depolanıp yeniden dağıtılabileceği noktaya varacak denli yoğunlaştırdığında insanlık kristalleşmiştir; yani merkezi hükümetler kendi nüfusları benzer kanunlar ve yasal düzenlemelere tabi tutmaya başlamıştır. (14)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Nasıl ki suyun katı, sıvı ve gaz fazları bir arada bulunabiliyorsa, insanlığın her yeni fazı da yalnızca diğerlerine eklenir, önceki fazları geçmişe bırakmaksızın onlarla bir arada, etkileşim içinde bulunur. (14)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- (…) kendi kendini örgütlenme (…) (15)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kapitalizm öncesi piyasa, birçok alıcının ve satıcının merkezilikten uzak etkileşimden doğan, sürecin tamamını kontrol eden merkezi bir “karar alıcı”nın bulunmadığı kolektif bir oluşumdur. (17)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kentler, besinlerini yakınlardaki kırsal bölgelerden ya da sömürgecilik ve fetih yoluyla başka ülkelerden sağlayan asalak oluşumlar olarak karşımıza çıkıyor. (22)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Dilsel malzemeler. Mineraller, cansız enerji, gıda ve genler gibi, dili oluşturan sesler, kelimeler ve sözdizimsel yapılar da ortaçağ kentlerinin (ve modern kentlerin)duvarları arsında birikmiş ve kentsel dinamiklerle değişime uğramıştır. (23)&lt;br /&gt;I&lt;br /&gt;Lav ve Magma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sinerjik bileşimler, insan yapısı olsalar da olmasalar da, yeni karışımların hammaddesi oluyor. (27)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yeni maddelerin karışıma katılması yeni biçimlerin hızla yayılmasını tetikledikçe yapılarda çeşitlenmiştir. Örneğin organik dünya, 500 milyon yıl öncesine dek yumuşak dokunun (pelte ve buğu, kas ve sinir)hakimiyetindeydi. O noktada hayatı oluşturan etli madde-enerji birikiminin bir bölümü ani bir mineralleşme süreci geçirdi ve canlı yaratıkların oluşumu için yeni bir malzeme ortaya çıktı: KEMİK. (27)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kemik en kolay taşlaşan, kayalar dünyasına geri giden eşiği en çabuk aşan canlı maddedir. (28)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İnsanın iç iskeleti bu kadim mineralleşmenin bir çok ürününden biridir. Ama insan türünün yaşadığı tek jeolojik sızma bu değildir. Yaklaşık sekiz bin yıl önce insan nüfusu kentsel bir dış iskelet geliştirerek yeniden mineralleşmeye başladı: Güneşte kurutulmuş kilde yapılmış tuğlalar evlerin yapı malzemesi oldu, evlerde taş anıtları ve koruyucu surları çevreledi, onlar tarafından çevrildi. Bu dış iskelet, iç iskeletinkine benzer bir amaca hizmet ediyordu: insan etinin kent surları içine ve dışına hareketini kontrol etmek. Kentsel dış iskelet başka birçok şeyin hareketini de düzenliyordu: örneğin lüks nesneler, haberler ve gıda. Özellikle de birçok kentin ve kasabanın bağrında her hafta kurulan, öteden beri var olmuş pazarlar basbayağı motor işlevi görüyorlardı: Yakın ve uzak bölgelerden insanları ve malları düzenli arlıklarla yoğunlaştırıyorlar, sonra da çeşitli ticaret çevirimleri doğrultusunda yeniden harekete geçiriyorlardı.&lt;br /&gt;Dolayısıyla kentsel alt yapının, sıkışık biçimde bir arada buluna insan nüfusları açısından, kemiklerimiz etli kısımlarımızla ilgili olarak gerçekleştirdiği hareket deneti işlevinin aynısını gerçekleştirdiği söylenebilir. Her iki durumda da minerallerin karışıma eklenmesi muhteşem bir katışımsal patlamaya yol açmış, hayvanların ve kültürel tasarımların çeşitliliğinde büyük bir artışı beraberinde getirmiştir.&lt;br /&gt; (…)&lt;br /&gt;Kent sistemleri ve canlı yaratıklar daha ziyade, denge durumunda uzakta, yani benzersiz başkalaşımlar geçirmelerine neden olan, şu ya da bu ölçüde yoğun madde-enerji akışlarına tabi farklı dinamik sistemler olarak görülmelidir.&lt;br /&gt;Nitekim kentlerin biçimsel başkalaşımı, antik çağlarda Bereketli Hilal Bölgesinde kurulan ilk kentlerden bu yana insan-dışı enerji tüketiminin yoğunlaşmasına bağlı olmuştur. (29)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bitkiler fotosentez yoluyla güneş enerjisini şekere çevirdiğinden, tarım insan toplumlarına geçen güneş enerjisini artırmıştır. Gıda üretimi daha da yoğunlaştığında, insanlık kentsel yapılara geçit veren çatallanmayı aşmıştır. Bu ilk kentleri yöneten elitler başka yoğunlaşmaları da mümkün kılmışlardır-örneğin büyük sulama sistemleri geliştirmişlerdir-; kent merkezleri de emperyal biçimlerine dönüşmüştür. Yine de tahıl üretiminin enerji akışını yoğunlaştırmanın olası birkaç yolundan biri olduğunu vurgulayalım. Önemli bir noktadır bu. Bazı antropologların dikkat çektiği gibi, kentlerin ortaya çıkması, alternatif yoğunlaşma rotaları da izlemiş olabilirdi, mesela Peru’da kent hayatının gelişiminin balık rezervlerinden beslenmesi gibi. Önemli olan tek başına tarım değildir, önemli olan toplumun içindeki madde-enerji akışından gözlenen büyük artış, bunun yanı sıra bu yoğun akışın mümkün kıldığı, kent hayatındaki dönüşümlerdir.&lt;br /&gt;Bu bakış açısına göre, kentler madde-enerji akışından doğmuşlardır, ama bir kasabanın mineral alt yapısı ortaya çıktığında, bu alt yapı söz konusu akışlara tepki vermiş, onları yoğunlaştıran ya da engelleyen yeni bir dizi kısıtlama yaratmıştır. Bir kasaba surlar, anıtsal yapıtlar, caddeler ve evler sırf kendi başlarına kalsalardı daha zayıf kısıtlamalar dizisi oluştururlardı, bunu söylemeye bile gerek yok. Ama tek başına değillerdi elbet. Bu yüzdende kent dinamiklerine ilişkin tarihsel araştırmalarımızın, kenetleri yöneten bürokrasiler olsun, onlara canlılık kazandıran pazarlar olsun kentlerde yaşayan kurumlara dair bir analizi de içermesi gerekiyor. (30)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kent tarihçilerinin sık sık dikkat çektikleri üzere, kentleşme her zaman kesintili bir olgu olmuştur. Hızlı büyümede gözlene patlamaları, uzun süren durgunluk dönemleri izlemiştir. (31)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir şehir kendiliğinden gelişebilir, yani topografik özelliklere bağlı kalarak düzensiz bir şekil alabilir ya da şehrin şeklini, birleşerek onu oluşturan köylerin dağılımı belirleyebilir. Öte yandan bir kent bilinçli bir planlamanın ürünü de olabilir. (31)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kendi kendine örgütlenen kentlerle planlı kentler arasındaki farklılık aslen biçimsel bir farklılık değildir, daha ziyade bu biçimin doğuşu ve ardından gelen gelişme sürecinin gerisindeki karar alma süreçleri arasındaki farklılığı yansıtmaktadır. Yani asıl önemli farklılık, kentlerin gelişiminde merkezi ve merkezi olmayan karar alma süreçleri arasındadır. Kıvrılıp bükülen sokakların “organik” biçiminin taklit edildiği, bilinçli olarak böyle tasarlanmış şehirlere olduğu gibi, yerleşimleri ızgarayı andıran düzgün köşelerde birbirini kesen caddelerin, çevrenin bir azizliği sonucu kendiliğinden geliştiği şehirler de vardır. Dahası bir çok kent bu iki sürecin bir bileşimidir. (32)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Birkaç yüz kent planını rasgele tarayacak olursak, geometriye dayalı kentsel ilişkilerin ne ölçüde işe yaradığını sorgulamayı gerektiren daha temel bir gerekçe çıkar karşımıza. Kent düzenlemesinin başlıca iki versiyonunun, planlı ve “organik” versiyonların genellikle bir arada bulunduğunu görürüz…Avrupa’da tarih şehirlerin ortaçağdan kalma yoğun merkezlerine yapılan yeni eklemeler her zaman düzenli olmuştur…Birçok tarihi kentin ve metropol büyüklüğündeki kentlerin neredeyse hepsi de önceden düşünülmemiş, kendiliğinden gelişen, çeşitli biçimlerde birbirine kenetlenen ya da eklenen bölümlerden oluşan yap-bozlar gibidir…Daha da ileri gidebiliriz. Birbirine dönüşebilirle de. Önceki geometrinin yeniden işlenmesi sonucu, bir kent palimpsesti ortaya çıkmışıtr adeta; çıkmaz sokaklar, dar, dolambaçlı yolardan oluşan bir ağın içinde, bir zamanlar caddelerin, sokakların düzgün aralıklarla kesiştiği, düzenli bir ızgara planı zar zor ayırt edilir. (33)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Katı, fiziksel açıdan bakıldığında, kent inşasının ivme kazanması enerji akışındaki yoğunlaşmanın bir sonucu olsa da, belli bir şehrin aldığı fiili biçim, insanların karar alma süreçleriyle belirlenir. (33)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bürokrasiler her zaman enerji fazlasının (vergiler, haraç, kira, zorunlu emek)planlı bir biçimde toplanmasını sağlamak üzere doğmuşlar, bu eneri akışlarını kontrol edip işleme becerileri nispetinde de genişlemişlerdir. Pazarlarsa tersine, bağımsız karar alıcıların düzenli olarak toplandıkları kilise olsun, iki bölge arasındaki sınır olsun her yarde doğmuşlar, bireyler alma, satma ve takas etme imkanlarını sunmuşlardır. (34)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Muhtelif unsurların oluşturduğu kendi kendine örgütlenen ağlara karşılık, tek tip unsurlardan oluşan hiyerarşiler. Yinede ağlar ve hiyerarşiler bir arada bulunup iç içe geçmekle kalmaz, aynı zamanda sürekli birbirlerini doğururlar örneğin pazarlar büyürken, ticari hiyerarşiler oluşturma eğilimi gösterirler. (36)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir fuar piramit olarak düşünülürse, taban genellikle dayanıksız ve ucuz yerel malların alınıp satıldığı bir çok minör işlemler oluşur, onların üstünde genellikle pahalı lüks mallar vardır. piramidin en tepesindeyse onsuz hiçbir işin yapılamayacağı-ya da onsuz işlerin asla aynı hızla götürülemeyeceği-etkin para piyasası yer alır. (36)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- (…) “Merkezi Devletle” (…) (39)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Patlayıcı, kendi kendini harekete geçiren (“otokatalitik”) kent dinamiklerinin, kente hiyerarşik bileşenler ağ bileşenlerini aştığında ortaya çıkamayacağı varsayımında bulunmaktadır. (39)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Güneş enerjisi (tarım) ve yerçekimi enerjisiyle (su)beslenen bir sanayi devrimi. (40)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Para akışı. Sistem ekolojisiyle ilgili araştırmalar yapan Howard Odum, biraz fazla basit olsa da burada işe yarayabilecek para teorisi geliştirmiştir. Odum, paranın enerji gibi olduğunu söyler, yalnız bir tek farkla ; para, ters yöne akar: enerji tarımla uğraşan köylerden beslendikleri şehirlere akar, paraysa gıdanın karşılığı olarak şehirden kırsala gider. (40)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Mal paranın rolünü üstlenebilir: tuz kayaları, salyangoz kabukları, mercan, fil dişi-hatta moder hapishanelerde sigara bile. (41)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Büyük para birikimleri yeni ticari girişimler yaratsalar da, bunu kesin sonucu, merkezi devletlerin iktidarında bir azalma, buna bağlı olarak da kentlerin özerkliğinde bir artış gözlenmesi oldu. (42)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Karşılıklı misilleme tehditleri, ilişiğin kesilmesi, iş görme kuralları ve başka gayri resmi kısıtlamalar bir pazarın az çok pürüzsüz işlemesi için yeterliydi. (42, 43)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Tacirler, uzak mesafelerle ticaret yaparken beraberlerinde iş görme kurallarını da götürüyorlardı, Piza hukuku Marsilya’nın denizcilik yasalarına bu sayede girdi. (43)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir kentin, içinde işlediği daha geniş kapsamlı kentsel bağlamda oynadığı role bağlı olarak, sınırları içinde biriken “kültürel malzemeler” de farklı ölçülerde homojenlik ve heterojenlik gösterir. (44)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- (…) ağa benzer öbeklenmeler (…) (45)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Genelde, bu hiyerarşilerde yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya dolanan ticari mal akışı. (45)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ağ kentleri, denetimlerini kolayca uzaktan icra edebildikleri için, bir kentin nüfuzunun mesafelerin yakınlığıyla pek ilgisi yoktu, hele bölge üzerinde resmi bir komuta kurulmuş olmasıyla hemen hiç ilgisi yoktu. (46)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hiyerarşik yapılar, malzemeleri bir piramit olarak kemikleşmen evvel bir homojenleşme geçirme eğilimindedir, ağlarsa heterojen unsurları birbirlerine eklemler, tektipleşme dayatmaksızın onları birbirine kenetler. (48)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir düzeyde, Merkezi Yer sistemi tarihsel topraklarına gayet iyi yerleşmiş homojen bir halka hizmet eder. Ulusal başkent ortak halk kültürünü damıtır, şekillendirir ve uygarlaştırılmış ürünü yeniden yerel hayata sokar…Kent ile kırsal kesim, merkez ile çevre arasında keskin kültürel kesintilerin bulunduğu Ağ Sistemi’nin köksüz kozmopolitliğinin tam tersi bir durum söz konusudur burada…Kilit değerler ve teknikler, geleneksel bir dış çevreye dayatılır, ama bütünleşme ya da aşmalı sentez yönünde hiçbir girişimde bulunulmaz. (48)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Merkezi Yer.&lt;br /&gt;Coğrafi düzensizliklerden azade olduğu, zenginlik ve iktidarın eşitçe paylaşıldığı, kent hizmetlerine yönelik talebin ve insanların bu hizmetlere ulaşmak için katetmesi gereken mesafelerin sabit olduğu sürtünmesiz bir dünya öneriyordu. Bu çizgisel dünyada, farklı merkezler belli bir hizmetin karşılanması için seyahat süresinin asgariye indirilmesi ve böylelikle kolektif faydanın azamiye çıkarılması için kendilerini yeniden düzenlerken, kentlerin uzamsal dağılımlarında farklı seviyeler ortaya çıkmıştır. (50)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kent gelişimine dair çizgisel olmayan dinamik modellerde, örneğin Peter Allen veDimitrios Dentrinos’un geliştirdiği modellerde, kent örüntüleri, küresel ölçekte azami faydayı sağlamaya yönelik unsurlara (örneğin ulaştırma maliyetlerini asgariye indirmeye çalışan süper rasyonel karar alıcıları)değil, kent arasındaki çatışma ve işbirliği dinamiklerine bağlı olarak gelişmiştir ki bu dinamikler merkezlerin büyümesini ve çürümesini de içerir. Bu modellerde, kent yerleşimleri çevredeki kırsal bölgenin nüfusunu çekerek büyür; istihdam imkanları ve kazanç bu nüfus akışını teşvik edici unsurlardır, kalabalık ve kirlilik ise heves kırıcıdır. Prensipte birkaç kent bu insani kaynakları az çok eşitçe paylaşabilirse de, bu modellerde bazı kent merkezlerinin diğerleri aleyhine genişlemesi ve büyük merkezlerin, yakınlarında bulunan aynı ölçekteki kentlerin büyümesini engellemesi gibi eğilimler gözlenir. (50)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Pazara ilişkin klasik tablo, yani Adam Smith’in “görünmez el”modeli tıpkı Christaller’ın kent örüntüleri modeli gibidir. O da tümüyle sürtünmeden uzak, tekellerin bulunmadığı, faillerin mükemmel öngörüyle donatılmış olduğu, maliyetsiz ve sınırsız bilgiye ulaşabildiği bir dünyada işler. Smith’in modeli (daha doğrusu bu modelin neoklasik iktisat için uygulamaya konuş tarzı), bir bütün olarak toplumun yaraını azamiye çıkaran, yani arzın ve talebin en uygun dengeye ulaşmak üzere etkileşim içinde olduğu, israfa varan aşırılıkların ya da zararların hesaba katılmadığı örüntüler yaratır. (51)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İngiliz başkenti 1370’lerden itibaren tekrar tekrar kanalizasyon krizleri yaşamış olsa da, atıkların kent dışına akışını düzenleyen yol krizleri yaşamış olsa da, atıkların kent dışına akışını düzenleyen bir idare 19. yüzyıla kadar oluşturulmadı. Sorun, ancak Thames Nehri’nin atıkları taşıma kapasitesi sınırlarına ulaştığında, etrafa parlamento oturumlarının dahi gerçekleştirilmesini engelleyen kesif bir koku yayıldığında ele alındı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Öncesinde kanalizasyon yönetimi tepkiseldi, plansızdı, parça parça oluşturulmuştu-optimal olduğunu söylemek zordu.&lt;br /&gt;Dolayısıyla kara almanın toplumsal düzenin yaratılmasındaki rolünü almak için, bireysel kararların şu ya da bu ölçüde rasyonel olmasına değil, birbirleriyle etkileşim içindeki birçok karar alıcı arasındaki (merkezi ya da merkezi olmayan) dinamiklere odaklanmamız gerekiyor. (54)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bireysel düzende dahi, önemli olan şu ya da bu psikolojik yapı (rasyonalite) değil, problem çözme becerileri, pratik kurallar ve rutin prosedürler, yani zamanla kentin surları içinde biriken “kültürel malzemeler”’dir. (54)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kentler havuzlarını korumak ve genişletmek için bir zanaatkarlar akışını ve çok çeşitli kesimlerden meslek erbabı akışını kendilerine çekerlerdi; meslek erbabların beraberlerinde başkalarına da öğretilebilecek ya da taklit edilebilecek, dolayısıyla mevcut stoğa eklenebilecek vasıflar ve yöntemler getirirlerdi. Bu kültürel malzemeler biriktikçe, çeşitli biçimlerde birbirlerine karışıp yeni ağlar ve hiyerarşiler oluşturmuşlardır. (55)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Uzmanlaşmalar çoğaldıkça, bireysel zanaatler arsındaki etkileşimler de çoğaldı ve bu da küçük üretici ağlarının, kent çalışmalarının yapan Jane Jacobs’ın değişiyler “sembiyotik küçük işletme toplulukları”nın doğuşunu beraberinde getirdi. (56)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Konstantinopolis, kent hiyerarşisinin zirvesindeydi ve Venedik (14. yüzyıla gelindiğinde Ağ sisteminin merkezindeki metropol haline gelecekti), Konstantinopolis’in mütevazı tedarik bölgelerinden biriydi. Venedikliler malum mal karşılığı başkente kereste ve tuz satıyorlardı. Fakat 11. yüzyılda Venedik’te bir küçük üreticiler ağı önceden Konstantinopolis’ten ithal edilen mamul malları yerel olarak imal edilmiş mallarla ikame etmeye başlayınca, Venedik ekonomisi de hızlı bir büyüme dönemine girdi. Yerel mallar başkentin standartlarına göre kesinlikle kaba ve ilkel olduğundan, Venedik bu yeni ürün fazlasını ancak başka geri kalmış kentlerle ticaretinde kullanabiliyordu. (Dolayısıyla böyle bir otokataliz, tek tek kentleri değil, kent gruplarını içeriyordu. ) Böylelikle Venedik ekonomisi atılım yapmış oldu ve kenti başat bir merkez konumuna taşıdı. Bundan sonra Venedik ürünlerini ithal eden ondan daha küçük kentler de esnek birer vasıf havuzu haline geldi ve onlarda kendi ithal-ikame ağlarını yarattı. (57)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Uzmanlaşmamanın bu ilk kapitalistlere sağladığı avantaj hareket serbestisiydi; hareket serbestisi toptancıların son derece karlı bir hal alan herhangi bir malın akışını yürütmelerine, karlı orandaki değişikliklere göre akışlara katılmalarına veya akışların dışına çıkmalarına imkan tanıyordu. Bu serbesti bin yıl boyunca kapitalizmin ayırt edici özelliği olmuştur. Ticaret hiyerarşisinin en üst seviyelerinde yer alan tacirler ve finansörler hiçbir zaman karın düşük olduğu alanlara girmezlerdi. (58)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Batı ekonomisinin kabaca yarısının kapitalist hiyerarşilerce ele geçirildiğini hesaplamıştır. Diğer yarısında ise bu hiyerarşilerin gönül rızasıyla terk ettiği, karın düşük olduğu bölgeler yer almaktadır. (89)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Aceleci davranıp kapitalizmin Batı toplumunun tamamını kucakladığını, toplumsal dokudaki her ilmeğe onun elinin değdiğini, toplumlarımızın tepen tırnağa ‘kapitalist bir sistem’ içinde yapılandığını varsaymamalıyız. Tam tersine, kapitalizm ile antitezi, daha alt düzeyin ‘gayri kapitalizmi’ arasında hala çok canlı bir diyalektik vardır. Hatta Braudel, kapitalizmin küçük dükkanların ve “pazarın ve daha alt düzeylerdeki mübadelenin devasa yaratıcı güçlerinin” omuzlarında ileriye ve yukarıya taşındığını da ekler… Üretim tesisinin ya da örgütlenmenin büyüklüğü yüzünden felce uğramayan bu en alt düzey, adapte olaya da en hazır olandır; esin, doğaçlama ve hatta yenilik yatağıdır, ama yaptığı en parlak keşifler er geç sermaye sahiplerinin eline düşer. İlk pamuk devrimini yapanlar kapitalistler değildi; bütün yeni fikirler girişimci küçük işletmelerden çıkmıştı. (59)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- 19. yüzyıla dek yalnızca tek tek işletmeler değil, kentler, hatta kent grupları tekelci faaliyetlerle iştigal ettiler. bir kasaba, rekabetçi olmayan pratikler sayesinde, tacirlerine ve finansörlerine büyük katkıda bulunabilyor, onları yabancı rakiplerden koruyabiliyor ve surları içinde para birikimini sağlayabiliyordu. (60)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kapitalizm herhangi bir yerde ve Avrupa’da olduğundan çok daha önce ortaya çıkabilirdi. Kapitalizmin ortaya çıkışı bir çatallanma olarak resmedilmeli, doğru koşulların sağlanması halinde başka bir yerde de (örneğin 13. yüzyıl da İpek Yolu’nda ilerleyen büyük deve kervanlarında) gerçekleşebilecek bir faz geçişi olarak görülmelidir. (62)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- (…) Antipazarlar (…) (63)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sanayileşme öncesi antipazarlar, birikimlerini çoğaltmak, hakimiyetlerini güçlendirmek için arz ve talebi manipüle etmenin en bariz biçimi olan tekellerin yanı sıra başka bazı mekanizmalar da kullanmışlardır. (63)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Metropol merkezlerin nüfuzları ülkeler arasındaki sınırları aşar, ama başkentler bu sınırların çevrelediği toprakların ve bu sınırların bekçileri, koruyucularıdır. Dolayısıyla metropoller deniz kenarında ortaya çıkarken, başkentler genellikle denize uzak iç bölgelerdedir, arka bölgelerine bağlıdır. Başkentler ticaret akışlarına kısıtlamalar getirme, bu akışlardan, dolaşımlardan enerji elde etmek için vergileri, geçiş ücretlerini ve gümrükleri kullanma eğilimindedir; metropol kentlerse aksine bu akışları engellerden azade kılmaya eğilimlidir, uzaklardaki çevre bölgelerini daha doğrudan sömürme çabasındadır. (Burada iki iktidar biçimiyle karşılaşıyoruz; yabancı düşmanı milliyetçiliğe karşı tuzlu su emperyalizmi.) (66)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu silah yarışlarının çeşitli sonuçları oldu. Kuşatmaya yönelik yeni, seyyar ağır silahlar birçok kenti çvreleyen yüksek surları ıskartaya çıkarırken, Avrupa’da mineralleşmeyi de etkilemiştir. Sur ve kale inşası kökten değişime uğramıştır, şehir surları daha alçak inşa edilmiş, daha incelikli bir hal almış, hendekler rampalar, siperler ve dehlizler oluşturan karmaşık bir toplulukla birleşmiştir. Bütün bunların, bu surların içindeki kentler açısından önemli sonuçları olmuştur. 1520’den önce, bir şehir mineral kabuğunu aştığında, sur kolayca sökülüp biraz daha uzakta yeniden inşa edilebiliyordu. Ama artık bunun yerini alan yıldız şeklindeki savunma sistemlerinin yerini değiştirmek çok pahalıya mal oluyordu, bu yüzden de böyle korunan kentler bundan sonra dikey büyümeye yazgılı hale gelmişti. (67)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Avrupalıların dünyayı sömürgeleştirmek için kullandığı icatların çoğu (pusula, barut, kağıt para, matbaa) Çin kökenliydi, (genellikle Avrupa’nın benzersiz “rasyonalite”sinin örnekleri olarak gösterilen)muhasebe teknikleri ve kendi aygıtlarıyla İslam dünyasından alınmıştı. Dolayısıyla bu sonuç, Avrupa’ya özgü herhangi bir şeyden kaynaklanmıyordu, yalnızca hiçbir kültürün bünyesinde bulunmayan bir dinamik söz konusuydu. (68)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Aşırı merkezileşmenin getirdiği tehlikeler, sebep olduğu kaçırılmış fırsatlardır bunlar. Avrupa’nın birkaç bölgesi (İspanya, Avusturya, Fransa), bu yönde ilerledi; başkentleri aşırı derecede büyüdü, geniş, üretken olmayan tüketim merkezine dönüştü ve olası rakip kentlerin gelişimi, büyümesini engelledi.  (69)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Okyanuslar ve atmosfer, bitkilerin fotosentez yoluyla elde ettiğinden on kat daha fazla güneş enerjisi içeren çizgisel olmayan dinamik bir sistem oluşturuyordu. (70)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kasırgalar, fırtınalar, basınç blokları ve insanlık tarihi açısından hepsinden daha önemli olan rüzgar çevrimleri. (70)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çizgisel olmayan modeller belli bir yoğunlukta bir enerji akışı olmaksızın doğal ya da kültürel hiçbir sistemin, içerde üretilen kararlı haller (çekerler) ve bu haller arasındaki geçişlerden (çatallanmalar) oluşan kendi kendine örgütlenme kaynaklarına ulaşamayacağını gösteriyor. İkincisi, çizgisel olmayan modeller, madde-enerji akışlarının yarattığı yapıların, bir kere ortaya çıktıklarında, kendilerini ortaya çıkaran bu akışlara nasıl tepki verdiğini, onları nasıl engellediğini ya da yoğunlaştırdığını gösteriyor. (72)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Enerji akışları ve katalitik akışları dikkate alındığımızda, insan toplumları lav akışlarını andırır; insan elinden çıkmış yapılar da (mineralleşmiş kentler ve kurumlar), dağlara ve kayalara benzer: Tarihsel süreçlerin katılaştırdığı ve şekillendirdiği malzemelerin birikmesinden oluşurlar. (Elbette birçok bakımdan da lavlara ve magmaya benzemiyoruz) (73)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Nehirler kayalık malzemeyi çıkış noktalarından (aşınmakta olan bir dağdan) okyanusun dibine taşır, bu malzeme orada birikir. Bu süreçte, farklı boyutlardaki, ağırlıktaki, şekildeki çakıl taşları kendilerini taşıyan suya farklı tepkiler gösterir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bazıları kadar küçüktür ki, suda çözülürler; bazıları da daha büyüktür ve suyla beraber taşınırlar; daha da büyük taşlar kah nehir yatağına saplanır, kah akan suyla ilerlerler; en büyükleriyse nehrin dibinde hedeflerine doğru yuvarlanırken çekiş gücüyle taşınırlar. Nehrin akışının yoğunluğu (yani hem akış hızı hem de ısı, kil doygunluğu gibi başka yoğunluklar)da sonucu belirler, çünkü ancak orta kuvvette bir akışla yuvarlanabilecek olan bir taş, güçlü bir anafor sayesinde suyla beraber taşınabilir. (Taşların özellikleri ve akışın özellikleri, ayrıca nehir ile nehir yatağı arasında bir geri besleme bulunduğundan, ”ayıklayıcı bilgisayar”ın hiç +de çizgisel olmayan dinamik bir sistem olduğu açıktır. ) (76-77)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Genetik malzeme de tıpkı taşlar gibi “çökelir”, “tortulaşır”. (78)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Elitlerin de yeni kurumsallaşmış bu geleneğin bekçileri ve taşıyıcıları, yani değişimi meşrulaştıranlar ve yenilik sınırlarını yeniden çizenler haline gelmesi lazımdır. Kısaca gevşekçe derecelendirilmiş bir toplumsal roller birikimini (ve bu rollere erişim kriterlerini )toplumsal bir sınıfa dönüştürmek için, toplumsal sınıfın dinsel ve hukuki yasalarla pekiştirilmesi gerekir. (79)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Tepkimedeki her iki maddenin de belli bir rengi olduğunu düşünelim (biri mavi, diğeri kırmızı olsun ), bu iki maddeyi birleştirdiğimizde (rasgele birleşen milyonlarca molekülden bekleyeceğimiz üzere ) mor bir sıvı ortaya çıkmayacaktır. Onun yerine önce daha çok mavi moleküllerin biriktiği durumları, ardından daha çok kırmızı moleküllerin üretildiği durumları göreceğimiz ritmik bir tepkime meydana gelecektir. Bu ritmik biçimi sisteme dışarıdan dayatılmamış, içerden kendiliğinden üretilmiştir (bir çeker sayesinde) (81)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Şimdi sorunumuz şu: Ağ davranışına ilişkin ampirik araştırmalardan jeoloji ve biyoloji dünyasına, insan toplumlarına uyarlayacak denli soyut bir yapı- üretim süreci damıtabilir miyiz ? Deleuze ve Guattari’nin önerdiği modelde, bu şemanı üç unsuru vardır . İlk olarak bir dizi heterojen unsur, bir üst üste binmeler eklemlenmesiyle, yani farklı ama üst üste binmiş unsurlar arasındaki bir iç bağlantıyla bir araya getirilir. (Otokatalitik devreler söz konusu olduğunda, devredeki bağlantı noktaları birbirlerine işlevsel tamamlayıcılıkları yoluyla bağlanır)İkincisi, özel bir işlemciler ya da ana unsurlar sınıfının bu iç bağlantıları etkilemesi gerekir . (Bizim örneğimizde, bu tepkimelerini kolaylaştırmak üzere iki kimyasal madde arasına giren katalizörlerin oynadığı rol budur. ) Son olarak birbirine kenetlenmiş farklı unsurların kendi içlerinde kararlı davranış örüntüleri (düzenli zamansal ya da uzamsal arlıklarla gözlenen örüntüler ) üretmeye muktedir olması gerekir . Jeolojik, biyolojik ve toplumsal yapılarda bu üç unsurun örneklerini bulabilir miyiz acaba ? (82-83)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Şemadaki ikinci unsur olan ara işlemcilerse, katalizör maddelerin yanı sıra devre içinde yerel eklemlenmeyi sağlayan her şeydir – “özgül ağırlığın artması, yoğunlaşma, güçlenme, sızma, yağma gibi birçok ara olaydır.” (83)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çekirdekleşme olayları, hatta katı bileşenlerin içinde bulunan, içerde büyümeyi teşvik eden bazı “kusurlar” (“diskasyon” da denir), bunların hepside ara olaylara örnektir. (84)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Dolayısıyla granit (tıpkı dört başı mamur bir otokatalitik devre gibi), bir ağ örneğidir, ya da Deleuze ve Guattari’nin kullandığı terimlerle kendi içinde tutarlı bir toplamdır. Kendi içinde tutarlılık niteliğinin yalnızca biyolojik ve dinsel dünyada varolduğunu kabul eden Maturana ile Varela’nın tersine, Deleuze ile Guattari, ”tutarlılığın, karmaşık hayat biçimleriyle sınırlanmış olmaktan uzak olduğunu, en basit atomlar ve parçacıklarda bile tam anlamıyla gözlenebilir olduğunu” savunurlar. (84)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Dolayısıyla çökelti kayaları, biyolojik türler ve toplumsal hiyerarşiler nasıl katmanlı sistemlerse (yani hepside çifte bir eklemlenme sürecinin tarihsel ürünüyse), volkanik kayalar, ekosistemler ve pazarlarda kendi içinde tutarlılığı olan toplamlardır, farklı unsurların bir araya gelip birbirleriyle kenetlenmesinin ürünüdür. (88)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çevrenin ısısında meydana gelen değişimleri tespit eden bir sensör ile çevrenin ısısını değiştirme kapasitesine sahip bir aygıt, yani bir efektör. İki unsur öyle birleştirilmiştir ki, sensör ne zaman bir belli bir eşiğin ötesinde bir değişim tespit etse, efektörün çevre ısısını aksi yönde değiştirmesini sağlar. Ama neden-sonuç ilişkisi çizgisel (sensörden efektöre)değildir; çünkü efektör çevre ısısında bir değişime sebep olmakla, sensörün bundan sonraki tepkisini de etkiler.&lt;br /&gt;Kısacası nedensel ilişki dümdüz bir ok oluşturmaz, kendi üstüne kapanarak bir kapalı devre meydana getirir. Bu döngüsel nedenselliğin sonucu da çevre ısısının belli bir seviyede korunması olur. (89)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir patlamanın hızı genellikle ısısının yoğunluğuyla belirlenir (ne kadar sıcaksa, o kadar hızlıdır), fakat patlamanın kendiside ısı ürettiğinden kendi kendini hızlandıran bir süreç ortaya çıkar. (90)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- (…) heterojenlik iki yoldan ilerler: yerelleşme yoluyla ve iç içe geçme yoluyla . Yerelleşmede, her yerellik homojen kalsa da veya homojen hale gelse de yerellikler arasındaki heterojenlik artar. İç içe geçmedeyse, yerelliklerin kendi içlerindeki heterojenlik artarken, yerellikler arasındaki heterojenlik azalır. ” (91)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Dolayısıyla, ağların kahramanlık olarak boy gösterdiği, hiyerarşilerin de hainler olarak sahneye çıktığı bir insanlık tarihi anlatılması demlemenin cazibesine kapılmamak çok önemlidir. (92)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Teknoloji düz bir hat üzerinde gelişirmiş gibi değerlendirilmeyecek, buhar makinesı ve fabrika üretiminin ortaya çıkması makinelerin evriminin kaçınılmaz bir sonucu olarak görülmeyecektir. Aksine, bütün biçimleriyle kitlesel üretim teknikleri, birkaç alternatiften yalnızca biridir ve yeni makineleşmenin gelişimine hakim olmaları da kendi başına açıklama gerektiren bir meseledir. (96)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sınai kalkınma biyolojik evrime benzer, ileriye doğru yönelmediği gibi, her zaman karmaşıklaşma doğrultusunda da ilerlemez : Bazı türler karmaşıklaştırırken, bazıları da basitleştirir. (98)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Karışımları ağ ve hiyerarşi oranları itibariyle farklılık gösteren bu kasabalar, genişleme biçimleri bakımın dan da birbirinden ayrılıyordu. Kömür enerjisiyle beslenen kentler hızlı, vahşice bir büyüme içindeydi; arazileri daha önceki kullanım biçimlerini tümüyle göz ardı ederek kırsal kesime doğru genişliyorlardı. Oysa merkezi olmayan sanayilere ev sahipliği yapan küçük kasabalarda tam tersi bir durum gözleniyordu; bu sanayiler çevrelerinde ki kırlık araziyle iç içe geçiyordu. (99)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Simmons kentleri madde ve enerji dönüştürücüleri olarak görür: dış iskeletlerinin genişlemesini sürdürmek için çevrelerinden kum, çakıl, taş ve tuğla elde ediyorlar, ayrıca bunları binaya çevirmek için yakıt tüketiyorlardı. Simmons, kendi kendine örgütleme yetisine sahip her sistem gibi kentlerinde açık (ya da tüketici)sistemler olduğuna, içlerine ve dışlarına sürekli bir madde –enerji akışı yaşandığına dikkat çekiyor. (100)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ne var ki, bu kent merkezlerini özel kılan, içlerinden geçen madde-enerji akışları değil, bu akışların güçlenme biçimidir. (100)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir enerji biçiminin tetiklemesi bir başka enerji biçiminde akışı başlatır; bu enerji akışı da ilk enerji biçiminde bir akış tetikler; başka enerji biçimlerinin de sürece katılması bir tetekleme-akış etkileşimi zinciri yaratır, bu etkileşimler zinciri sırayla ilerleyebileceği gibi, paralel biçimde ya da hem sırayla, hem paralel ileleyebilir…Tetikleme-akış etkileşimleri, sistemlerde yer alan dağıtıcı yapılar arasında karşılıklı bağımlılığa dayalı bir çoğalma yaratır. Birbirinden ayrı bir dizi üretken sistemi, karşılıklı etkileşime dayalı tek bir üretken sisteme dönüştürür. (101)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Otokatalitik devrelerin bir özelliği de iç durumlarını büyük ölçüde davranış biçimlerince belirlenmesi, dış etkilerin tetikleyici rolü oynamasıdır. Maturana, otokatalitik devrelerin bu özelliğini, içecek ya da hazır yiyecek makinelerine benzetiyor: O makinelerde de makinenin ne yapacağını belirleyen düğmeye basmak değildir, düğmeye basmak sadece tetikleyicidir. Otomasyona geçmiş fabrikalar, bu türden çok karmaşık makinelerdir ve böyle oldukları için de planlanmış otokatalitik devrelerdir. (131)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Neticede komuta yapıları kendi kendine örgütlenen yapılara baskın çıksa da, somut tarihsel koşullara dayanarak açıklanmayı bekleyen olumsal bir tarihsel olgu olacaktır bu . Burada (ekonomik, siyasi, askeri) bir kurumlar çokluğunun bu açıklamaya dahil edilmesini önerdim. (135)&lt;br /&gt;II&lt;br /&gt;Et ve Genler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Biyosferdeki madde-enerji akışının başlıca biçimi besin zincirindeki et* dolaşımıdır. Bitkilerden otçullara, otçullardan etçillere sürekli bir dolaşım içinde olan et ya da “biyokütle”, ekosistemde istikrar ve esneklik kazandırır. (Gerçekten bu besin zinciri, iç içe geçmiş zincirlerin oluşturduğu, ”besin ağı “denen sistemdeki bir kaç zincirden yalnızca biridir. )Bir besin ağının temeli, bünyesindeki bitkilerdir; bitkiler fotosentez yoluyla güneş ışınlarını “ısırıp” bir bölümünü şeker olarak saklarlar. Bir ekosistem içinde asalak olmayan tek canlı bitkidir.&lt;br /&gt;Ekosistemin atıklarını işleyen karmaşık mikroflora ve mikrofauna da bitkiler kadar önemlidir, çünkü bu organizmalar ölü bitkilerle hayvanları yeniden mineralleştirir ve yeniden ağa sokar.&lt;br /&gt;Bitkiler ve mikro organizmalar karşılaştırıldığında, “daha yüksek” hayvanlar ekosistemdeki göz alıcı dekorlardan ibarettir, boyutları ne denli büyürse biyokütleyi de o denli verimsizce tüketir ve dönüştürürler. (140)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ortaçağ kentleri ve kasabaları ile içinde geliştirdikleri ekosistem arasındaki ilişkiler incelenecek – yayılmaları sırasında ormanları yok etmelerinin yanı sıra, biyolojik oluşumlarla, özelliklede mikroorganizmalarla sürdürdükleri başka etkileşimler de ele alınacak. Bitkiler bir biçimde kentlerin kontrolüne girmiş olsa da, mikropların çok daha uzunca bir süre direniş gösterdiğini savunacağız (hatta, antibiyotikler sayesinde en nihayet komutamıza girdiklerini söylemek bile o kadar doğru olmayabilir). Ondan sonra ekosistemlerin başka bir kontrol edilemez unsurunu, iklimi de değerlendirmeye almamız gerekiyor. Kentlerin tarihinde salgın hastalıklar da, iklim koşullarının değişmesi de büyük bir rol oynamış, salgınları ve kıtlıkları, 18. yüzyıla dek kentsel ve kırsal hayata hakim olan “biyolojik rejim”in bir parçası haline getirmiştir. (141)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Farklı bir bakış açısıyla kentler ve kasabaların kendileri de, en azından biyokütle onların içinde dolaşıma girip kent ve kasaba sakinlerini beslediği için ekosistemler olarak değerlendirilebilir. Fakat bu dolaşım şemasının kentlerin ve kasabaların dışında cereyan eden süreçleri de içermesi gerekir, çünkü kent merkezleri besin için her zaman kırsal kesime bağımlı olmuşlardır. İnsan yapısı ekosistemlerde asli üreticiler çevre köylerin sakinleridir, kent sakinleriyse kültürel bakımdan sofistike olmalarına karşın sadece tüketicidirler. Üstelik bu asalaklık ilişkisi daha geniş çapta da yeniden üretilebilir. Örneğin 16. yüzyılın başlarında kentler büyüyüp birbirleriyle ticaret ilişkileri geliştirirken, besinleri de çok çok uzaklardaki tedarik bölgelerinden akmaya başladı. Önce Doğu Avrupa, batıdaki kentler kompleksini besleyen geniş bir “kırsal kesim” e dönüştü, sonra Amerika ve başka yabancı ülkeler Batı Avrupa kentlerini besleyen kaynak depoları haline geldiler. (141)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Rastgele bir araya gelmiş türlerin oluşturduğu ağlar, ağa yeni türler ekledikçe istikrarsızlaşma eğilimindeydi; çeşitlilik istikrarsızlığı besliyordu. Fakat bütün bu modeller, gerçek ekosistemlerin türlerin rasgele bir araya gelmesiyle kurulmuş topluluklar olmadığını, türlerin birbirini tamamlayan -av ve avcı, asalak ve asalağın yerleştiği canlı gibi- işlevsel özellikleriyle birbirine bağlandığı ağlar olduğunu gösteriyordu. Ekoloji alanında çalışan bir bilim insanına göre heterojenlik bu ağlara istikrardan (bir hali görece dalgalanmalarla koruma yetisinde) çok esneklik (farklı kararlı haller arasında geçiş yaparak büyük dış ve iç dalgalanmaları soğurma yetisi) bahşeder. (142)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Normalde kent merkezlerini tanımlarken nüfus yoğunluğu kriteri kullanılırken, Fernand Braudel besin üreticileriyle tüketicileri arasındaki iş bölümünün (ve bu iş bölümünü dayatmak ve korumak için kullanılan iktidarın) kent hayatının asıl tanımlayıcı özelliği olduğunu savunur. (143)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kentsel bir ekosistemin başlıca özelliği homojenliğidir: İnsanlar ağdaki bütün besin zincirini kısaltmışlar, aracıların çoğunu ortadan kaldırmışlar ve bütün biyokütle akışlarını kendilerine çevirmişlerdir. (144)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İnsanların nüfusu ne zaman azalsa, kentsel ekosistemden dışlanan hayvanlar ve bitkiler geri dönüyorlardı. Gerileme dönemlerinde, insanların piramidin en tepesindeki yerlerini korumak için mücadele etmeleri gerekiyordu: Urallar’dan Cebelitarık Boğazı’na dek Avrupa’nın tamamı, dağların hepsinde kol gezen kutların, ayıların yurduydu. Kurtların varlığı ve uyandırdıkları ilgi, kurt avını kırsal kesimin, hatta kasabaların sağlığının bir göstergesi, geride bırakılan yılın nasıl bir yıl olduğunun kanıtı haline getirdi. Kısa süreli bir ilgisizlik, ekonomik bir gerileme, sert geçen bir kış; sonra bir de bakardınız kurtlar çoğalmış. 1420’de kurt sürüleri surlardaki bir çatlaktan ya da başına muhafız konmamış kapılardan Paris’e girdiler. 1438’de yeniden geldiler, bu kez şehir dışında, Montmartre ile Saint-Antoine kapısı arsından insanlara saldırdılar. (145)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Salgın hastalıklara verilen kültürel tepkiler, bilinçli bir plan olmaksızın, deneme-yanılma yoluyla gelişen alışkanlıklar ve rutinlerdi. Bunlar bir anlamda, bilinçsiz bir biçimde biriken ve asalaklar tarafından ayıklanan kültürel malzemelerdi. Dolayısıyla insanlar ve mikroplar, kent kültürünün hizmetindeki besin hiyerarşisinin diğer unsurlarının tersine, sürükleme yoluyla bir arada gelişerek bir ağ oluşturuyorlardı. (146)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Enerji ve besin akışlarının yanı sıra kaçınılmaz olarak akan kültürel unsurları gereksiz yere vurgulayarak, enerji ve besin akışlarının öneminden çalmak kolaydır. Örneğin Claude Levi-Strauss, biyokütlenin insan toplumuna “doğal” halinde girmediğine yıllar önce dikkat çekmişti: En azından ateşin “medenileştirici” güçüyle işlenmişti bu biyokütle. Bu karşılık, çiğ ve pişirilmiş biyokütle arsındaki fark, mitler ve efsanelerce benimsenmiş, büyük ölçüde sembolik bir karşılık haline gelmiştir. Kültüre aynı zamanda, tabu yiyecekler, kutsal yiyecekler ve günlük yiyecekler arasında bir ayırıma giderek et akışını da düzenler. (146-147)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Açlık, yüzyıllar boyunca o kadar sık tekrarlandı ki, sonunda insanın biyolojik rejimine dahil oldu ve günlük hayatına girdi. Yokluk ve yoksulluk, ayrıcalıklı konumuna karşın Avrupa’da bile süreklilik kazanmış, tanıdık bir olguydu. Aşırı beslenmiş birkaç zengin kuralı bozmaz. Başka türlüsü de olamazdı zaten . Tarım ürünlerinin hasadı bereketsizdi; üst üste iki mevsim hasat kötüyse, felaket kapıda demekti…bu ve başka sebeplerden Batı’da açlık, ancak 18. yüzyıl civarında, hatta daha sonra ortadan kalktı… Fransız gibi ayrıcalıklı bir ülkenin 10. yüzyılda 410 genel kıtlık yaşandığı anlatılır; 11. yüzyılda 26, 12. yüzyılda 2, 14. yüzyılda 4, 15. yüzyılda 7, 16. yüzyılda 13, 17. yüzyılda 11 ve 18. yüzyılda 16 kıtlık yaşanmıştır. Açtır ki, 18. yüzyılda yapılan bu toparlamayı, doğruluk garantisi vermeden sunuyoruz: Tek riski aşırı iyimser olmasıdır, çünkü yüzlerce yerel kıtlık es geçirmiştir. (147)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İki bin yıl boyunca Batı’ya hakim olan bakış açısına göre, belli bir türü tanımlayan özelliklerin bütün zamanlarla mutlaka bir arada bulunmuş olması gerekiyordu, çünkü bunlar ebedi bir özün ifadeleriydi. Bugün, bu tür birikimlerle ilgili mutlak bir koşul olmadığını biliyoruz. Türler tarihsel inşalardır, tanımlayıcı özellikleri de, genetik ayıklama süreci olarak işleyen seçilim baskıları yoluyla bir araya gelmiş tümüyle olumsal birikimledir. Hiç mi hiç mecazi olmayan bir anlamda, bedenlerimiz biyokütle akışı içindeki geçici pıhtılaşmalar oldukları kadar, genetik maddelerin akışı içinde de kısa ömürlü inşalardır. Richard Dawkins’in dediği gibi, bitkiler ve hayvanlar genlerin ya da kopyalayıcıların akışını barındırmak ve daimi kılmak için inşa edilmiş “hayatta kalma makineleri”dir yalnızca:&lt;br /&gt;Kopyalayıcılar varolmaya başlamakla kalmadı, aynı zamanda kendilerine korumalar, varlıklarını sürdürmeyi sağlayacak taşıtlar da inşa etmeye başladılar. Hayatta kalan kopyalayıcılar, kendilerine içinde yaşayacak hayatta dış dünyadan yalıtılmış olarak, dış dünyayla dolaylı ve eziyetli yollardan iletişim kurarak, onu uzaktan kumandayla manipule ederek büyük koloniler halinde kaynaşıp gitmektedirler.” (148) (Richard Dawkins, The Selfish Gene, New York: Oxford University Press, 1990, s. 19-20. Türkçesi: Gen Bencildir, çev: Asuman Ü. Müftüoğlu, Ankara: Tübitak, 2001.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Genler, organik yapı ve işlev üretimini belirleyen yol haritaları değildir; böyle bir düşünce genetik malzemelerin önceden belirlediği bir biçimin, edilgen bir ete uygulandığı anlamına gelir. Oysa, genler ve onların ürünleri kendiliğinden düzen üreten çeşitli süreçler üzerindeki kısıtlayıcı etkenler işlevi görür, bir anlamda etkin (ve morfogenetik anlamda gebe) etten bir biçim çıkarırlar. (149)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Son derece heterojen unsurlardan oluşan bir ağ olan ekosistemin tersine, bir türün gen havuzu homojen unsurların bir hiyerarşisi olarak görülebilir. Fizikçi Howard Pattee’nin savunduğu gibi, genlerin kritik işlevi, bir hücrede bulunan moleküllerin her birini hücrenin kendisine, hücreleri dokuya, dokuları organa, organları da organizmaya uymaya zorlamaktır. Hiyerarşinin her aşamasında, genlerin amacı, daha alttaki düzeyi, hemen bir üst düzeyce belirlenmiş biçimde davranmaya zorlamaktır. (150)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Göçün kent dinamikleri açısından oynadığı başka bir rol daha vardır ki, kentlerin gen havuzunun kompozisyonundan ziyade kentlerin yaşamsal süreçlerini etkiler. Ortaçağ kasabaları, hatta 19. yüzyıla dek bütün kentler, kendi kendilerini üreten oluşumlar değillerdi. Yani kırsal kesimden gelen biyokütle akışını, surları içinde birikmiş genlerle birleştirerek nüfuslarını yeniden üretmeleri söz konusu değildi. Kent merkezlerinde ölüm oranları yüzyıllarca, doğum oranlarını geride bırakan bir seviyede seyretmişti (özellikle de yenidoğan ölümlerine sık rastlanıyordu ve yoksul kesimlerde de ölüm oranı yüksekti), dolayısıyla kentler her zaman kırsal kesimden göçe ihtiyaç duymuştu. Bu göçmenlerin çoğu yoksul oldukları için, (özellikle çocuklarının) ölüm oranları da kent surlarını aşar aşmaz yükseliyordu. Kentlere “ölüm tuzağı” denmesinin bir sebebi de buydu. ”Ama kasabalar, özellikle de küçük merkezi yerler (limanların, sanayileşmenin ilk evrelerini yaşayan kentlerin ya da büyük başkentlerin tersine) hiçbir şekilde ölüm tuzakları değildi…Normal zamanlarda ölüm oranlarının kilit bir bileşeni olan yeni doğan ölümlerinin, kırsal bölgelerle Pazar kurulan küçük kasabalarda hemen hemen aynı düzeyde seyrettiği hesaplanmıştı: Bu bölgelerde 0-5 yaş grubundaki çocukların yüzde 25-33’ü ölüyordu, büyük kentlerdeyse bu oran yüzde 40-50 düzeyinde seyrediyordu. (155)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kentler besin akışı için olduğu gibi gen akışı için de kırsal bölgelere bağımlıydı. (155)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Köylüler, özellikle de kentlerdeki yoksullar, zorlu fakat ucuz, dar bir nişte yaşamaktadırlar, dolayısıyla üremeleriyle ilgili “hesapları” sonucunda birçok çocuğa güçlerinin yetebileceği sonucuna vardılar. Öte yandan, geniş nişli çocuklar yetiştirmeyi isteyen zengin sınıflarsa ancak birkaç çocuğa güçlerinin yetebileceğini “hesaplamışlardır”. (156)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir toplum e kadar kentlileşirse, doğurganlık oranı da o denli düşük olur.&lt;br /&gt;Kent sakinleri evlilikte ailenin büyüklüğünü kısıtlamış, istenen aile boyutlarını ekonomik koşullara göre şekillendirmişlerdir…&lt;br /&gt;Sanayileşme öncesi kentsel ortama özgü belirsizlik, özellikle de yenidoğan ölüm oranlarının yüksek olması, tatmin edici aile büyüklüğünün ne olduğunu hesaplamayı dahi güçleştiriyordu. İnsanlar, açlık ve hastalıklarla gelecek ölümleri düşünerek fazladan çocuk yapıyorlardı. Çiftçiler ayrıca aileye ekonomik katkıları olur diye fazladan çocuk yapıyordu. Ayrıca nüfusu kontrol altında tutan kolektif mekanizmalar vardı: Sanayileşme öncesi dönemde Batı Avrupa’nın çarpıcı ve tuhaf bir niteliği vardı. Nüfus, toprağın bol olduğu ortamlarda artma eğilimindeydi, ama artış oranı her zaman ılımlı düzeyde kalıyordu. Başka toplumlara nazaran daha düşük düzeyde seyreden doğurganlık oranları, doğumların engelleyici önlemlerin varlığına işaret eder. Bu önlemler bireysel değil, cemaatsel bir nitelik taşıyordu. Üstelik Avrupa’da doğurganlığın toplumsal düzeyde kontrolünü sağlayan bir sistemin varlığından söz etmemize elverecek düzeye varıyordu bu önlemler. Batı Avrupa’daki en yaygın kontrol mekanizması, evlilik için bazı sosyoekonomik koşullar getirmedi: Damadın lonca üyesi ya da bir mülkün kiracısı olması, gelinin de makul bir çeyiz getirmesi koşulu aranıyordu. Sonuçta insanlar geç evlenmek zorunda kalıyordu ve birçoğu bağımsız bir konuma eremedikleri için ömürleri boyunca bekar kalıyorlardı. (157)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hiyerarşi insanının iki ayrı işlemle oluştuğuna dikkat çekmiştik: Ayıklama süreciyle gerçekleştirilen bir homojenleştirme, ardından kuralların hukuki, dini ve başka formel düzenlemelere dökülmesiyle gerçekleşen pekiştirme… (158)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu örtüşen belirsiz dağılım kümelerini, “rasyonalite” ya da “duygusallık” gibi şeyleştirilmiş özlerin keskin bir ikilik gösterdiği kültürel cinsiyet tanımlarıyla kıyasladığımızda, bir homojenleştirme işleminin gerçekleştiğinden emin olabiliriz. Örneğin kadınlar, savaşma (hatta kendini savunma) becerilerinden geleneksel olarak uzak tutulmuştur. Doğurmak, çocuklara bakmak gibi biyolojik açıdan hayati işlevlerle (öğüterek, ıslatarak, mayalandırarak biyokütleyi yenilebilir hale getirmek) karşılaştırıldığında savaşmak o kadar önemli görülmeyebilir, en azından devletlerin yönetimindeki fetih savaşlarından ganimetlerle dönülmesi öncesinde durum böyledir. Fakat savaşma becerileri kritik önemdeydi; bu becerilerin kullanılması insanların prestij ve statü kaynağı olan belli rollere (savaşçı rolüne) erişmesini sağlıyordu. Fiziksel güçleri bakımından hemcinslerin oluşturduğu gruptan en üst kesimde yer alan kadınlar, erkekler grubunun en alt kesiminde yer alan erkeklerden daha üstün savaşçılar olabilecekleri halde, “genetik olarak” savaşçı olma potansiyeliyle donanmış olan bu kadınlar bu saygın rolden dışlanmışlardır. Ayrıca fiziksel güç eğitimle arttırılabileceğinden, bu dışlama, örtüşme alanının yapay olarak daraltıldığı anlamına gelir: Biyoloji, toplumsal ayrımlar yoluyla biyolojiyi besleyebilir: Ortalama (ama yalnızca ortalama) bir kadın hormonel sebepler yüzünden, erkeğe kıyasla daha farklı bir kas ve yağ oranına sahiptir, buda ortalama bir kadının (ama yalnızca ortalama) nesnelere biraz daha az fiziksel güç uygulanabilmesi sonucunu doğurmuştur. Erkeklerle kadınlar arasındaki işbölümünün ve genç yaşlardaki eğitim, faaliyetler ve tavırlar konusundaki ayrımın da bu küçük farklılığın büyütülmesinden hatırı sayılır bir etkisi olur; böylece kadınlar, gelişme dönemlerinde fiziksel olarak erkeklerden daha zayıf hale gelir, fakat hormonlara atfedilecek olanın çok ötesinde bir farklılıktır bu. (159)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ortaçağ Avrupası’nda kentler, yalıtılmış ekosistemlerdi (ısı adaları ve besin-ağı adalarıydı), ama surları onları kültürel anlamda da adalaştırmıştı. Bu kentler belli ayrıcalıkların kullanılabileceği, eski feodal kısıtlamaların gevşetilebileceği, yeni nişlerin (örneğin orta sınıfın) yaratılabileceği yerler haline gelmişti. Bir toprağa ve onun beyine bağlı olan serflerin tersine, kentli yurttaşların bireysel yükümlülükleri yoktu; bir bütün olarak kentlerin piskoposlara, kontlara ya da karalarla karşı vazifeleri vardı sadece. Kentlerin özerkliği bir yerden diğerine farklılık gösteriyordu ve surlar içinde yavaş yavaş biriken kurumsal normlar ve kurallar yansıtılma eğilimindeydi. Belli bir oturma süresin ardından kaçak bir serf kent tarafından kabul edilirse, bu kurumsal normlar serfin lorda karşı yükümlülüklerinin yerini alıyordu; ortaçağ kentini “eski bağları basbayağı koparan bir makine” haline getiren şeyde buydu. Kırsal kesimden göçenlerin hemen başka piramitsel yapıtların içine çekilmediği anlamına gelmiyor bu elbette. Braudel’in değişiyle, “toprağından kopup kente gelen köylü, hemen başka bir adam oluyordu. Özgürdü daha doğrusu, bildiği ve nefret ettiği bir köleliği, önceden nereye varacağını pek düşünmediği bir başka kölelik için terk etmişti.”&lt;br /&gt;On üçüncü yüzyılın sonlarında zirve noktasına çıkan kentsel yoğunlaşma, bu tür kaçışlar için bir çok fırsat yaratmıştı. 1050’de kaçak bir köylünün gidecek hiçbir yeri yoktu, çünkü kasabalar birbirine birkaç günlük uzaklıktaydı, ama 1 300 gelindiğinde birçok kasaba arsında bir günlük yol vardı. Daha da önemlisi, 1050’de kasabaların çevresinde göç etmeyi engelleyen, girmenin tehlikeli olduğu ormanlar vardı. 1300 gelindiğimde bu ormanlar kaybolmaya başlamıştı. Fakat göç eden köylülerin işine gelen bu durum, kent merkezleri için potansiyel felaketler anlamına geliyordu. İki buçuk yüzyıl boyunca, kasabalar ve tedarik bölgeleri, içinde geliştirdikleri biyolojik ağ aleyhine genişlediler. Ekosistem büyük ölçüde homojenleşmişti: Ormanların birçok bölümü açılmış, ya tarım arazisine çevrilmiş ya da kesilip yakıt veya inşaat malzemesi olarak kullanılmıştı. Bir yazarın dediği gibi, kentlerin genişlemesi kredi yoluyla sağlanmıştı, yani kıtanın doğal kaynakları ipotek edilmişti. 1300 sonrasında doğa ipoteğe el koydu ve Avrupa bin yılın ilk ekolojik kriziyle karşı karşıya kaldı. (161-162)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Dağların eteklerindeki ormanların yok edilmesi erozyona ve verimli toprakların kaybına yol açtı. Bu toprağın bir bölümü aşağı vadilerde toplanıp oraların verimliliğini arttırsa da, ormanların yok olması yüzünden sel felaketleri sıklaştı, bu da çok daha fazla ve toprak kaybını ve ürünlerin telef olmasını beraberinde getirdi. Örneğin Yukarı Ren Vadisi’nin bazı bölgelerinde bu yaşandı. Orman kaynaklarının har vurup harman savrulmasının neden olduğu toprak kaybı, özellikle de sarp dağ eteklerinin tarım arazisine dönüşmesi, tarih boyunca kent merkezleri için tehdit oldu. Aslında bazı tarihçiler kent hayatının Mısır’da ve Mezopotamya’da başladığı varsayımını ileri sürer. Temel dayanakları oralarda toprağın düz olması, dolayısıyla erozyon ve toprak kayması yaşanmamasıdır. Erozyonu önleme yöntemleri (örneğin teraslama teknikleri) antik çağlarda, Fenikelilerden bu yana biliniyor olsa da geçmişte bir çok kent hiyerarşisi bu tür bilgileri uygulayamamıştır. Bu başarısızlık kısıtlandırılmış rasyonalitenin pratikteki kısıtlığının bir örneği olduğu gibi, bazı madde ve enerji akışları “sosyalleştirilebilse” de (yani kültürel denetime tabi olsa da ), bir çoğunun pratikte bunun dışında kaldığının kanıtıdır.&lt;br /&gt;On dördüncü yüzyıldaki ekolojik kriz, ormanların yok edilmesinin yanında, kentlerin ve civarlarındaki bölgelerin ormanların yerine geçirdiği basitleştirilmiş (dolayısıyla esnek olmayan) ekosistem üzerindeki olumsuz etkilerden de kaynaklanıyordu. İnsanlar besin zincirlerini kısaltarak, beslenme döngüleri üzerinde kontrol sahibi olmuşlardı. Örneğin sığır yetiştiriciliğiyle ve belli tahılların üretimi el ele gidiyordu: Tahıllarla beslenen sığırın dışkısı gübre olarak sisteme yeniden sokuluyor, böylece döngü tamamlanıyordu…Yağmur ormanları, ağaçların köklerindeki mikroflora ve mikrofauna sayesinde besinleri o kadar sıkı kullanırlar ki, topraktaki besinin büyük bölümünü alınır. Bu yüzdendir ki yağmur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ormanların yok edilmesi büyük bir ziyandır: Çünkü ormandan geride kalan toprağın büyük bölümü besinden yoksundur, kısırdır. Avrupa’daki ılıman iklim ormanlarıysa, besin döngülerini toprak üzerinden yürütür ve burada ormanların yok edilmesi sonrasında çok değerli, verimli topraklar ortaya çıkar. (163-164)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kentsel ekosistemlerin, insan kültürlerinin hiyerarşik denetimine karşı koyan ve Doğu ile Batı’nın kaderlerini birleştiren bir başka bileşeni daha vardı: bulaşıcı hastalık. (165)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İpek Yolu’nda sürekli gidip gelen uzun kervanlar ve Hint Okyanusu’ndaki yoğun deniz ticareti farklı hastalık havuzlarını birleştiren başlıca iletişim kanalları olarak görünüyor. Askeri güç, alışkanlıklar ve rutinleşmiş bir sistemle korunan bu kanallarda ipek ve başka malların yanı sıra mikroorganizmalar da seyahat ediyordu. Bundan bin yıl sonra Avrupa’da kentleşmenin hızlanması ve buna bağlı olarak ticaret için karada ve denizde düzenli rotaların yerleşmesi de daha küçük çapta benzer bir etki yarat; Akdeniz sahilindeki kentlerle, kuzeydeki yeni kentleri tek bir hastalık havuzunda birleştirdi. Kent sistemlerinin mikroskobik bileşeninin homojenleşmesi, yararlı bir etki doğurdu: Hastalık havuzları yalıtılmış kasalardı, aralarındaki herhangi bir temas hızla yayılacak salgınlara yol açabilirdi. (165)&lt;br /&gt;- Kent nüfusları hastalıkların endemikleşmesi konusunda tek etken değillerdi. Vahşi hayat popülasyonları da, mikrop kolonilerinin yuvasıydı ve bu hayvanlarla insanlar arasında gerçekleşen temaslar feci sonuçlar doğurabiliyordu. (166)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- 1331 ile 1346 arasında muhtemelen şöyle bir şey yaşandı: salgın Asya’da ve Doğu Avrupa’da bir kervansaraydan diğerine, daha sonrada civardaki kentlere geçerken, otlaklarda yaşayan kemirgenlerin yeraltındaki “kentleri”nde de buna paralel bir hareketlilik ortaya çıktı. Pasteurella pestis, yer üstündeki insan-fare-pire topluluklarından istenmeyen, ölümcül bir misafir olarak varlığını sürdürdü, bağışıklık kazanma tepkilerinden ötürü ve taşıyıcıların büyük bölümünün ölümüne sebep olduğundan dolayı kendine daimi bir barınak bulamadı. Fakat steplerdeki kemirgenlerin yuvalarında kendine daimi bir yuva buldu…Kara Ölüm’ün Avrupa’yı vurması, ancak iki koşulun sağlanmasıyla gerçekleşti . Öncelikle hıyarcıklı vebayı insanlara aktarabilecek pireler taşıyan kara sıçanlar, Avrupa kıtasının tamamına yayıldı. İkinci olarak da, Akdeniz’i Kuzey Avrupa’ya bağlayan bir gemicilik ağı oluştu, böylece hastalığı taşıyan fareler, sıçanlar ve pireler kıtanın limanlarına taşınabildi. Kara sıçanların Kuzey Avrupa’ya yayılması muhtemelen, Akdeniz’le kuzey limanları arasındaki taşımacılık sözleşmelerinin yoğunlaşmasının bir sonucuydu. (166)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Avrupa kentleri ve kırsal kesimi asalaklar (fareler, pireler) ve onların mikroaslakları tarafından öğütülüyormuş gibi görünüyordu. (167)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Salgının ilk belirtileri görüldüğünde, zenginler kenti terk edebiliyorlardı, ama “yoksullar devletin onları beslediği, tecrit ettiği, kapattığı, gözlem altında tuttuğu hastalıklı bir kente kısılmış halde tek başlarına kalıyorlardı”. Yalnızca kent sakinleri değil, kentler de “öldü”, zira yönetim ve ticarette kilit roller oynayanların bir çoğu göç etmiş, kentlerdeki kilit faaliyetler (ticaret ve hukuki faaliyetler, dini hizmetler) durmuştu. (167)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ekosistemler olarak, metropoller ve başkentler arsında, yenilen ve yenilmeyen biyokütle akışıyla ilişkilerini etkileyen farklılıklar vardı. Limanların çoğu-ve kuşkusuz 19. yüzyıl öncesinde ağ sisteminin çekirdeği olarak hizmet verenlerin hepsi –ekolojik bakımdan yoksun, kendini beslemekten aciz bölgelerdi. (169)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sınırları belirlenmiş devletlere ait kentler başka halkların topraklarını işgal ederken, geçit kapısı olan kentler de başka halkların piyasalarına sızmıştır. Başka bir değişle (ve karmaşık karışımları da hesaba katmak koşuluyla), denizden uzak başkentler verimli toprakları ele geçirmişler, zaman zaman yabancı topraklarda denizden uzak bir sömüre kentinin doğmasına yol açmışlar ve biyokütle akışını anayurda çevirmişlerdir. Öte yandan metropoller, Avrupa’yı karlı yabancı piyasalara bağlayan ticaret yollarının kontrolünü ele geçirmek için okyanusların ortasında, kıraç da olsa stratejik bir konumda bulunan kaya parçasını ele geçirmişlerdir. (171)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Braudel’e göre Avrupa ekonomisi üç alandan ya da katmandan oluşuyordu: Biyokütle akışının kaynağı olan, köylülerin bulunduğu hareketsiz katman; para akışı yoluyla fazları hareketlendiren piyasa ekonomisi; son olarak da, kendini biyokütleden ayıran paranın, kar üretimini yoğunlaştıracak herhangi bir faaliyete yatırımda bulunabilecek hareketli, mutant bir akış haline geldiği antipazar. (172)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kentlerin orman ekosistemleri üzerinde hakimiyetlerini korumalarının tek yolu nüfus yoğunluğuysa (nüfus yoğunluğundaki azalmalar yok olmuş bitkilerin yeniden belirmesine, kurtların dönmesine yol açıyorsa), Avrupa’nın yabancı topraklardaki varlığını koruması için de nüfus yoğunluğu gerekiyordu. Fakat bir tarihçinin de belirttiği gibi, ilk zamanlardaki büyük insan akışına karşın Avrupa “çoğalma oyununu kaybetmişti.” Ayrıca bir başka büyük biyolojik engel de Haçlı Seferleri’nin başarısının önüne geçmişti: Mikroorganizmalar. (174)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İlkin komşu toplulukların yapısal örgütlenmesi savaşın (çiğnemeyenle karşılaştırın) ve hastalığın (mide ve bağırsakların kimyasal ve fiziksel faaliyetleriyle karşılaştırın) bileşimiyle kırılıyor, bozuluyordu. Bir yerel nüfusun tümüyle ortadan kalktığı da oluyordu kuşkusuz, fakat bu sık rastlanan, genele özgü bir durum değildi. Genellikle medeniyetle ilk karşılaşmaların dağıtıcı etkileri geride, kültürel bakımdan yönünü kaybetmiş çok sayıda insan bırakıyordu. Bu insan malzemesi daha sonra, ya bireysel olarak ya da küçük aile ve köylü gruplarıyla, genişlemiş medeniyetin dokularıyla birleştiriliyordu. (175)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yeni Dünya’yı sömürgeleştirme yönünde öneki girişimler, kısmen “hazmettirici enzimler” bulunmadığı için başarısız olmuştur. (176)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bütün bir kıta böylelikle Avrupa ekonomisinin üç alanı için de bir tedarik bölgesine dönüştü: Maddi hayat, piyasalar ve antipazarlar. (177)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çoğunlukla biyolojik bir iş olan bir ülkeyi sömürgeleştirme sürecinin tersine, yabancı piyasalara girmek büyük miktarlarda metal para gerektiriyordu. Burada “hazmettirici enzim” rolünü (bulaşıcı hastalıklar yerine) gümüş oynuyordu. (178)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Madrid gibi merkezi yer başkentleri, Amsterdam gibi Ağ sistemi metropolleri ve Londra gibi karma kentler yabancı toprakların savunmasını çözmek, iç bağlarını koparmak, yerli geleneklerin etkisini zayıflatmak için kendi biyolojik ya da mineral malzemelerini kullanıyorlardı. (178)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bütün bunları dikkate alacak olursak, ortaya çıkan evrimsel süreçler tablosunun katı bir hiyerarşiden çok bir ağa benzediğini, dallanmış bir ağaçtan ziyade bir çalıya ya da köksapı andırdığını görürüz… (181)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Önceki bölümlerde tartıştığımız iki soyut makine (biri hiyerarşi, diğeri ağ üreten makineler), bu ilave komplikasyona rağmen, özellikle de iki tipin farklılık gösteren karışımlarını hesaba katarsak, canlı yapıları açıklamaya yeter. (181)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kuş şakımaları, bu kopyalayıcıların (Dawkinks’in değişiyle “memler”) en ayrıntılı biçimde incelenmiş olanıdır; gerçekten de biçimlere evrilirler, farklı lehçeler üretirler. (182)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- …neo-Darvinciliğinin kilit ilkesiyle konuşacak olursak, evrimin öngörüsü yoktur… (183)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- (…) bütün fiziksel sistemlerde olduğu gibi, yoğun enerji akışı, bir ekosistemi denge durumundan uzaklaştırır ve onu kendi dinamik kararlı hallerini (çekerleri) üretme yetisiyle donatır. Aynı dinamik o ekosistem içinde gelişen tek tek organizmalar için de geçerlidir. (184)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Arama uzmanları (ya da “uyarlanabilir ortamlar”) biyolojide ilk kez 1930’larda koyutlaşmıştır; bu uzmanların tek bir denge mekanizmasıyla önceden yapılandırıldıkları düşünülmüştür. Bu şemaya göre, dağın zirvesi, en fazla uygun olma noktasını temsil etmektedir ve bir nüfus bu noktaya ulaştığında seçilim baskıları, onun bu en uygun denge durumunda kalmasını sağlar. Ne var ki, uyarlanabilir ortamlar hakkında sofistike bilgisayar simülasyonları kullanarak son dönemde yapılan araştırmalar, bu arama uzmanlarının basitlikten çok uzak olduğunu, uyumlulukla doğrudan ilgisi olmayan, ama dinamik kararlı halleri doğrudan ilgilendiren, çeşitli biçimlerde dağılmış farklı yüksekliklerde (yerel düzeydeki denge durumlarındaki) birçok dağdan, vadiden ve zirveden oluştuğunu ortaya çıkarmıştır. (184)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Örneğin büyük hayvanlardaki gen akışının, mikroorganizmalardaki gen akışından çok farklı olduğunu görmüştük; büyük hayvanlardaki gen akışı katı, dikey bir yön izlerken (bir kuşaktan diğerine), mikroorganizmalardaki gen akışı bunun yanında yatay bir gen değişimine de açıktır. (plazmidler ya da başka taşıyıcılar yoluyla). Aktarım kanallarının sayısı bakımından, insan toplumlarındaki kültürel malzeme akışı son derece açıktır ve bu anlamda, bakterideki gen akışına benzer. (192)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ayrıca, kültürel evrimin bir arama aygıtından daha fazlasını içerdiği de savunulabilir: Bazı malzemeler taklit yoluyla kopyalanırken (dolayısıyla kuş şakımasına ya da memlere benzerken), diğerleri zorlamaya dayalı tekrarla kopyalanır: çocuklar bir dili oluşturan sesleri ya da gramer kuralarını taklit yoluyla öğrenmezler, bunları bir norm olarak benimserler ya da bir kural olarak tekrarlarlar (192-193)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Dolayısıyla, kurumlarında dikey olarak “yavru” larına bilgi aktardığı söylenebilir. Öte yandan, birçok yenilik ekonomiye taklit yoluyla yayıldığından, kurumlarda bulaşıcı hastalıklara benzer bir biçimde birbirlerini etkileyebilirler. (194)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- … kopyalayıcı akışının (gen, mem, norm ya da rutin). (194)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Nüfus patlamaları, bir noktada yoğunlaşmış insan eti miktarının yükselip alçaldığı bir soluklanma ritmi gibi döngüsel olma eğilimindedir. (197)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kürenin beş ayrı bölgesinden – ABD’nin, Kanada’nın, Arjantin’in, Avustralya’nın ve Yeni Zelanda’nın ılıman bölgelerinde- yeniden homojenleşme süreci zirve noktasına ulaştı. Aslına bakarsanız bu bölgeler Avrupa kentsel ve kırsal ekosistemlerinin kopyalayabilmeleri, Boston, Quebec, Buenos Aires ya da Sydney gibi kentler doğurabilmeleri için bütün bir türler yelpazesinin (insanlar ve onların evcilleştirdikleri) onlarla birlikte göç etmesinin, yeni toprakların bir ekip olarak sömürgeleştirilmesinin gerektiğini savunur. Sonuçta bu beş ülkenin ılıman bölgeleri, onun değişiyle “Neo-Avrupalar” haline gelmiştir. (199)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İnsanların bilinçli çabası olmaksızın yayılan organik oluşumlar yalnızca yabancı otlar değildi. Evcilleştirilen ve hatta kentleştirilen bazı bitkiler de “yabancı otsu” davranışlar kazanmışlar ve kendi yayılma savaşlarını kazanmaya başlamışlardı. Şeftali ve portakal ağaçları böyle bitkilerdendi örneğin. Hatta bazı hayvanlar da (domuzlar, sığırlar, atlar ve köpekler) insanların genetik denetiminden kurtulup yeniden vahşileşmişler, katlanarak çoğalmaya başlamışlardı. Bu hayvanlar, evcilleştirmenin onlara dayattığı niteliklerin bazılarını kaybetmişler ve atalarına ait “bastırılmış” özelliklerin bazılarını geri kazanmışlardı. Onalar da toprağı sömürgeleştirmeye başlamışlardı. (201)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Avrupa’nın Amerika’yı kendi görüntüsünde sabırla yeniden inşa etmesi gerekmiştir. Amerika ancak bundan sonra Avrupa’nın arzularına cevap vermeye başlamıştır.&lt;br /&gt;Aslında Avrupa’nın Atlantik’in ötesinde kendi görüntüsünde yeni bir dünya yaratması yüzyıllar aldı; büyük bir değişiklikler ve çarpıtmalarla inşa edilmiş, pek çok engeli peş peşe aşarak yaratılmış bir dünyaydı bu. (203)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu anlamda, bu modern “cüzam evi” karantinaya alınmış kent merkezini gerçektende içselleştirmişti. Öte yandan birileriyle belli kategorilere zorunlu olarak atanmasını sağlayan test ve muayene işlerini yürüten hastaneler, cüzam işleminde kullanışmış olan ikili bölme ve işaretleme strajesini benimsiyorlar. (208)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu kurumların yeni mimari tasarımları ve yeni inceleme belgeleme teknikleri geliştirildikçe, ”cüzamlılar” gerçektende veba kurbanlarıyla aynı işleme tabi tutuluyordu:&lt;br /&gt;Yerlerine sıkı sıkıya bağlı kılınıyorlardı, davranışları (ya da hataları) sistematik olarak izleniyor, kaydediliyordu. (209)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İlki, tek bir kaynağın, hepsi aynı ölçüde savunmasız olmayan bir potansiyel kurbanlar topluluğuna bir hastalık yaymasıdır. Örgütsel örnekler arasında hükümet kurumlarının, ticaret birliklerinin, mesleki birlikleri ve sendikaların duyurduğu kurallar yer alır. İkinci süreç nüfusun hastalığı kapmış bir üyesiyle kapmamış bir üyesi arasındaki temas yoluyla, kimi zaman bir taşıyıcı vasıtasıyla gerçekleşen yayılmadır. Örgütler arasındaki temaslar, danışmanlar ve personelin hareketliliği youyla yayılan rutinler, örgütsel öenekler arasındadır. Üçüncü süreç, hastalığın küçük bir grup içinde bulaşma yoluyla yayıldığı, sonra onlardan nüfusun geri kalanına geçtiği iki aşamalı bir yayılmadır. Resmi ve gayri resmi eğitsel kurumlar, uzmanlar, ticari ve popüler yayınlarla iletilen rutinler, örgütsel örnekler arsında yer alır. (210)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bedenin hiçbir farklılık arz etmeyen bir bütün olarak değerlendirildiği kölelik ya da serfliğin tersine, burada önemli olan bedensel eylemlerin mikro nitelikleriydi. (211)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Damızlık soylar öteden beri hiyerarşik yapılara dönüşme eğiliminde olmuştur; küçük baskın bir grup, “çoğaltıcılar” denen daha alt düzeydekilere gen verir, onlarda tümüyle yukarıdan aşağıya inen bir gen akışı içinde bu genleri daha alt seviyelere geçirirler. (214)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- (…) tekeller ve oligopoller kurulması da Avrupa’nın genetik heterojenliğinin imhasına katkıda bulundu. (215)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Topraktaki besinleri yabancı otlardan esirgemek ve avcı hayvanların çiftlik hayvanlarını yemesini önlemek insanların besin zincirini kısaltmanın başlıca yoluydu. . (216)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İnsan besinlerine talep arttığında toprakların daha büyük bir bölümü tahıl üretimine ayrılıyor, daha azı otlak olarak kullanılıyordu. Bu da hem sürülerin boyutlarının küçülmesine hem de kullanılabilir gübre miktarının azalmasına yol açıyordu. Gübre azaldığı için de toprağın verimliliği azalıyordu. Getiriler azalınca toprağın daha büyük bir bölümü tahıl üretimine ayrılıyor, bu da gerilemeyi iyice arttırıyordu. (216)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bitki biyokütlesi akışı üzerindeki, topyeküne yakın bu tür bir genetik denetim ancak 20. yüzyılın sonlarında gerçekleşti, fala bitkilerin genlerini disipline etmesi işlemleri 19. yüzyıl sonu ve 20 . yüzyıl başlarında zaten uygulanıyordu. Bitki soyu hiyerarşileri, hayvan soyu hiyerarşilerinin gerisinden geliyordu, fakat nihayet hayata geçirildiğinde, hayvan hiyerarşilerine kıyasla daha büyük bir insan denetimine tabi olacaktır. (say 219)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir tarlada hastalığın yıkıcı etkileri karşısında bitkilerin bazıları yok olsa da, diğerleri kurtulur ve cinsi devam ettirir. Fakat bir topluluktaki bitkilerin yüzde 80’i neredeyse klonsa, yeni bir mikroorganizma “genetik bir pencere”yi vurduğu anda yayılmasının önünde hiçbir engel kalmaz. İşte otuz yıl önce yeni bir mantar türü, melez mısırın savunmasını yerle yeksan etmesine yer açacak bir giriş noktası bulunduğunda yaşanan da buydu. (2221)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Melezleme tekniklerinin mısırı “genetik bakımdan disipline etmesi”nin çok öncesinde, hayvan soyu hiyerarşilerinin önceki başarıları bazı biliminsanlarında seçici dölleme tekniklerinin insanlara uygulama hayali yaşatmıştı. 19. yüzyılın ikinci yarısında Francis Galton “soy arıtımı” terimini geliştirdiğinde, yaygın bir hareket, disipline edici kurumları insanın genetik malzemenin akışı üzerinde denetim sahibi kılma yönünde yaygın bir hareket vardı. (221)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yakın zamanda soy arıtımının yeniden dirilmesine (insan geni bankalarında görüldüğü üzere) ve süre giden insan genomu projesine karşın (yeni bin yılın ilk on yılı içinde genetik bilgimizin tamamına ulaşmayı hedeflemektedir), türümüzün homojenleşmesi açısından varılacak sonuçlar, tarım ürünlerimiz ve hayvanlarımızda olduğu kadar ağır olmayacaktır. (234)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu koşullarda bir genetik testin yapıp yapabileceğinin tümü, bazı bireyleri hastalık taşıyıcısı olarak damgalamak olacaktır. Dolayısıyla genetik testleri eleştiren bazılarının dediği gibi “İş verilemez, eğitilemez, sigortalanamaz diye tanımlanan insanların sayısını artırma riskine giriyoruz. (235)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- (…) evlerimizi ve bedenlerimizi oluşturan inşaat malzemelerinin (taşlar ve genler, canlı ve fosil enerji ) yanı sıra, çeşitli “kültürel malzemeler” in de kentlerimizin içinden aktığını ve buralarda biriktiğini tekrar tekrar belirtmiştik. (235)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- …zaman katılaşmış, tarihle şekillendirilmiş çökeltilerden; katalizörlerin genel etkinlikleriyle birbirine bağlanan farklılıklardan; bir olasılıklar uzamında el yordamıyla dolanan kopyalayıcı yapılardan ibaret olup olmadığına karar verme vakti geldi. (235)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Dile odaklanmamızın sebebi yalnızca bizi canlı yaratıklar arasında benzersiz kılan yapının dil olması değil; dilsel yapıların da üniversiteler ve okullar, gazeteler ve haber ajansları gibi çeşitli kurumların dahil olduğu, benzer bir yoğun homojenleşme süreci geçirmiş olmaları. (235)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kopyalayıcı dilsel normlar bazı bölgelerde daha sıkı, bazı yerlerde daha dağınıktır; bazı yerlerde bir bağlantılar ağını korumuş, bazı yerlerdeyse başlıca kent merkezleri etrafında hiyerarşilere dönüşmüştür. Bu norm birikimlerinin bazıları yalıtım yoluyla pekişmiş, daha homojen hale gelmiştir, bazılarıysa farklı tiplerde temas koşulları yoluyla başka lehçelere yan yana varolarak çok daha heterojen kalmışlardır. Diller arasındaki temas koşullarının incelenmesi, dilbilim tarihi açısından önemlidir, çünkü normların kuşaktan kuşağa dikey aktarımı karşısında, lehçeler arasındaki yatay akışların hangi biçimlerde gerçekleştiğini günışığına çıkarır. Dilsel malzemelerin bir dizideki komşu lehçeler arasındaki akışının yanı sıra, dilsel olmayan malzemeler, örneğin bir lehçenin organik tabanını oluşturan, o lehçeyi konuşan nüfusun göçü de dili etkileyebilir. Daha önce de gördüğümüz gibi, bugün dillerin coğrafi dağılımını gösteren haritalar, genetik haritalarla bir çok yerde örtüşmektedir- genler dilleri belirlediği için değil, hem de diller göçlerle, ayrıca sömürgeleştirme ve fetihle yer değiştirdiği için. (251)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir çok durumda dilsel akış, işgal edenin dilinden, işgal edilenin dilinin diline doğru gerçekleşir. (252)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Norman İşgali’nin İngilizce üzerindeki en önemli etkisi, dilin evrimini engellemeye meyilli muhafazakar baskıları ortadan kaldırması olmuştu. İşgal edilen bir ülkenin dili olarak Eski İngilizce saygınlığını yitirdi. Batı Saksonca artık işgal altındaki Britanyalıların edebi ölçütü değildi. Anglosakson yazı geleneği de bastırıldı. Kilisenin de devletin de İngiliz köylülerin diline ayıracak zamanı yoktu, toplumsal ve entelektüel elit de İngilizceyle uğraşamazdı. İşte böyle serbest koşullarda, dil sözel ilkelliğe geri dönemin faydasını gördü: konuşma dili kullanımı belirledi ve farklı lehçeler kabul görmek için birbiriyle çekişti. Emirler ve yasaklarla engellenmemiş olan köylüler… dili, dil ve damakla yeniden şekillendirdi. (253)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;III Memler ve Normlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir toplumda sesler sınıf ve kast ayrımları doğrultusunda birikir ve giyim kuşam, yeme içmeyle birlikte toplumsal katmanları birbirinden ayıran bir nitelikler sisteminin ayrılmaz bir parçasını oluşturur.&lt;br /&gt;Bir dil yalnızca onu kullananların dünyası hakkında değil, aynı zamanda bu insanların hangi gurubun mensubu oldukları hakkında da bilgi verir. (239)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sesler, sözcükler, ve yapılar kent merkezlerinde birikir, çökelirken, yavaş yavaş bir lehçe çokluğuna dönüşmüşler… (240)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çeşitli toplumsal ve grupsal dinamikler, bu kopyalayıcıları az çok homojen birikimler halinde ayrıştıran seçilim baskılarını yaratır. Ardından başka toplumsal süreçler, bu dilsel çökelti yığınlarını az çok istikrarlı ve yapılanmış oluşumlar haline getirip kemikleştiren “harcı” hazırlar. Elbette ki yeni bir düşümce değil bu, . Hatta, bu biçimde dile getirilmemiş olsa bile, dilerin tarihiyle ilgili birkaç ekolün dayandığı temel varsayım olarak görülebilir. Tıpkı üretken yalıtımın gevşek gen birikimlerini bir hayvan ya da bitki türünde pekiştirmesi gibi, iletişimsel yalıtım da, dilsel kopyalayıcı birikimlerini birbirinden ayrı, farklı oluşumlara dönüştürür. (240)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Her tür basit [dilsel] çeşitliliğin gerisinde, sadece yalıtım, yani grupların birbirinden ayrılması gereği vardır. Gerek göç yoluyla, gerekse coğrafi ya da başka engellerle tam bir ayrılma, artık karşılıklı anlaşılır olmayan lehçelerin ortaya çıkmasıyla sonuçlanabilir ve lehçeler arasında bir bağ kuracak standart bir dil yoksa eğer, yeni diller oluşabilir. (240)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Normlar ya bir kurumun bilinçli müdahalesiyle (“standartlar” konusunda olduğu gibi) ya da bir toplumsal katman üyelerinin diğerlerini uyguladığı “üstünlük baskısı”yla sabitlenmiştir. (241)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Latince, tamda o pek taktir edilen “donmuş” normlar bütünü yüzünden büyük ölçüde kısırdı, yeni diller doğurma yetisine sahip değildi. (242)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- En saygın lehçeler bölgesel başkentlerin (Floransa, Paris) ve merkez niteliğindeki geçit kapılarının (Venedik) lehçeleriydi. O sıralarda, bu kentlerde ve başkalarında ticari ve yönetsel faaliyetlerin yoğunlaşması da yazı dilinin yeni kullanımlarını çoğaltmaya (ya da böyle bir çoğulluğu yeniden harekete geçirmeye) başlamıştı. Lisanslar, sertifikalar, dilekçeler, uyarılar, vasiyetler ve ölüm sonrası envanterleri giderek daha sık kaleme alınmaya başladı ve kayıt tutmak her tüccarın ya dabürokrasinin gündelik işlerinin bir parçası haline geldi. (244)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Toplumsal hareketliliğin pek az olduğu ve üyelerin toplumsal ya daekonomik olarak birbirine bağlı olduğu ağlara “yüksek yoğunluklu” (ya da“kapalı”) ağlar denmektedir. (249)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Küçük ortaçağ kasabaları ve köylerinde muhtemelen bir ya dadaha fazla yüksek yoğunluklu ağ vardı, kapalı ağlarsa modern kentler de işçi sınıfı ve etnik cemaatlerde halen varlığını sürdürmektedir. Öte yandan ortaçağda bir orta sınıfın oluşmaya başladığı ve toplumsal hareketliliğin arttığı kasabaların ayırt edici özelliği düşük yoğunluklu (ya da“açık” ) ağlardı. (249)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir yerel lehçeye damgasını vuran sesler, sözlük dağarcığı ve gramatik örüntüler, yoğun bir ağın üyelerini birbirine bağlayan ortak değerlerin parçasıdır, dolayısıyla dayanışma ve sadakat hakkında da bilgi aktarırlar. Teknik terimlerle konuşacak olursak, yoğun bir ağın lehçesine damgasını vuran kopyalayıcılar, son derece sıkı bir norm kümesi olarak aktarılırken, yukarıya doğru hareketli orta sınıflara ait lehçelerin daha çok dağınık norm kümesi olarak aktığı söylenebilir. En tepedeki toplumsal katmanda (tanım gereği yukarı doğru hareketliliğin mümkün olmadığı katmanda) yer alan gruplar da, paradoksal bir biçimde, yoğun ağlar oluştururlar ve onların lehçeleri de son derece sıkıdır. Fakat arada şöyle bir fark vardı elbette: elit lehçelerin normları son derece saygındır, yerel lehçelerin normlarıysa saygın değildir, hatta toplumsal bakımdan lekeli bile sayılıyor olabilirler. Başka bir farklılık daha vardır: elitler lehçelerin geçerli standart haline getirdikten sonra, normlarını daha geniş bir cemaate, özellikle de yukarıya doğru tırmanma hevesi olanlara dayatılabilecekleri kurumsal araçlara ulaşırlar. Yukarıya doğru tırmanmaya heves edenlerin dağınık dilsel normları, standartlaşma karşısında yenilmeye açıktır. (250)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Belli bir yoğunluktaki bir ağda, bir bireyin yerel saygınlığı ne kadar büyükse ya da bağlantılarının sayısı ne kadar fazlaysa, bu bireyin başlattığı bir varyantın kolektif hale gelmesi ve eninde sonunda birikmiş mirasın bir parçası olması ihtimali de o kadar kuvvetlidir. (251)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kopyalayıcı dilsel normal&lt;br /&gt;Bazı bölgelerde daha sıkı, bazı yerlerde daha dağınıktır; bazı yerlerde bir bağlantılar ağını korumuş, bazı yerlerdeyse başlıca kent merkezleri etrafında hiyerarşilere dönüşmüştür. Bu norm birikimlerinin&lt;br /&gt;bazıları yalıtım yoluyla pekişmiş, daha homojen hale gelmiştir, bazılarıysa farklı tiplerde temas koşulları yoluyla başka lehçelere yan yana varolarak çok daha heterojen kalmışlardır. Diller arasındaki temas koşullarının incelenmesi, dilbilim tarihi açısından önemlidir, çünkü normların kuşaktan kuşağa dikey aktarımı karşısında, lehçeler arasındaki yatay akışların hangi biçimlerde gerçekleştiğini günışığına çıkarır. Dilsel malzemelerin bir dizideki komşu lehçeler arasındaki akışının yanı sıra, dilsel olmayan malzemeler, örneğin bir lehçenin organik tabanını oluşturan, o lehçeyi konuşan nüfusun göçü de dili etkileyebilir. Daha önce de gördüğümüz gibi, bugün dillerin coğrafi dağılımını gösteren haritalar, genetik haritalarla bir çok yerde örtüşmektedir- genler dilleri belirlediği için değil, hem de diller göçlerle, ayrıca sömürgeleştirme ve fetihle yer değiştirdiği için. (251)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir çok durumda dilsel akış, işgal edenin dilinden, işgal edilenin dilinin diline doğru gerçekleşir. (252)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Norman İşgali’nin İngilizce üzerindeki en önemli etkisi, dilin evrimini engellemeye meyilli muhafazakar baskıları ortadan kaldırması olmuştu. İşgal edilen bir ülkenin dili olarak Eski İngilizce saygınlığını yitirdi. Batı Saksonca artık işgal altındaki Britanyalıların edebi ölçütü değildi. Anglosakson yazı geleneği de bastırıldı. Kilisenin de devletin de İngiliz köylülerin diline ayıracak zamanı yoktu, toplumsal ve entelektüel elit de İngilizceyle uğraşamazdı. İşte böyle serbest koşullarda, dil sözel ilkelliğe geri dönemin faydasını gördü: konuşma dili kullanımı belirledi ve farklı lehçeler kabul görmek için birbiriyle çekişti. Emirler ve yasaklarla engellenmemiş olan köylüler… dili, dil ve damakla yeniden şekillendirdi. (253)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sentetik bir dil isimlerin cinsiyeti ve sayısı ya da fiillerin zamanı gibi işlevleri ek edilen dilsel parçacıklarla ifade eder. Modern İngilizce bu eklerden birkaçını korur (çoğul için –s eki, geçmiş zaman için –de eki gibi), fakat Eski İngilizcedeki eklerin birçoğu kaybolup gitmiştir. Ekli diller, sözcükleri cümle içinde birkaç farklı biçimde konumlandırma serbestisine sahiptir (çünkü sözcükler gramatik işaretleri de beraberinde taşırlar), fakat ekleri kaybetmiş diller, gramatik işlevleri sabit bir söz dizimiyle ifade eder (özne-yüklem-özne örneğinde olduğu gibi ). Sözdizimi, bir cümlenin altındaki mantığı son derece ekonomik bir biçimde yakaladığından bu dillere analitik diller denir. (254)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Karma dillerin çoğu, onları doğuran kısa ömürlü temas koşulları son bulduğunda kaybolup gitmiştir. Fakat yabancı kültürler arasındaki temaslar, köle ticareti merkezleri ya da şeker plantasyonlarında olduğu gibi kurumsallaştığında, karma diller de varlıklarını sürdürmüşlerdir. (255)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Karma dillerin ayırıcı özelliklerinden bir- onları basit karışımlardan ayıran özellik- kendilerini doğuran normlar kümesini çok basitleştirmeleridir. (255)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- (…) melez bir dil (…)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Karma dillerin zenginleştirilmesi yoluyla yeni melez dillerin (creole) kristalleşmesi süreci dilbilimcilerden hala büyük ilgi görse de (zira, dilsel evrimin hızlandırılmış, bir ya da iki kuşağa sığdırılmış hali gibidir), bugün daha ziyade, yeni istikrarlı oluşumlar ortaya çıkarsalar da çıkarmasalar da genel olarak karma dil haline gelme ve melez dil haline gelme süreçlerine ağırlık verilmektedir. (256)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İki ayrı adımdan oluşan çizgisel bir model, karma dil ve melez dilin standart kavrayışında görüldüğü gibi, tarihsel vakaların karmaşıklığını çarpıtma boyutlarına varacak denli basitleştirebilir ve kanıtların yorumlanmasında çekilen güçlüğe bizatihi katkıda bulunabilir. Tek bir bölgede, birden fazla gelişme aşaması bir arada bulunabilir, sınırdaş olabilir. Aslına bakarsanız birden fazla gelişme aşaması da olabilir- bir karma dil öncesi dizi, kristalleşmiş bir karma dil, bozulma (başat kaynağın yeniden kazanılmasıyla) sürecine girmiş bir karma dil, melez dilleşme sürecindeki bir karma dil, bozulma sürecine girmiş bir melez dil. (257)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir dil, majör bir dilin niteliklerine ne kadar fazla sahipse ya da bu özellikleri ne kadar çok edinmişse, onu “minör” bir dile çeviren sürekli değişikliklerden de o kadar çok etkilenir. Çünkü bir dil, Britanya İngilizcesi ya da Amerikan İngilizcesi gibi dünya çapında majörse, mutlaka dünyanın bütün azınlıkları tarafından çok farklı biçimlerde değiştirilerek işlenir. Gal ya da İrlanda İngilizcesinin İngilizceyi nasıl değiştirdiğine bir bakın. Ya da siyahların konuştuğu İngilizcenin ve “getto dillerinin “ Amerikan İngilizcesini nasıl değiştirdiğine bir bakın, o kadar ki New York neredeyse dili olmayan bir kenttir. (258)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- 11. yüzyıldan itibaren kent hayatını karmaşıklaştırmaya başlayan tarımsal ve ticari yoğunlaştırmalar, Latincenin konumunu kısa süre içinde değiştirdi. Çok çeşitli alanlarda yazı kullanılmaya başladı ve yönetim, hukuk, ticaret alanlarında okuryazar bireylere talep de çok yükseldi. Katedral okullarının ve kent üniversitelerinin açılması, eğitimin merkezini kırsal kesimdeki manastırlardan yeni kasabalara doğru kaydırdı. (hatta İtalya’da öğretimin konuşma dilinde sürdüğü bazı halk okulları bile vardı. ) en azından seküler yönetim dünyasında, dini sınıfa mensup olmayan yetkililer, din adamları karşısında daha büyük bir önem kazandı. Son olarak bir de, Latincenin kurumsal tabanı değil, organik tabanını etkileyen süreçler vardı; 14. yüzyıldaki Kara Veba salgını gibi. William McNeill’in de ileri sürdüğü gibi, “Eski lehçeyi canlı tutacak derecede Latince bilen din adamlarının ve öğretmenlerin ölümü, konuşma dili lehçelerinin ciddi bir yazım aracı olarak yükselişini ve Batı Avrupalı eğitimli insanların ortak dili olarak Latincenin gerilemesini hızlandırdı. (261)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Saygınlık bir lehçenin bir hiyerarşi içindeki göreli konumunu, dolayısıyla kısa vadedeki geleceğini belirlese de, nihai akıbetini belirleyen şey, düpedüz sayısal ağırlıktı. (261)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “Konuşma edimleri”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Söz vermek ya da yemin etmek, uyarı yayımlamak, hüküm vermek ya da yargı yoluyla ceza vermek, bir nesneyi veya kişiyi vaftiz etmek, beraberinde toplumsal yükümlülükler ve etkiler getiren başka birçok sözel eylem, birer konuşma edimidir. (262)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir buyruğun, suçludur hükmünün ya da ölüm cezasının etkisiyle statüde meydana gelen ani değişimleri, maddelerin belli kritik noktalardaki faz geçişlerine benzetebiliriz. (263)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sözcük dağarcıkları yargıyla ve yasamayla ilgili yazışmalarda, diplomatik, askeri, idari belgelerde, kullanılması gerekli teknik sözcüklerin tamamını içermeseydi eğer, hiçbir resmi ilanın güçü Fransızcayı ya da İngilizceyi hükümet işlerinin yürütülmesinde kullanılacak resmi iletişim arcı yapmaya yetmezdi. (264)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yükselen lehçeler, sözcük dağarcıklarını başka dilerliden sözcükler alıp yerel kullanıma uyarlayarak da genişletti. Bir normlar topluluğundan diğerine gerçekleşen bu toplumsal akışlar, dilin bazı iç niteliklerini gözler önüne seren ilginç bazı örüntüler yaratır. Örneğin bir dildeki sözcükler memler olarak (yani taklit ya da ödünç alma yoluyla) bir kültürden diğerine kopyalanması açısından serbestlerse de, bir dilin sesleri ve gramatik örüntüleri özellikler de dilin (tarihsel) kimliği açısından merkezi önemde olanlar, konuşanlarla birlikte hareket etme eğilimindedir. (264)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Daha büyük bir saygınlığa sahip, söz dağarcığı daha karmaşık bir dilden, onun kadar saygın ve karmaşık olmayan bir dile doğru gerçekleşiyordu bu mem akışı. (265)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Örneğin gayri resmi dağarcık, dostlarla ve aileyle konuşurken kullanılır; resmi dağarcık kurumsal durumlarda ya da üstlerle, yabancılarla konuşulurken kullanılır; teknik dağarcıksa işyerinde, başka meslek sahipleriyle görüşülürken kullanılır. (265)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İlk dalga genel bir kentleşme dalgasının bir parçası olarak yaşanmıştır. (267)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İlk dalga hem planlanmamış süreçleri (olumlu geri besleme de dahil ; örneğin belli bir lehçede kaleme alınan edebi eser sayısı artıkça, bu lehçe yazan başka kişilerin gözünde yaşayabilir bir yazın aracı olarak değer kazanır) hem de belli konuşma dilerinin statüsünde ani değişikliklere sebep olan resmi konuşma edimlerini içeriyordu. (267)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İkinci homojenleşme dalgasıysa, “dilsel değişimimin yavaşlatılmasını ya da tümüyle durdurulması” ya da başka bir deyişle “tektip bir normun sonsuza dek değişmeden kalması” amacıyla bilinçli olarak hazırlanmış kurumsal politikaları içeriyordu. (268)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu ikinci homojenleşme dalgası da, tıpkı birincisi gibi yaşandığı ülkelerdeki lehçe dizilerinin yerini tümüyle alan hakim dillerin üretilmesiyle sonuçlanmadı. Bu akademiler yalnızca mevcut normlar topluluğuna bir normlar kümesi daha ekledi; lehçeler ağının yanına hiyerarşik yapıda yeni bir küme koydu. (270)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Matbaa bir anlamda, bazı minör dillere majör bir dile karşı mücadelelerinde destek verdi. Fakat minör-majör ayrımının tümüyle göreli olduğu hatırlanırsa, matbaa aynı zamanda, yerel majör dillere (yükselen standartlara) olası rakiplerine karşı mücadelelerinde de yardımcı oldu. (271)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir yazı sisteminin varlığı, bir dil üzerinde homojenleştirici etki yarattığından ve dilsel değişimi dizginlediğinden, metinlerin mekanik olarak yeniden üretimi, bu tutucu eğilimi birkaç biçimde güçlendirdi. (271)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Okuryazarlığın ve halk eğitiminin yaygınlaşmasıyla birlikte matbaa, dile Norman işgaliyle birlikte kaybettiği şeyi, özbilinç ve toplumsal kibrin muhafazakar baskısını yeniden kazandıran etkili bir kültürel güç oldu. (271)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir kelimeyi oluşturan seslerle, kelimenin taşıdığı anlam arasında özsel bir bağlantı olmadığı dikkate alınırsa, belli bir ses dizisinin yararlılığı, seslerin birbiriyle gösterdiği az çok sistematik kontrastla sağlanır. Seslerden biri diğerine yaklaşıp aralarındaki kontrastın gücünü zayıflatırsa, ikinci sesin de hareket etmesi gerekir. Bu “zincirleme itme” dinamiği bütün bir ses dizisi, baştaki kontrastların korunduğu yeni bir konum alıncaya dek sürer. Bu esnada, ilk hareketin geride bıraktığı “boş alan”, ilgisiz ses dizilerinin bu boşluğu “doldurması” yönünde başka bir hareket dizisini tetikleyebilir. Dilbilimciler bu ikincil tepkimeye “zincirleme sürükleme” dinamiği der. (273)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Tam anlamıyla döngüsel değişimler “iç dengeye sahip mekanizmalar” olarak değerlendirilebilseler de (ve ses sistemine gramer, söz dağarcığı ve toplumsal baskılar karşısında bir ölçüde özerklik kazandırdıkları söylene bilse de), dildeki diğer (o kadar özerk olmayan) değişimlerin açıklayan mekanizma onları da açıklayabilir: değişken dilsel kopyalayıcıların ve seçilim baskılarının oluşturduğu ayıklama aygıtının (bu örnekte, gündelik iletişim işlerinde dilin işlevselliğini koruma gereksiniminin) etkileşimi. Ayrıca zincirleme itme ve sürükleme dinamikleri ve daha da genel bir düzeyde bir kararlı halden diğerine ağır geçişler, yalnızca konuşma zincirinin sessel malzemesinde değil, söz dağarcığı ve söz dizimi alanlarında da ortaya çıkabilir. (273)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Düzenlenmiş, sürekli ve içkin bir değişkenlik sürecinden etkilenmemiş homojen bir sisteme asla rastlayamazsınız. (275)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kentler, özellikle de büyük kentler, en acayip gıda, gen, para ve kelime karışımlarının oluştuğu yerlerdir. Toplumsal hareketliliğe (orta sınıfın yaratılmasına ) katkıda bulunan ticaret yoğunluğu, bazı insanları ilk iletişim ağlarından koparmış (geçimleri için akrabalarına ve komşularına bağımlılıktan uzaklaştırmış ), grup sadakatinin dilsel değişim üzerindeki kısıtlayıcı baskısını azaltmış ve standardın aşağılara nüfuz etmesini mümkün kılmıştır. Ayrıca, artık daha gayri şahsi ve parçalanmış bir hale gelmiş olan toplumsal ağlarında, saygınlığı yüksek varyantı kullanma telaşına kapılan orta sınıflar da, lehçelerini “aşırı düzeltme” eğilimine giderek ayrı bir değişkenlik e heterojenlik kaynağı olarak karşımıza çıkmaktadır. Öte yandan kentleri sürekli canlı tutan, genişleten kırsal kesimden göç de getto lehçelerinin oluşumuna büyük katkıda bulunan dilsel malzemeleri de beraberinde getirmiştir. bu yüzden büyük kentler yalnızca (toplumsal ağları yukarı doğru hareketliliğe açık kılarak ) normların gevşemesine değil, aynı zamanda yeni kapalı ağların, dolayısıyla sıkı etnik varyantların oluşmasına da katkıda bulunurlar. (275-276)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kent merkezleri, farklı türlerde dinamik enerji, madde ve hızlandırıcı kopyalayıcı (genler, memler, normlar, rutinler) karışımlarına ev sahipliği yaparak 17. yüzyıl öncesinde dilsel evrim üzerinde büyük etkiler yarattı. (276)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir sözcük dağarcığı (ya da kelime havuzu) ve bu kelimelerin geçerli (iyi kurulmuş cümleler) oluşturmak için nasıl bir araya getirilebileceğini belirleyen bir kurallar kümesi. Dolayısıyla, bir cümleler kümesi verildiğinde, robot (bağlamdan bağımsız robot), sadece kuralları uygulayarak bunların bir dile ait olup olmadığını söyleyebilir. Robot için, bir cümle, art arda dizilmiş yazılardan başka bir şey değildir (çamura, kağıda ya da havaya yazılmış olması onun için fark etmez) ve kurallarda bu dizilerin geçerli diziler kümesine ait olup olmadığını sınayacak reçetelerdir. Bu modelin bir dili konuşanların kendi dilerlinde “renksiz yeşil düşünceler öfkeyle uyuyor” cümlesiyle “yeşil uyuyor düşünceler öfkeyle” cümlesi arsındaki farkı (biri gramatik olarak geçerlidir diğeri ise geçerli değildir), iki dizide semantik bakımdan geçerli olmasına rağmen, söylemesini mümkün kılan dramatik sezgiyi yakaladığı varsayılıyordu. (278)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İş yeni diziler üretmeye geldiğinde (geçerliliklerinin sınanmasının tersine), kuralar iki türe ayrılıyordu: bir kurallar kümesi, bir cümlenin temel mantıksal iskeletini (derin yapısını) üretiyordu, başka birkaç kümesi de, bu çıplak cümleyi, gerçek dilin malzemeleriyle de giydirip dönüştürüyordu. (gramerin bu iki bileşenine sırasıyla “üretici” ve “dönüşümsel” denir.) otomatın üretici bileşenin doğuştan geldiği ve dille ilgili evrensel olan ne varsa hepsini (yani farklı farklı dillerde sabit olan ve dillerin kendilerine ait tarihleriyle değişmeden kalan her şeyi) yakaladığı varsayılıyordu. (278)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu dilsel modellere getirdiğimiz eleştiri, çok soyut olmalarından değil tam tersine yeterince soyut olmamalarından, dili, ifadelerin sematik ve pragmatik bileşenlerine, kolektif telaffuz topluluklarına, toplumsal alanın bütün bir mikro siyasetine bağlayan soyut makineye ulaşamamalarında kaynaklanıyor… kendi başına bir dil yoktur, dilsel evrenselliklerde yoktur, yalnızca bir lehçeler, ağızlar, argolar ve uzmanlaşmış diller kalabalığı vardır. İdeal bir konuşan- dinleyen yoktur, homojen bir dilsel cemaatte yoktur. Dil, Weinreich’ın sözcükleriyle, “özünde heterojen bir gerçekliktir”. Bir ana dil yoktur, yalnızca başat bir dilin siyasi bir çoğulluk içinde iktidarı ele geçirmesi vardır. (279)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Dilin “evrensel bir çekirdeği” (ya da senkronik bir boyutu) olduğu koyutlamasıdır, çünkü böyle bir varsayım toplumsal süreçleri (karma dilleşme, melez dilleşme ya da standartlaşmayı) hepsi hepsi dilin dönüşümsel bileşenini etkileyen ikincil bir role iter. (279)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Harris, birleşme kısıtlamalarını başlıca üç tipe ayırır. En basiti, kendi değişiyle “ihtimal kısıtlamaları”dır, kelimelerin fiili kullanımı bakımından daha sık birleşme eğiliminde oldukları kelimelere ilişkin taşıdığı bilgidir. (281)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kelimelerin anlamları kimlikleriyle değil, birleşebilirlikleriyle belirlenecektir. Sözlüklerdeki tanımlar ve konuşma dilindeki klişeler, ihtimal kısıtlamalarının gelenekselleşmesinden doğmuştur. (282)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İkinci kısıtlama tipiyse fiiller, zarflar, sıfatlar, edatlar ve başka dilsel niteleyicilerin nesneleri üzerindeki eylemini şekillendiren oparatör- argüman kısıtlamasıdır. İhtimal kısıtlamasının tersine, operatör- argüman kısıtlaması tek tek kelimeleri değil kelime gruplarını birleştirir. Bir operatör cümleye girdiğinde, belli tipte bir argüman talep eder. Bu kısıtlama da cümleye enformasyon ekler: belli bir operatör için sunulan argüman ne kadar yabancı olursa, cümle o kadar bilgilendirici olur. (say 282)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Üçüncü tip kısıtlama, kendi değişiyle “eksiltme”dir. İki kelimenin yan yana gelme ihtimali ne kadar yüksekse, yan yana gelmelerinin cümleye kattıkları fiziksel bilgide o kadar azalır: yani konuşan ya da dinleyenin veremeyeceği ölçüde az enformasyon katar. Bu durumda, iki kelimeden biri biçimsel olarak eksilebilir (diğer kelimenin ön ek ya da son eki haline gelebilir), hatta tümüyle ortadan kalkabilir. Fakat, bir kelime “sıfırlandığında” bile, taşımakta olduğu o küçük enformasyon yerli yerinde durur (konuşan ya da dinleyen tarafından yeniden inşa edilebilirde), böylece peş peşe gelen eksiltmelerle ortaya çıkan daha basit biçimler, çok daha karmaşık bir anlam taşırlar. (282- 283)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Gündelik kullanımın gelenekselleşmesiyle yeni kısıtlamalar doğup kelimelerin yan yana gelme olasılıklarını değiştirirken, dilin yapısı da, kopyalayıcı normların oluşturduğu bileşkeler de aynı ölçüde olası olmaktan (yani rastgelelikten) peş peşe uzaklaşmaları gerçekleştiği bir süreç olarak kendi kendini örgütler. (283)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Karma diller ve melez diller hakkında;&lt;br /&gt;Bunların varlığı, Avrupa haklarını ve dünyanın geri kalan haklarını ortak bir kaderi paylaşmaya getiren süreçlerden -keşifler, buluşlar, ticaret, fetih, kölelik, göç, sömürgecilik, milliyetçilik- kaynaklanır büyük ölçüde. Bu diller, başka herhangi bir dil çeşidinden daha fazla bu faaliyetlerin ve dönüşümlerin bir parçası olmuşlardır… büyük ölçüde tarihsel bilincin kıyısında –ticaret gemilerinde, plantasyonlarda, madenlerde ve sömürge ordularında, genellikle en kısıtlayıcı ve en katı koşullarda- ortaya çıkan ve varolan bu dillerin kökleri ve böyle koşullar altında gelişmeleri, dilin ve insan doğasının temel karakteristiklerine işaret etmektedir. (300)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Karma diller asıl dilin “yozlaşmış halleri” olmaktan ziyade, kölelerin birbirleriyle iletişim kurmak için geliştirdikleri yaratıcı uyarlamalar olarak görülmelidir. (300)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sentetik bir dilin analitik bir dile dönüşmesi de dahil, dilsel kaynakların azaltılması ya da basitleştirilmesiyle ilgili her türlü süreci karma dilleşme olarak adlandırdım. (300)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Köle nüfusu, efendi nüfusuna göre ne kadar kalabalık olursa, kölelikten özgürlüğe “faz geçişi” ne kadar yavaş yaşanırsa, baskın dilsel norm köleler için o kadar uzak ve ulaşılmaz olur, karma dillerin ve melez dillerin özerkliğini teşvik eden bir koşuldur bu. (304)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, teknolojik gelişmeler bu heterojenleştirici güçler aleyhine çalışıyordu. Özellikle de buhar gücü (lokomotifler ve transatlantikler) ve elektrik sayesinde, yerel ve kültürel iletişim hızının artması, yeni dillerin yaratılması sürecinin ayrılmaz bir parçasının, yani temas sonrası yalıtımın gerçekleşmesinin artık hiçbir zaman olmadığı kadar zor olduğunu gösteriyordu. (309)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- (…) gemiler, trenler ve telgraflar coğrafi mesafeleri “kısaltmaya” başladığında, yalnızca yerel dillere sadakat homojenleşmeye karşı bir savunma mekanizması olarak ayakta kaldı. (310)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- (…) siyahların konuştuğu, muhtemelen plantasyon karma dillerinin melez dilleşmesi yoluyla ortaya çıkan İngilizceye kadar farklı biçimlerde gözleniyordu. 19. yüzyıl bu zaten karmaşık kopyalayıcılar karışımına, hem homojenleştirme hem heterojenleştirme etkileri doğuran başka bir unsur daha ekleyecekti: ilk kitle iletişim aracı, yani yüksek tirajlı gazete. (311)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- (…) kendi karmaşık dilsel malzeme karışımlarını barındıran birçok bölge, güçlü standart kopyalayıcıların işgaliyle bir ölçüde homojenleşti. Fakat yine aynı gerekçeyle, standart kopyalayıcılar, saygınlıkları az olsa da onlara bir ölçüde heterojenlik katabilecek başka dillerle de temasa geçti. Temas koşulları dışsal da olsa içsel de olsa, sonuç aynıydı: donmuş standardın bir bölümü yeniden farklılaşmaya başladı. (314)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- bir dilin standartlaşmasının “ölçek ekonomileri” sunduğu açıktır. (316)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Nasıl ki yerli azınlıkların dillerine ve geleneksel kültürlerine yabancılaşmanın başlıca aracı okullar olduysa (Galler, Amerikan yerli halkı ve Avustralyalı Aborijinler örneklerinde olduğu gibi ), Afrika’da da okullar yerel dilleri bastırmanın, yabancı dilleri ve değerleri dayatmanın araçları oldu. (322)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kapitalistler değerleri dünya çapında yaygınlaştırmak gibi bir komploya girişmiş olmasalar da, bakış açısının rutinleştirilmesinden ve standartlaştırılmasından (bunların yanında çarpıtıcı basitleştirmeden) ve nihayetinde akışın biçimden, yani akışın birkaç yerden çıkıp çok sayıda aboneye ulaşan bir bakış olmasından kaynaklanan homojenleştirici bir etkileri vardır. Bu tür bir akış (“bir yerden birçok yere” şeklindeki bir akış), bu tür “dilsel ürünler”in az sayıda üreticisi, çok sayıda tüketicisi olmasını garantiye alır. (323)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bireysel bedenlerimiz ve zihinlerimiz de biyokütle, gen, mem ve norm akışlarındaki pıhtılaşmalardan ve yavaşlamalardan ibarettir. (330)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bin yıllar içinde asıl önemli olan besin ağları üzerinden gerçekleşen biyokütle akışları ve kuşaktan kuşağa gen akışlarıdır; bu akışlardan doğan bedenler ve türler değil. (330)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Akışlar, sadece (bitlerle ölçülen) fiziksel örüntüler olarak statik terimlerle değil de, kendi kendilerini kopyalayan ve hızlandıran örüntüler olarak dinamik terimler çerçevesinde anlaşılan enformasyonu da içerir. Yani yalnızca genleri, memleri ve normları değil, bu kopyalayıcıların “fenotipik” etkilerini, madde-enerji akışlarında yoğunlaşmaları ya da dağılmaları tetikleme yetilerini, bir kararlı halden diğerine geçme yetilerini, bu kayışlardan doğan yapıları da inceledik. Öte yandan bu yapılar arasında, bir homojenleşme sürecinden geçmiş, yine hiyerarşiler (ya da daha genel olarak katmanlar) adını verdiğimiz pıhtılaşmalar ile heterojen bileşenlerin heterojenliğinin korunarak eklemlendiği, yani ağ (ya da kendi içinde tutarlı toplamlar) diye adlandırdığımız pıhtılaşmaları birbirinden ayırdık. (330)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ağlar hiyerarşiler, hiyerarşiler de ağlar doğurduğundan, belli bir karışımın homojen ve heterojen bileşenlerinin oranları değiştikçe katmansızlaşma süreçlerinden geçtiği kadar yeniden katmanlaşma süreçlerinden geçtiğinden de bahsedebiliriz. Nihayetinde (bu bakış açısından) gerçek dünyayı doğru biçimde tanımlayan şey, tek tip katmanlar ya da değişken ağlar değil de, bu ikisini doğuran şekilsiz ve yapısız akışlar olduğu içindir ki, madde-enerji enformasyonunun bu özel haline, yani kendi kendini örgütleyen süreçlerce içerden hareketlendirilecek sahici bir organik olmayan hayat oluşturan akış halindeki bu gerçekliğe bir isim koymak yararlı olacaktır: Organsız beden. Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin de yazdığı gibi: Organizma kesinlikle beden, daha doğrusu Organsız Beden değildir; daha ziyade Organsız Beden üzerinde bir katmandır, başka bir deyişle Organsız Beden’den işe yarar bir şeyler çıkarabilmek için ona biçimler, işlevler, bağlar, hiyerarşik örgütlenmeler, örgütlü aşkınlıklar dayatan bir birikme, toplanma, çökelme fenomenidir… Organsız Beden, bir organizmayı –aynı zamanda bir anlamlandırmayı ve bir özneyi- oluşturan alüvyonların, çökelmelerin, birikmelerin, katlanmaların ve geri çekilmelerin ortaya çıktığı buzul gerçekliktir. (330-331)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Plazmalar, yani otomatik biçimlerini dahi yitirmiş olan elektriklenmiş asal parçacık bulutları, (bildiğimiz kadarıyla) asgari düzeyde iç yapıya sahip madde-enerji halleridir, ama yine de kendi kendine örgütlenen çeşitli süreçleri destekleme yetisine sahiptirler. Fakat Organsız Beden’i, evrenimizi dolduran plazmayla özdeşleştirmek yerine, belli bir katmansızlaşma sürecinin sınırı olarak düşünmeliyiz: Mineral yapıları düşündüğümüzde plazmalar gerçekten de böyle bir sınır olabilirler, ama genetik malzemeleri düşündüğümüzde olmazlar. Genlerin mikroorganizmalardan az çok serbest ve şekilsiz biçimde akışı, bir kopyalayıcılar akışının Organsız Bedeni’nin ne olabileceğine dair daha iyi bir örnek olabilir. Öte yandan bir yumurta (ve yumurtanın sitoplazmasını harekete geçiren kendi kendine örgütlenmiş bütün süreçler), biyokütle akışındaki Organsız Beden’in iyi bir görüntüsünü verir: Döllendiğinde ve kendi embriyosunu geliştirmeye başladığında çok çeşitli organlar doğurma potansiyeline sahip olan, şekilsiz bir enerjik ve mineral malzemeler bütünü. (332)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İnsanlık tarihi çok çeşitli Organsız Bedenler içerir. Bunlardan ilki güneştir; gezegenimizdeki birçok kendi kendine örgütlenme sürecinin itici gücü olan, tahıl ve fosil yakıt biçimini alarak medeniyetlerimizi besleyen yoğun enerji akışının kaynağındaki o devasa plazmadır. İkincisi, lavların, levha tektoniklerine yön veren, Pangaea’nın mevcut kıtalara ayrılması, evcilleştirilebilir türlerin buna bağlı olarak dağılması, bu dağılımda Avrasya’nın Amerika, Afrika ve Okyanusya’dan daha avantajlı bir konumda olması gibi gezegenimizin en genel jeopolitik niteliklerini çizen “taşıyıcı kayışları”dır. Üçüncüsü, hidrosfer ve atmosferin çifte dinamiğinin, ayrıca onların muazzam bir çeşitlilik gösteren kendi kendine örgütlenen oluşumlarının ortaya çıkardığı Organsız Beden’dir: Kasırgalar, tsunamiler, basınç blokları, siklonlar, rüzgar çevrimleri. Daha önce de gördüğümüz gibi Atlantik’teki rüzgar çevrimlerinin (alizeler ve batı rüzgarlarının) fethi, Amerika kıtasının Avrupa’da kent ekonomisinin büyümesini besleyecek geniş bir tedarik bölgesine dönüşmesini mümkün kılmıştır. Dördüncüsü, genlerin mikroorganizmalar (plazmidler ve diğer taşıyıcılar) yoluyla az çok serbest biçimde akışının oluşturduğu genetik Organsız Beden’dir; bu Organsız Beden, hayvanlar ve bitkilerdeki daha katmanlı genetik akışın tersine antibiyotiklerin geliştirilmesinden sonra bile insanın denetiminden kaçmıştır. Beşincisi, güneş enerjisinin kentleşmeden kaçmış ekosistemlerde özellikle de asalak hayvan ve bitkiler arasında ya da köksaplarda (örneğin yeraltındaki bir kemirgen şehrinin oluşturduğu Organsız Beden) dolaşan kısımlarıdır (doğal besin ağlarında dolanan gıda). Son olarak, lehçe süreklilikleri ve her türlü katmanlılaşma baskısını ortadan kaldıracak koşullar yarattıklarında dillerimiz de bir Organsız Beden oluşturmuştur. İngiltere’yi istila eden Normanların, elitlerin dili olarak Fransızcayı dayatmaları, köylü kitlelerin ise İskandinav ve Latin baharatları katılmış amorf bir Cermen normları çorbası yaratmasını mümkün kılmaları buna örnektir. (Bu Organsız Bedenler’in hepsi de, saf plazmaların tersine şekil alabildiği, işlev sahibi olabildiği için, mutlak bir sınır olarak alınan Organsız Beden’in değil, yerel bir Organsız Beden’in, yani bir katmansızlaşma sürecinin yerel sınırlarının örnekleri olarak değerlendirilebilir. (333-334)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sanayi Devrimi öncesinde, antipazar gelişiminde yaşanan son yenilik, en katmansız –yani tarımsal kaynaklar için toprağa en az derecede bağımlı (bu kentlerin hepsi de ekolojik bakımdan çoraktı)- ve aynı zamanda hükümet ve geniş toprakların yönetimiyle en ilgisiz denizcilik kentlerinde (Venedik, Cenova, Amsterdam) karşımıza çıkar. Paul M. Hohenberg ve Lynn Hollen Lees’in de belirttiği gibi, bu kentler arkalarındaki topraklara kıyasla denizaşırı konilerle ve birbirleriyle daha yakın bağlara sahiptir. Öte yandan bu geçit kapısı kentlerin (ve onlara yakından bağlı bölgesel başkentlerin) ürettiği katmansızlaşmış mali akışlar, madenlere ya da ön sanayi faaliyetlerine yatırıldığında, son derece katmanlı ve hiyerarşik, merkezi kontrol ve sınai disiplinin derecesi bakımından çağdaş askeri kurumlara (Vedenik tersanesi gibi) rakip çıkan yapılar üretilmiştir. Bu bariz paradoksun ayırdına varan Deleuze ve Guattari, “burjuvazi tam da yersiz yurtsuzlaşmanın yeni bir biçimi, sahici bir parçacık hızlandırıcı olduğundan, aynı zamanda tam bir yeniden yurtlulaştırmayı da gerçekleştirmiştir, ” diye yazmışlardır. Deleuze ve Guattari’nin bu paradoksa dair açıklamaları son derece karmaşık olsa da, düşüncelerini daha genel bir hipotezde özetleyebiliriz: Yeniden katmanlandırma yoluyla yeni hiyerarşik yapıların ortaya çıkarılması, bir önceki aşamanın en katmansız unsuru tarafından gerçekleştirilir. (339)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Toplumun bağımsız hareket eden bireyler dizisi olarak görülmesi ve anatomize edilmesi. Bu hataya düşmek yerine, bireysel karar alıcıların eylemlerinden doğan geniş ölçekli yapıların, örneğin resmi örgütlenmelerin ya da gayri resmi ağların kendilerine ait bir hayatı olduğunu dikkate almayız. Bunlar parçalarının toplamından daha fazlasına denk gelen bütünlerdir, fakat kendilerini farklı ölçeklerde işleyen mevcut bir tekil yapı (tekil kurumlar, tekil kentler, tekil kent kompleksleri vs. ) topluluğuna ekleyen bütünlerdir. Deleuze ve Guattari bunu şöyle ifade eder: Bir zamanlar varolan temel, asli, her şeyin başlangıcı olan bir bütünlüğe ya da gelecekte bir zamanda bizleri beklemekte olan nihai bir bütünlüğe artık inanmıyoruz. Heterojen parçacıkların kaba köşelerini yontarak olardan uyumlu bir bütün yaratmayı amaçlayan kuru, renksiz evrim diyalektiğinin sıkıcı, boz çizgilerine artık inanmıyoruz. Birbirinden ayrı, çeşitli parçacıkların yanı sıra böyle bir bütünlük keşfedersek de, o bu ayrı parçaların tamamıdır, ama onlar bütünleştirmez; bütün bu ayrı parçaların birliğidir, ama onları birleştirmez, daha ziyade, ayrıca yaratılmış yeni bir parça olarak onlara eklenir. (345)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Dünya o kadar katmanlı hale geldi ki, tek çıkış yolu onu katmansızlaştırmak. Fakat düşünmeden verilen bu yanıtta yanlış olan birkaç nokta var.&lt;br /&gt;Birincisi, ulus-devletlerin dil, para birimi, eğitim ve sağlık konusunda ulusal standartlar dayatarak azınlıkların yuttuğu ve hazmettiği doğru olsa da, bu geniş sosyopolitik oluşumları daha küçük oluşumlara bölüvermek (diyelim ki, azınlıkların her birine bir parça düşecek şekilde: Yugoslavya’nın Sırplar, Hırvatlar ve diğer azınlıklar arasında parçalandığı gibi) çözüm değil. Bu çeşitliliği bir ağa eklemlendirmeksizin yalnızca heterojenliği artırmak, çatışmaların ve bölünmelerin artmasına yol açmakla kalmaz, daha küçük ve kendi içlerinde homojen bir dizi ulusun hızla yaratılmasına neden olur (dolayısıyla dünyanın Balkanlaşması, heterojenliği yalnızca görünüşte artırır).&lt;br /&gt;İkincisi, heterojen unsurlar arasında yerel bağlantılar yaratmayı başarsak bile, sırf öngörülmemiş yeni bir ağ var diye toplumun bir bölümüne daha az baskıcı bir yapı kazandırmış olmayız. Ortaya çıkan sonucun yapısı, bir arada harmanlanan heterojen unsurların niteliğine bağlı olacaktır; internet üzerindeki topluluklarda bu durum gözlenebilir: İnternet üzerindeki topluluklar, bir yerden-birçok yere yapısına dayalı iletişim araçlarının kitleselleştirilmesine maruz kalanlara kıyasla daha katmansızdır, fakat bütün siyasi kesimlerden –faşistler de dahil- herkes bu katmansızlaşmadan yararlanacağı için, bir bilgisayar ağının varlığı tek başına, orada daha iyi bir dünyanın gelişeceğinin garantisi değildir. (346-347)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Dünya kendi içinde çizgisel olmamasına, dengeden çok uzak olmasına rağmen, dünyanın homojenleşmesinin anlamı, tektipleştirilen alanların çizgisel denge yapıları gibi nesnel bir şekilde davranmaya başladığı, tahmin edilebilir ve kontrol edilebilir özellikler gösterdiğidir… (349)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-1062144850584091706?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/1062144850584091706'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/1062144850584091706'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/11/manuel-de-landa-izgisel-olmayan.html' title='Manuel de Landa - Çizgisel Olmayan Tarih&apos;ten okuma notları...'/><author><name>lilliput</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17633420511013435218</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-1340442439933098478</id><published>2007-11-14T22:59:00.001+02:00</published><updated>2007-11-14T22:59:48.647+02:00</updated><title type='text'>Toplumsal Cinsiyet ve İktidar - okuma notları</title><content type='html'>Toplumsal Cinsiyet ve İktidar&lt;br /&gt;R.W. Connell&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplum, Kişi ve Cinsel Politika&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci Kısım - Toplumsal Cinsiyetin Teorileştirilmesi&lt;br /&gt;II Çağdaş Teorinin tarihsel Kökleri&lt;br /&gt;D. Pratik temelli bir teoriye doğru&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-… nihai kökenler, ilk nedenler veya son tahliller hakkında yanıtlanamaz sorular sormak yerine, devam etmekte olan bir şey olarak toplumsal cinsiyet ilişkilerinin nasıl örgütlendiği sorusunu … (96)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IV Beden ve toplumsal pratik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a. doğal farklılık açmazı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Burada geçerliliğini sorgulayacağım şey, toplumsal cinsiyeti barındıran toplumsal ilişkilerin “temeli”nin, “kuruluşu”nun, “iskelet”inin, “öz”ünün veya “kalıbı”nın, bedenimizin biyolojik yapısını oluşturduğu şeklindeki varsayımdır. (102)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- … biyoloji … toplumsal cinsiyeti belirler. Marshal Sahlins bu literatüre “kaba sosyobiyoloji” adını verir… (102)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-… biyoloji, eril ve dişil insanlar arasında kesin bir farklılık kurar ama bu, toplumsal yaşamın karmaşıklığı açısından yetersizdir. Dolayısıyla eklemelerde bulunularak geliştirilmesi gerekir. İşte bu nedenle toplum, cinsiyetler arasındaki ayrımı kültürel olarak ayrıntılandırır. Giysi bildik bir örnektir. İnsan vücudunun ortalama biçimi ve görünümü açısından erkekler ve kadınlar arasında çok az farklılık vardır. … Toplum … bu farklılıkları abartır … kategorikleştirir. (108-9)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Doğal farklılık düşüncesi, tıpkı yerçekimine maruz kalmak gibi pasif bir şekilde etkilenilen bir koşula ilişkindir. Eğer insan yaşamı, büyük içsel yapılarında (toplumsal cinsiyet de bunlardan biridir) böyle koşullanmış olsaydı, insanlık tarihi mümkün olmayacaktı. Çünkü tarih, toplumsal pratik aracılığıyla doğal olanın aşılmasına dayanır. (113)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-b. aşkınlık ve olumsuzlama&lt;br /&gt;Nesnelerin doğal veya toplumsal öncesi nitelikleri, bu nesnelerle ilgili pratikler için kesinlikle önemlidir. Sözgelimi bir ağaca kahve ikram etmeyiz veya talaşla duvar boyamaya kalkmayız. Benzer biçimde, kromozomları itibariyle erkek olan birinden çocuk doğurmasını beklemememiz gerekir. İndirgemeciliğin yanılgıya düştüğü yer, işte bu nitelikleri pratiğin belirleyenleri olarak kabul etmesidir. (115)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Cinsiyet rolü teorisinin ek çerçevesinde bu, doğal farklılığın toplumsal damgalanışı oalrak yorumlanıyor … Eğer farklılık doğalsa niçin böyle yoğun biçimde damgalanması gerekiyor? … Aslında toplumsal pratikler, doğal arklılıkları … genellikle bu farklılıkları büyük ölçüde abartarak veya çarpıtarak etraflarında bir sembol ve yorum yapısı örüyorlar. … Toplumsal cinsiyete ilişkin toplumsal düzenlemeleri ayrıntılarıyla incelemeye kalktığımızda yadsımaların, dönüşümlerin ve çelişkilerin ne kadar düzenli bir şekilde ortaya çıktıkları ise çok çarpıcı. Eşcinsel erkeklerin toplumsal düzeyde tanımlanması kadınsı, kadınlarınki de erkeksi şekilde oluyor; ama aslında eşcinsel ve heteroseksüel insanlar arasında hiçbir fiziksel veya fizyolojik farklılık yok. … Ergenlik çağının başlarında kız çocukları, ortalama olarak kendi sınıflarındaki erkek çocuklardan daha iri ve daha güçlüdür; ama ne var ki tam da bu yaşlarda kız çocuklarına, erkeklerle olan ilişkilerinde bağımlı ve korkak olmaları yönünde büyük bir baskı uygulanır. Ataerkil iktidarın geniş ölçekte sürdürülebilmesi, sertlik ve hükmetmeye ilişkin aşırı erkeksi bir idealin kurulmasını gerektirir; bunun ürettiği fiziksel erkeklik imajı, grotesk bir biçimde çoğu erkeğin gerçek vücut yapısına benzemez. (117-8)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İşte bu yüzden giyinme, süslenme ve benzeri toplumsal pratiklerde farklılığın büyük ölçüde abartılması gibi paradoksların bir mantığı vardır. Bunlar, toplumsal cinsiyetin toplumsal tanımını korumaya yönelik sürekli bir çabanın, tam olarak biyolojik mantık ve ona karşılık veren dingin pratik toplumsal cinsiyet kategorilerini ayakta tutamayacağı için gerekli olan bir çabanın parçasıdır. (119)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-…pratik cinsel ilişkinin … gerilimler ve çelişkiler yapısı … (120)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Erkekliğin fiziksel anlamı basit bir şey değildir. Boy pos ve şekli, tavır ve hareket alışkanlıklarını, belirli fiziksel becerilere sahip olmayı ve belirli becerilerin eksik kalmasını, kişinin kendi beden imajını, bunun öteki insanlara sunuluş biçimini ve bu insanların buna karşılık verme biçimlerini, kişini bedeninin çalışma ve cinsel ilişkilerdeki işleyiş biçimini içerir. Bunların hiçbiri, hiçbir anlamda XY kromozomlarının sonucu değildir. (122)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-… erkekleştirici pratikler… (123)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Erkekliğin bedensel anlamının hedefleri ise her şeyden önce, erkeklerin kadınlar karşısındaki üstünlüğü ve kadınlara egemen olunması için gerekli olan hegemonyacı erkekliğe bağlı güçlülük duygusunun öteki erkek gruplarına karşı da duyulmasıyla ilgilidir. (123)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bedenlerimiz, bedensel etkiler üreten toplumsal durumlarda büyüyor ve çalışıyor, gelişiyor ve çürüyor. Sözgelimi, içinde yaşadığımız sınıf sistemi, fakir insanların çocukları için yetersiz beslenme, zenginler içinse aşırı yeme ve aşırı içme yüzünden şişmanlık üretiyor. Avustralya toplumsal düzeninin kurumsallaşmış ırkçılığı, beyaz insanlara kıyasla yerliler arasında oldukça yüksek düzeyde göz hastalıkları görülmesine yol açıyor: Kırsal kesimde yapılan bir ulusal araştırmada Avustralya yerlilerinin %38’inde trahoma hastalığı olduğu belirlenmişti. Oysa beyazlarda bu hastalığın oranı %1’di. (124)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ama pratiğin gerçekliğinde beden, asla tarihin dışında değildir ve tarih de asla bedensel varlık ile beden üzerindeki etkilerden bağımsız olamaz. (126)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci Kısım – Toplumsal Cinsiyet İlişkilerinin Yapısı&lt;br /&gt;V Ana yapılar: Emek, iktidar, kateksis&lt;br /&gt;a. Yapı ve yapısal analiz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-1980’lerde feminist teorileştirmede, sonuçta hiçbir köke sahip olmayan bağımsız saf bir fenomen olarak tabi kılınma/tabi kılma eğilimi belirginlik kazanmıştır. … Üretim, yeniden üretim, toplumsallaşma ve cinsellik. … toplumsal cinsiyet ilişkilerinin yapısı içsel olarak çelişkili olabilir. (137)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu yapılardan biri, işbölümüyle ilgilidir: Ev işleri ve çocuk bakımının örgütlenmesi, ücretli ve ücretsiz iş arasındaki bölünme, emek piyasasının ayrımcılığı ve “erkekler ait işler” ile “kadınlara ait işler” yaratılması eğitim ve terfide ayrım güdülmesi, ücretler ve mübadelede eşitsizlik. İkinci yapı ise otorite, denetim ve zorlama ile ilgilidir: Devlet ve iş dünyasına içkin hiyerarşiler, kurumsal ve kişilerarası şiddet, cinsel düzenleme ve gözetim, ev içi otorite ve bunun mücadelesi. … İlk yaklaşımda, birinci yapıdaki ana kuruluş ilkesinin ayrılma veya bölünme olduğu ve ikinci yapıdakinin de eşitsiz bütünleşme olduğu söylenebilir. (138)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-… yalnızca emek ve iktidarla açıklanamaz… arzunun ve arzulanmanın örüntülenmesiyle; … (139)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b. emek&lt;br /&gt;-Cinsel işbölümü, en basit anlamıyla belirli iş tiplerinin belirli insan kategorilerine bölüştürülmesidir ve bu bölüştürmenin daha sonraki bir pratiği kısıtlaması ölçüsünde de toplumsal bir yapıdır. (141)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Erkeklerin belirli bir iş için kadınlara kıyasla daha iyi hazırlandığı veya eğitildiği bir yerde, “başvuranlar arasında en iyi”nin seçimi, normal olarak bir erkeğin seçilmesi anlamına gelecektir. Üniversitelerin üst basamaklarında erkeklerin neredeyse tam bir hakimiyet kurmaları ise bu dolaylı ayrımcılığın çarpıcı örneklerindendir. (142)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-…kadınların mesleğinin yaratılması… (144)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Modern hemşirelik mesleğini temeli, orta sınıf kadınlarına yarı profesyonel bir iş alanı açmak amacıyla, tıp pratiğinin denetiminin erkeklerin (diğer bir deyişle, doktorların) elinde olmasını kabul eden bir dengeydi. (144)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ev işi teknolojisi, daha da karmaşık bir örnektir. Elektrikli süpürge veya çamaşır makinesi gibi aygıtlar, hem kadınlar hem de erkekler tarafından çalıştırılabilir. Ama en çok satılan modeller, yalnızca tek bir evin halkı tarafından kullanılacak biçimde tasarlanmıştır ve her ev için yalnızca tek bir sürekli ev işçisini gerektirir. Bu düzenleme, olası veya uygulamaya geçirilebilir herhangi başka bir düzenleme tarafından değil, cinsiyete dayalı uzlaşımsal işbölümü tarafından sağlanmaktadır. Bu yüzden reklamda, makinelerini çalıştırırken gülümseyen kadınların resimleri kullanılır, gülümseyen erkeklerinki değil. Aynı işi başka toplumsal düzenlemeler altında yapacak cihazları tasarlamak fazlasıyla olasıdır. Örneğin, İngiltere’de, yerel yönetimler tarafından işletilen halka açık çamaşırhaneler, 1930’larda ve 1940’larda çamaşır yıkamanın makineleşmesi için pratik bir alternatif yol sağlamıştı. Ama savaş sonrası özelleştirme ile bunların kökünü kuruttular. 1950’li yılların tüketim malları patlaması ise diğer şeylerin yanı sıra, ev içinde cinsiyete dayalı işbölümünün yeni araçlarla yeniden kurulmasını getirdi. (145)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-… resepsiyon memurluğu, havayolu hostesliği ve sekreterlik gibi mesleklerin yaratılmasını içerir. … giyim ve tiyatro, eşcinsel erkeklikle bağlantılıdır. (146)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-… “üretim tarzı” kavramının ima ettiği, temel olarak homojen bir yapıdan çok, nitel açıdan farklı bir takım sömürü mekanizmalarıyla elde edilen kârları yoğunlaştırma ve düzenleme sistemi olarak yeni bir kapitalizm görüşü önerir. (147)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-1) teknik akıldışılıklarına ve bunları eksiksiz kılmanın imkânsızlığına rağmen kadınlar ile erkeklerin işleri arasına çekilen sınırların bu denli büyük olması ve bunlarda diretilmesi;&lt;br /&gt;2) çekilen sınırların çoğunun, işyerindeki kârlılık veya emek denetimi ya da her ikisiyle olan bağlantısı;&lt;br /&gt;3) bu sınırlamaların, gerçekte tüm kadınları, sermaye olarak kullanılabilir bir ölçekte servet birikimi olanaklarından yoksun veya önemli sermayelerin denetimine ulaşacak kariyer yolları dışında bırakmaya yönelik işleyiş biçimi;&lt;br /&gt;4) sınırların oldukları gibi korunmasında –genellikle sınıf çizgileri boyunca- erkeklerin dayanışmasını destekleyen pratiklerin önemi;&lt;br /&gt;5) çocuk bakımını kadınlara, özellikle de genç kadınlara bölüştürmeye yönelik işleyen gelir farklılıkları ve işbölümlerinin tutarlılığı. (148)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-… birikimin toplumsal cinsiyetli mantığı… (148)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-… ikinci ilke, erkekliğin ekonomi politiği … Birçok önemli pratik, erkekliğin tanımıyla ve ekonomik bir kaynak olarak seferber edilmesiyle bağlantılıdır. (149)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-… erkeklerin dayanışmasının örgütlenmesinde hegemonik bir erkeklik örüntüsünün, kültürel olduğu kadar ekonomik bir güç haline de dönüştüğüne dikkat çekmekle yetineceğim. (150)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Toplumsal düzenden sapmak bir yana dursun, en açık anlamda bu düzenin bir uygulamasıdır. … Çoğunlukla şiddet, aynı zamanda kurumları ve onların örgütlenme biçimlerini de içeren bir bileşimin parçaları olarak ortaya çıkar. … işleri kadınların üst düzeylere ulaşmasını aşırı derecede güçleştirecek biçimde düzenleyen erkeklerdir. … Bir durum tanımını dayatma, olayların anlaşılmasına ve meselelerin tartışılmasına esas olacak terimleri oluşturma, idealler formüle etme ve ahlakı tanımlama, yani kısaca hegemonya hakkı iddia etme yeteneği de toplumsal iktidarın temel bir parçasıdır. (151)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ataerkilliğe ilişkin açıklamaların çoğu, banliyödeki bir savaş anıtı gibi yalın, düzenli bir yapı izlenimi uyandırır. Yüzeydeki görkemli görünüşün ardında ise muhtemelen bir düzensizlik ve anomali kütlesi vardır. … Katolik hiyerarşisinin, kadınlarda saflık, uysallık ve itaatkârlık idealinin önemini coşkuyla vurgulaması … “Nitelikli” gazeteler, İngiltere’deki The Guardian gibi, liberal bir cinsel politika izleseler de, yüksek tirajlı gazetelerin çoğu, değişmez şekilde cinsiyetçidir ve homofobi yayarlar. … Bunlar daha çok erkeklerin iktidarının ve kadınların tabi kılınmasının ayakta tutulduğu kolektif bir projeye katılan kişilerdir. (152-3)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-… toplumsal cinsiyeti barındıran iktidar yapısında bir “nüve” bulunur.&lt;br /&gt;            Çağdaş kapitalist ülkelerde, bu nüvenin dört tanıdık bileşeni vardır: (a) Kurumsallaşmış şiddetin hiyerarşileri ve işgüçleri (askeri ve paramiliter güçler, polis, cezaevi sistemleri); (b) ağır endüstrinin hiyerarşisi ve işgücü (örneğin, çelik ve petrol şirketleri) ve yüksek teknoloji endüstrisinin hiyerarşisi (bilgisayarlar, uzay); (c) merkezi devletin planlama ve denetim mekanizması; (d) fiziksel gücü ve erkeklerin makinelerle birliğinin önemini vurgulayan işçi sınıfı çevreleri. (153)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Böylece en azından üç öge içeren genel bir hiyerarşi yaratılmıştır: Hegemonik erkeklik, (baskın birliklerinde değil, kolektif projede suça ortak olan) tutucu erkeklikler ve tabi kılınmış erkekliklerdir. (154)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;d. kateksis&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Arzunun toplumsal örüntüsü, ortak bir yasaklama ve tahrik etme sistemidir. (157)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Moda… kozmetik… kitle iletişim araçlarının içeriği … Örneğin, kadın dergilerinin ve erkek dergilerinin kapaklarındaki büyüleyici fotoğraflar, nedense her iki durumda da kadın resimleridir; farklılık ise modellerin giyinme ve poz verme biçimlerindedir. … Yapısal ilkeler olarak hetero seksüellik ve eşcinsellik, daha çok, içinden bir partnerin seçilebileceği toplumsal kategori tanımlarıdır. (158-9)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-… cinsel pratikler genellikle hem aşkın hem de nefretin zaten hazır bulunduğu yapısal ilişkiler üzerinde temelleniyor… (160)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;e. sistem ve kompozisyona dair bir not&lt;br /&gt;-Yüksek bir sistematiklik düzeyinin, bir grubun egemenlik düzeyini yansıtması muhtemeldir, hele bir de belirli bir toplumsal cinsiyet dizeni o grubun çıkarlarına hizmet ediyorsa. Sözgelimi, barınma, finansman, eğitim ve yaşamın diğer alanların tümünün, heteroseksüel çift modeli etrafında örgütlenmelerinin ölçüsü, heteroseksüel çıkarların egemenliğini ve eşcinsel insanların tabi kılınmasını yansıtır. Doğrudan doğruya eşcinsel deneyimin kendisini heteroseksüel terimlerle (örneğin “aktif” ve “pasif” gibi) örgütlediği ölçü ise tabi kılınmanın dikkat çekici bir kanıtıdır. (162)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VI Toplumsal Cinsiyet Rejimleri ve Cinsiyet Düzeni&lt;br /&gt;a. kurumlar&lt;br /&gt;-Murray Goot ve Elizabeth Reid’in, siyaset bilimindeki ana akımda yerleşik toplumsal cinsiyet körlüğü ve ataerkil önyargı karışımı … temel kurumlarda mevcut olduğunu kanıtlamakla kalmayıp aynı zamanda bu kurumlar için sistematik bir öneme sahip olduklarını da gösterek …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b. aile&lt;br /&gt;-Muhafazakâr ideoloji, aileden “toplumun temeli” olarak söz eder, geleneksel sosyoloji de onu çoğunlukla kurumların en basiti, daha ayrıntılı yapıların yapıtaşı olarak görür. Ail,e toplumun temeli olmanın ötesinde, onun en karmaşık ürünlerinden biridir. Aileye dair basit hiçbir şey yoktur. Aileni içi, tıpkı jeolojik katmanla gibi, birbiri üzerine yığılmış çok katmanlı bir ilişkiler sahnesidir. Başka hiçbir kurumda ilişkiler, zaman içinde böylesine yaygın; temas esnasında böylesine yoğun; ekonomi, duygu, iktidar ve direniş örgüleri açısından böylesine sıkı değildir. (167-8)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Çağdaş şehir ailesinin/evinin belirli iş tiplerini ev içi, ücretsiz ve genellikle kadınlara ait; öbür işleri de kamusal, ücretli ve genellikle erkeklere ait olarak tanımlayan bir işbölümü tarafından kurulduğu da eşit ölçüde bildik bir şeydir. … “sürmekte olan” Amerika burjuva “yaşamları” üzerine yaptığı bir bağlantı, kocanın mesleği etrafında döner. … kocanın sahiplenme biçimi olarak ev içi emek için önemli bir koşuldur. (169)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ailelerin işleyiş biçimi kısmen kocaların, karılarının durumunu tanımlamaya yönelik iktidarının bir sonucudur. … gençleri yaşlılarla ve erkeklere tabi kılan ataerkil örüntü, bu örüntüyü destekleyen erkeksi otorite ideolojileriyle birlikte yeniden oraya çıkıyor. (170)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Güçlü bir iktidar dengesizliğini ele alma biçimlerinden birinin, bir boyun eğme alışkanlığı inşa etmek olması da aynı ölçüde anlaşılabilir bir şeydir. (170)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet&lt;br /&gt;-… devletin tarihsel olarak erkeksi şiddetin kurumsallaşması biçiminde yaratıldığını varsayar… devlet gücünün en sürekli ve en genel kullanımları, erkek tarafından erkeklere karşı olmaktadır. (176)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;d. Sokak&lt;br /&gt;-Polis, bir otorite olarak gözden kaybolabildiği 1965 ağustosunda Los Angeles’ta meydana gelen Watts ayaklanması gibi birkaç istisnai örnek dışında, sokak yaşamının Büyük Gücü’dür. … Sokak bazı açılardan bir savaş alanıdır; bazı açılardan da önemli askeri olayların meydana geldiği bir alan. …Daha fazla çeşitlilik içermekle birlikte kaldırımlar da eşit ölçüde gösterimlerle doludur. İnsanlar giysileriyle takılarıyla, duruşlarıyla, hareketleriyle, konuşmalarıyla kendilerine ilişkin mesajlar verirler. Sokak büyük bir erkeklik/kadınlık biçemleri ve cinsiyet tiyatrosudur. (182)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Böylelikle toplumsal bir çevre olarak sokak, aile ve devletin gösterdiği toplumsal cinsiyet ilişkileri yapılarının aynısını gösterir. Bir işbölümüne, bir iktidar yapısına ve bir kateksis yapısına sahiptir. … Aynı zamanda, sokak gibi gevşek yapılanmış bir toplumsal çevreyi, aile ve devlet gibi fazlasıyla tortulanmış kurumlardan farklı kılan kendine özgü bir şey vardır. Sokak yalnızca çeşitliliği barındırmakla kalmaz, ayrıca biçemlerin hızlı değişimini de barındırır. Bu durumda, sokağın tiyatrosu, deneysel bir tiyatro olabilir. (183)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“Eril” ve “dişil” kategorileri, toplumsal yaşam ve cinsel politikanın kategorileri değildir; oysa “erkekler” ve “kadınlar” kategorileri öyledir. (187)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Gerçekten de pek çok cinsel politika, şaşmaz biçimde örtük bir çıkarı pratikte görünür hale getirmeye çabalamak üzeredir. … Toplumsal cinsiyet ilişkileri tarihseldir, yeni örüntülerde yeniden biçimlendirilebilir ve yeni örüntüler de belirli grupların yararına veya zararına olacaktır. (189)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-… cinsel konuların kamusal ifadesi, yalnızca dolaylı ve sansür edilmiş biçimlerdeki çıkarı yansıtır. Ama bir çıkar örüntüsünün saptanabileceği de açıktır. (189)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;f. toplumsal cinsiyetin tanımına ve kurumsallaşmasına dair bir not&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“Toplumsal cinsiyet”, insanların eril ve dişil olarak üremeye dayalı bölünmesi kapsamında veya bu bölünmeyle bağlantılı olarak örgütlenmiş pratik anlamına gelir. (190)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Eğer “toplumsal cinsiyet” sözcüğünü bir fiil olarak kullanabilseydik (toplumsal cinsiyetiyorum, toplumsal cinsiyetiyorsun, toplumsal cinsiyetiyor…), konuyu anlayışımız açısından daha iyi olacaktı. (191)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VII&lt;br /&gt;Tarihsel dinamikler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihsellik ve “kökenler”&lt;br /&gt;-… eşcinselliğin 1870’te Alman psikiyatrist Westphal tarafından bir patoloji olarak tanımlanması… (200)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Foucault, Cinselliğin Tarihi’nde, yaşamda motive edici bir güç olarak cinsellik üzerindeki vurgunun yalnızca modernliğe dair bir yenilik olmadığını, aynı zamanda bir toplumsal denetleme sürecinin parçası olduğunu güçlü bir şekilde öne sürmektedir. Foucault, cinsel ideolojini ve toplumsal cinsiyet kimliklerinin toplumsal olarak inşa edildiğinden fazlasıyla emindir. (201)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ama eşcinsel kimliğin yapıbozumu, bu kimliği vurgulayan eşcinsel gururu ilan eden bir seferberlik tarafından kazanılmış olan politik iktidarın da parçalarına ayrılması anlamına gelir. Bu nedenle, eşcinsel kurtuluş hareketinin sağladığı teorik ilerlemeler, eşcinsel kurtuluşunun sona ermesini gerektiriyor gibidir. (202)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kültür büsbütün “toplumsal cinsiyet temelli” değildir. (208)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu toplumları [avcı toplayıcılar, Batı Afrika, vs.] (“kökenler” literatürünün büyük bir kısmında yapıldığı gibi) hayatta kalmaya çalışan ilkel topluluklar olarak, statik veya insanın gerçek öyküsünün kıyısındaki oluşumlar olarak görmek affedilmez bir tarihsel hata olacaktır. (209)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Eskiden olduğu gibi kadınların devlet aygıtından dışlanmaları bundan böyle söz konusu olamaz. Artık giderek daha fazla sayıda kadın, devlet içinde istihdam edilmektedir; dışlamanın yerini ise çeşitli ayırma ve doğrudan tabi kılma biçimleri almıştır. (…) Ticari kapitalizm, hesaplı bir erkekliği talep ederken, endüstrileşmeye içkin sınıf mücadeleleri, kavgacı bir erkekliği talep eder. Bu ikisinin birleşimi, yani rekabetçilik ise, “iş dünyasında” kurumsallaşmış ve hegemonik erkekliğin yeni biçiminde merkezi bir tema haline gelmiştir.&lt;br /&gt;            İkinci konu, para ekonomisi ile ev ekonomisi arasına koyulan takozla bağlantılıdır. (209-10)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bir teknoloji ve endüstriyel politika kombinasyonu, bugün yakından tanıdığımız tecrit edilmiş meslekler ve düşük ücret yapıları yaratarak, kadınları kademeli bir şekilde Endüstri Devrimi’nin çekirdek endüstrilerinin dışına atmıştır. (211)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-… hegemonik Heteroseksüellik…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Evli Heteroseksüel çift artık kültürel bir ideal olarak tanımlanır hale gelmişti ve bu, sapkınlık olarak görülecek cinsellik biçimlerinin parçalanmasını gerektiriyordu. (211)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-… toplumsal cinsiyet düzeninin büyük yapısal özeliklerini (a) ev hayatının para ekonomisi ve politik dünyadan toplumsal cinsiyete bağlı biçimde ayrılması, (b) yoğun biçimde erkeksileştirilmiş çekirdek kurumlar ve daha açık şekilde dokunmuş bir çevre; (c) kurumsallaşmış Heteroseksüellik ve eşcinselliği geçersiz kılınması veya bastırılması… (d) cinsel politikaya ait ana örüntüyü, yani kadınların erkek tarafından topyekûn tabi kılınmasını ayakta tutmaktadır. (214-5)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kateksis ve motivasyon konularının değişmez çözümü olarak hegemonik Heteroseksüelliğin başarısızlığa uğradığı bir cinsellik krizine yönelik başka ama güçlü bir eğilimi tanımlayabiliriz. (216-7)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Hegemonik heteroseksüellik tarafından tanımlanan ve Talcott Parsons tarafından “aile” olarak teorikleştirilen ideal çift ilişkisinde, kateksise ilişkin değişmez bir karşılıklı bağımlılığa ulaşılır. Ama bu yalnızca karşı çıkışlar ve karşıtlıklar üreten hem içsel hem de dışsal bir bastırma süreciyle mümkün olabilir. (217)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-…mevcut toplumsal cinsiyet düzeniyle bağdaşan çıkar örüntüleri … Evli bir kadının çıkarlarının, temelde kocasının ve çocuklarının çıkarları olduğu şeklinde tanımlanması, hegemonik örüntünün ta kendisidir; … (219)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü Kısım&lt;br /&gt;Kadınlık ve Erkeklik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8 Cinsel karakter&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;e. Hegemonik erkeklik ve ön plana çıkarılan kadınlık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Hegemonik erkeklik kavramında “hegemonya” (terimin ödünç alındığı Gramsci’nin İtalya’daki sınıf ilişkileri analizinde söz konusu olduğu gibi) acımasız iktidar çekişmelerinin ötesine geçerek özel yaşamın ve kültürel süreçlerin örgütlenmesine sızan bir toplumsal güçler oyununda kazanılan toplumsal üstünlüktür. (…) Dinsel öğreti veya pratiğe, kitle iletişim içeriğine, ücret yapılarına, ev tasarımına, yardım/vergilendirme politikalarına vb. kök salan üstünlük hegemonyadır. (246-7)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İkinci olarak “hegemonya ”mutlak kültürel egemenlik, seçeneklerin ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Bir güçler dengesi içinde, diğer bir deyişle bir oyun esnasında, kazanılan üstünlük anlamına gelir. Öbür örüntüler ve gruplar, ortadan kaldırılmak yerine ikincil konuma itilir. Eğer bu noktayı göremezsek, bırakın büyük ölçekteki toplumsal cinsiyet örüntülerinin tanımlarına içkin tarihsel değişimleri açıklamayı, bizzat toplumsal yaşamda gerçekleşen günlük çekişmenin açıklanması bile imkânsızlaşacaktır. (247)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu ise titiz bir formülleştirme gerektiriyor. Hegemonik erkekliğin, kadınlara karşı özellikle tehditkâr olunması anlamına gelmesi gerekmez. Kadınlar kendilerini hegemonik olmayan erkeklikler tarafından da ezilmiş hissedebilirler, hatta hegemonik örüntüyü daha tanıdık ve dolayısıyla katlanılır bulabilirler. Muhtemelen, hegemonik erkeklik ve ön plana çıkarılan kadınlık arasında bir tür uyum vardır. Bu uyumun imlediği şey ise erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliğini kurumsallaştıran pratiklerin korunmasıdır. Bu anlamda hegemonik erkeklik, kadınlarla ilişkide başarılı bir ortak stratejiyi cisimlendirmek zorundadır. (…) Öyleyse, hegemonik erkeklik, oldukça tutarlı bir biçimde evcimenliğe yönelik açılımları ve hteroseksüel çekime yönelik açılımları aynı anda barındırabilir. (248-9)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Çağdaş hegemonik erkekliğin en ayırt edici özelliğiyse, heteroseksüel oluşu, yani evlilik kurumuyla sıkı sıkıya bağlantılı oluşudur; dolayısıyla tabi kılınmış erkeliğin en önemli biçimi de eşcinsellik olur. (249)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kadınlığın inşasının kaçınamayacağı egemenlik yapısı, Heteroseksüel erkeklerin küresel egemenliğinden başka bir şey değildir. Süreç bu egemenliğe boyun eğme veya direnme etrafında kutuplaşma eğilimini taşır.&lt;br /&gt;            Boyun eğme seçeneği, burada “ön plana çıkarılmış kadınlık” olarak adlandırılan ve en fazla kültürel ve ideolojik desteğin verildiği kadınlık örüntüsüne merkez oluşturur. Bu, teknik beceriden çok, toplumsallığın sergilenmesi, oynaşma sahnelerinde kırılganlık, erkeklerin işyeri ilişkilerinde içlerinin gıcıklanma ve benliklerinin okşanma arzusuna boyun eğme, kadınlara yönelik emek piyasası ayrımcılığına bir tepki olarak evliliğin ve çocuk bakımının kabul edilmesi gibi belirli kurumlar ve toplumsal çevrelerdeki, çoktan sözünü ettiğimiz büyük ölçekli örüntülere çevirisidir. Kitlesel düzeyde bunlar, genç kadınlar için cinsel açıdan istekli olma, yaşlı kadınlar için de annelik temaları etrafında örgütlenirler. (251)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Erkeklerin iktidarına uyum sağlama olarak örgütlenen ve boyu eğme, çocuk terbiyesi ve empatiyi kadınca erdemler olarak ön plana çıkaran bir kadınlık, pek de öteki kadınlık biçimleri üzerinde hegemonya kuracak durumda değildir. Kadınlığın Kinder, Kirche und Küche uyarlamasını öven “Kadın Olmak İsteyen Kadınlar” gibi feminizm karşıtı kadın gruplarına dair bildik bir paradoks vardır: Bu tür gruplar ancak kendi kurallarını yıkarak politik açıdan aktif olabilirler. Ağırlıklı olarak dinsel ideoloji ve muhafazakâr erkeklerin politik desteğine yaslanırlar. Öteki kadınlık biçimleriyle kurdukları ilişkiler, yeltendikleri marjinalleşme kadar bile tahakküm ilişkisi değildir. (252)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10&lt;br /&gt;Pratik olarak kişilik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a. kişilik, toplum ve yaşam öyküsü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sonuçta, dar anlamda konuşacak olursak, “bireysel pratik” diye bir şey yoktur; bu tabir, bağıntısal bir hareket dokusundan yapılan bir soyutlamadır. Sözgelimi mastürbasyon bile, toplumsal olarak inşa edilmiş fanteziler, uyarılma teknikleri ve kendi kateksisinizin nesnesi olduğunuz bir tür minimal toplum içerir. (292)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c. kişilik politikası&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Diğer taraftan, cinsiyetçilikle ilgili konuların ortaya atılması misyonuna saplanıp kalma ve ataerkil pratikler meydan okuma, önemli ölçüde bir itibar kaybıyla sonuçlanacaktır. Kadınların çıkarlarıyla ilgili konuların peşine takılan bir erkek, rahatlıkla aptal, hafiften de çılgın ya da yoldan çıkmış biri olarak tanımlanacaktır. (309)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Halihazırda geniş bir pazarlama programı, He-man modelleri Nazi çizgi roman çizeri Mjörnil’den ödünç alınan imajlar üzerinde temelleniyora benzeyen “Kâinatın Efendileri” gibi olağandışı biçimde vahşi oyuncakları küçük erkek çocuklarının önüne itiyor. (310)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-1340442439933098478?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/1340442439933098478'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/1340442439933098478'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/11/toplumsal-cinsiyet-ve-iktidar-okuma.html' title='Toplumsal Cinsiyet ve İktidar - okuma notları'/><author><name>lilliput</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17633420511013435218</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-699600993474575560</id><published>2007-11-14T22:54:00.000+02:00</published><updated>2007-11-14T22:57:57.472+02:00</updated><title type='text'>Erkek Akıl - okuma notları</title><content type='html'>Erkek Akıl&lt;br /&gt;Genevieve Lloyd&lt;br /&gt;Batı Felsefesinde “Erkek” ve “Kadın”&lt;br /&gt;İng. Çev.: Muttalip Özcan&lt;br /&gt;Ayrıntı Yayınları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ruhun simgesel cinsiyetsizliği, simgeler oyunu içinde, ruhun temel özelliğinin, yani rasyonalitenin, erkeksiliği ile gayet rahat bir arada var olabilir. (12)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- (…) ikiciliğin Spinoza’nın bedenin ideası olarak zihin anlayışında… (13)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kartezyen anlayışta zihin [zihin], bedenden tamamen ayrı olmasından dolayı cinsiyetsizdir. Spinozacı yaklaşımda ise tam tersine, beden ideası olarak zihin her ne kadar ne cinsiyetli ne de cinsiyetsizse de, her insan zihni, ideası olduğu bedenin cinsiyetli olmasından dolayı, kesin bir şekilde ya erkek ya kadın olmalıdır. (13)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Spinoza’nın karşı çıktığı kartezyen felsefe, toplumsal olarak oluşturulmuş cinsiyet ile bedensel cinsiyet arasındaki keskin ayrımları vurgular; ki bu da daha önce öne sürdüğüm gibi simgesel erkeklik ve kadınlığın işleyiş tarzlarını gizler.&lt;br /&gt;            Spinoza, Descartes’ın zihne ait akıl ile bedensel alandan gelen işgalci yabancılar olarak görülen tutkular arsında bir hakimiyet ilişkisi olduğu düşüncesini reddeder. Bunu yerine, yetersiz fikirlerin yerini daha yeterli olanların almasıyla birlikte tutkunun rasyonel duygulanıma dönüştüğünü öne sürer. Böylece erkek- kadın simgeciliğini, akıl ile onun karşıtı şeyler arasındaki ilişkiyi ifade etmeye uygun kılan kutuplaşmalar çökertilmiş olur. Bu nedenle, Spinoza’nın akıl ile tutku arasında kurmuş olduğu rapprochement [barışıklık], erkek- kadın simgeciliğinin baskısının yıkılmış olabileceği bir dönem olarak görülebilir. Spinoza’nın zihni, bedenin ideası olarak alışı, bedene verilen anlamların nasıl olup da hem metaforik bir nitelik sunup hem de “gerçek” farklılıklar olarak (doğru bir şekilde) yaşantılanabildiklerini daha açık bir biçimde anlamamızı yardımcı olabilecek bir başlangıç noktası da sağlar. (13- 14)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Saf kartezyen ego’nun cinsiyetsizliğinin, “kadınsı” maddi cinsel farklılığın karşıtı olduğu rahatlıkla görülebilir. (14)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*** Erkek bedenini aşmak zorundadır. Kadının böyle bir şansı baştan iptal edilir. Erkek, Aklı bunun için icat eder ve bedene yönelik tüm terbiye edici faaliyetler, “Bedeni aşma”, yani kadına özgü aşağı tensellikten kurtulma amacına hizmet eder. Modulor bunun araçlarından biriydi. ***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Giriş&lt;br /&gt;- İlerde de tartışacağım gibi, cinsiyet nedir bilmeyen bir Akıl’a duyduğumuz güven, büyük ölçüde kendi kendini bir tür kendi kendini aldatma olmuştur. (…) Akıl’ın kadınlar tarafından işlenmesinin önündeki engeller, büyük ölçüde, Akıl ideallerimizin tarihsel olarak kadınlığı dışlamış olmasından ve kadınlığın kendisinin de böylesi bir dışlama işlemi yoluyla oluşmuş olmasından doğmaktadır. (20)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Akıl, Bilim ve Maddenin Üzerindeki Tahakküm&lt;br /&gt;A. GİRİŞ&lt;br /&gt;- Kadın, Doğa’ya erkekten daha yakındı; bütün öz niteliklerinde hep kendi olarak kalır. Kültür, kadının yanında he zaman dışsal bir şey, Doğa’ya ebediyen sadık çekirdeğe dokunmayan bir şeydir. (22)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Rasyonel bilgi, doğa güçlerinin bir tür aşılması, dönüştürülmesi veya kontrol altına alınması olarak anlaşılmıştır. Buna karşılık, kadınlık, rasyonel bilginin aştığı, tahakküm altına aldığı veya sadece geride bıraktığı şey ile eş tutulmuştur. (22)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B: KADINLIK VE YUNAN BİLGİ KURAMLARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Eski Yunanlılar, kadınların çocuk doğurma yetilerinin onlar ile Doğa’nın bereketi arasında bir bağlantı kurduğunu düşünmüşlerdir. (22)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Pisagor’un İÖ 6. yy’da düzenlediği karşıtlar tablosunda kadınlık, açık bir biçimde, sınırlanmışlığın –tam ve açık olarak belirlenmişin- karşıtı olarak alınan sınırlanmamış olanla –muğlak ve belirsiz olanla- ilişkilendirilmiştir. Pisagorculara göre dünya, iyi oldukları düşünülen belirlenmiş formlarla ilişkilendirilen ilkeler ile, formdan yoksunlukla –sınırlanmamış karışık veya düzensiz olanla- ilişkilendirilen ve kötü veya değersiz olduğu düşünülen diğer ilkelerin bir karışımıdır. Tabloda bu türden on karşıtlık sıralanır: sınırlı / sınırsız, tek / çift, bir / çok, sağ / sol, eril / dişil, durağan / hareketli, düz / eğri, aydınlık / karanlık, iyi / kötü, kare / dikdörtgen. (23)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Erkeklik, etkin, belirlenmiş formla, kadınlık da edilgen, belirlenmemiş maddeyle aynı safta yer alır. Bu eşleştirme için gereken uygun ortam, Yunanlılar’ın insanın üremesine ilişkin geleneksel anlayışınca hazırlanır; bu anlayışa göre baba, biçimlendirici ilkeyi sağlayandır, üremenin gerçek nedensel gücüdür; buna karşılık anne, sadece bu biçimi (formu) veya belirlenmiş olanı kabul eden maddeyi sağlayan ve babanın ürünü olan şeyi besleyendir. (24)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Platon’un Timaeus’te aktardığı mitolojide, yüce kozmik akıl kavramıyla ilişkili olarak yapılmış bir cinsiyet ayrımı imasına rastlanır. Evrendeki Akıl ve düzenin yansımasının kadın ruhunda, erkek ruhundaki kadar ne olmadığı varsayılır. Kadınların ruhları, Akıl’dan yoksun erkeklerin günahkâr ruhlarından doğar; bu nedenle de ruha rasyonel olmayan öğelerin karışması, kadınlarda daha sık görülen bir durumdur. (26)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Tanrıyı- andıran rasyonel ruh, köleyi- andıran ölümlü bedeni bütün yaşam boyu yönlendirmelidir; Platon’un anladığı nihai sonuç budur. (27)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Platon kuramında, egemenlik ilişkisi, bilen- insan’ın kendi içinde ortaya çıkan bir durumdur; zihin beden üzerindeki, ruhun daha üstün bölümlerinin daha aşağı bölümleri üzerindeki haklı tahakkümü, bilen- insan’ın, maddeden daha üstün olduğu düşünülen formlarla gereken mütekabiliyet ilişkisine girmesini sağlar. (28)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Francis Bacon tarafından çizilmiş olan modelden söz ediyoruz. Bu modelde bilginin kendisi, Doğa’nın tahakküm altına alınması olarak yorumlanır. (28)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- (…) “bizlerin, devingen şeylerin devingen- olmayan bir bilimine sahip olmamız için hiçbir engel yoktur”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C. FRANCİS BACON: DOĞANIN ZAPTEDİLMESİ OLARAK BİLGİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- (…) - ki bunlar, ister Platon’un aşkın kendilikleri [entities], isterse Aristoteles’in maddi şeylerin soyut, akla uygun ilkeleri olsun – (31)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Fiziksel Doğa’yı anlamak, Bacon düşüncesinde, maddenin mekanik yasalarına göre düzenlendiği kalıpları anlamakla aynı anlama gelmeye başlar. (31)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Doğa, hem kadınsı hem de bilinebilir bir Doğa niteliği kazanır. Bilinebilir Doğa, kadınsı bir şey gibi sunulur ve bilimin görevi, bu kadın üzerinde doğru türden bir erkek tahakkümü kurmaktır. “Zihin ile Doğa”yı, iffetli ve yasal bir yolla evlendirelim”, der Bacon; evlilikteki doğru türden hakimiyetin zorbalık anlamına gelmediğini öne sürer. Doğa üzerinde, “ancak kendisine itaat ederek hakimiyet kurulabilir.” Fakat belli ölçüde güç kullanmayı gerektirir: “Doğa, sırlarını kendi doğal özgürlüğünün keyfini sürdüğü anlardan çok, ustalıklı bir baskı altına alındığı anlarda açığa vurur.” Yeni bilimin yol açması umulan sonuç da yine cinsel metaforlarla ifade edilir. (33)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- The Masculine Birth of Time (Zamanın Erkeksi Doğuşu)&lt;br /&gt;“Sevgili oğlum, amacım, seni iffetli, kutsal ve meşru bir evlilik bağıyla şeylerin kendisiyle birleştirmektir. Ve sen bu birleşmeyle, sıradan evliliklerin her türlü dilek ve hayır duasını aşan bir yüceliği yakalayacaksın; yani, insan soyunu, bütün cinlerden, canavarlardan ve tiranlardan daha çok yıkıma uğratan ölçüsüz çaresizlik ve yoksulluğun üstesinden gelecek olan kutlu Kahramanlar ya da Üstüninsanlar ırkı sana barış, mutluluk, refah ve güven getirecek.” (F. Bacon, 1653)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- (…) “pratik” olanla “kuramsal” olanın aslında aynı olduğu söylenebilir: “Pratikte en yararlı olan, kuramda en doğru olandır.” Dolayısıyla bu ideal bilimi anlamamızı olanaklı kılacak doğru analizi, sadece biriktiren ve biriktirdiğini kullanan karıncanın ya da kendi ağını ören örümceğin etkinliğiyle değil, “maddeyi tarla ve bahçelerdeki çiçeklerden devşiren, ama yalnızca devşirmekle kalmayıp devşirdikleri üzerinde çalışan ve kendi gücüyle bu maddeye yeni bir şekil veren” arının etkinliği olabilir. (36)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Fakat bilimsel bilgiyi erkek- kadın ayrımı bakımından betimlerken Bacon’ın bilinçli amacı her ne olursa olsun sonuç, kadınlığın aşılmasını bilimin doğasının tanımlanması içine yerleştirmenin yeni bir versiyonunu inşa etmek olmuştur – ama bu kez vurgu, maddenin kolay şekil verilebilirliği, yumuşaklığı üzerinedir. Madde, bundan böyle, bilgi elde etmek amacıyla tahakküm altına alınması gereken bir şey olarak değil, - yönlendirme ve dönüştürme gücü olarak yorumlanan- bilginin gerçek nesnesi gibi görünür. Baconcı bilimin nesnesinin hayati öneme sahip özelliği formların ezeli- ebedi değişmezliği değil, kolay şekil verilebilirliktir. (38)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. BÖLÜNMÜŞ RUH: ERKEKSİLİK VE KADINSILIK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Phaedrus’taki, birbirlerine doğal olarak sürücüleri yoluyla bağlı olan bir çift kanatlı at olarak ruh metaforunda ortaya çıkar. Atlardan birisi, beyaz, soylu ve söz dinler, diğeri ise siyah, sahtekâr e hantal, koca kulaklı ve sağır, kırbaç ve mahmuzla dizginlenmesi çok zor bir hayvandır. Bu iki atın birbirine zıt davranışları, at arabasının - insanın- idaresini zor, endişe verici bir görev haline getirir. Bu birleşik yapı içerisinde soylu at, Leontius hikâyesindeki “ateşlilik” gibi, rasyonel yol gösterici ilkenin –ki, burada araba sürücüsüyle temsil edilir- müttefikidir, onun uyarı ve öğütlerine açıktır. Soylu olmayan at ise, tam tersine, sürücünün sınırlayıcı gücüne karşı direnir, dizginlenmesi aşırı zordur. Araba, vahşi hayvanın ruhun güzelliğini görünce hazza koşma isteği ile soylu atın –sürücü ile uyum içerisinde- aynı görüntüden duyduğu aşırı mutluluk arasındaki çatışma nedeniyle karmaşaya sürüklenir. Bu arzu çatışması, tutkulu aşka özgü bir durumdur. Fakat Sokrates, bu çatışmanın olumlu bir biçimde çözüme kavuşturulmasını, sevgili açısından, onun ilgisiz, tutkusuz bir sevgilinin ilgisinden elde etmeyi düşündüğü her şeyden daha yararlı olacağını savunur. Sevgili, kendisini sevenden ilahi bir coşku alır ve bu tutkulu aşkın nesnesi olma deneyiminin kendisi entelektüel yaşama –bilgelik sevgisine- geçişte bir aşamadır. (43)&lt;br /&gt;[bkz. FREUD’UN “BEN VE İD”DEKİ AT HİKÂYESİ]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bilgi, bir sevgi formu olduğu içindir ki, ölümsüzlükle bağlantılıdır. Bilgelik peşinde koşma, doğum yoluyla ölümsüzlüğe ulaşma arzusunu, - “eski, yıpranmış ölümlünün” yerine yeni ve farklı bir varlık bırakma arzusunu- fiziki üremeyle paylaşan bir tinsel üremedir. Bu nedenle, bilgelik peşinde koşma, fiziki üremeyle aynı ortak yapıyı paylaşır; fakat onun hedefi ölümsüzlüğün daha üstün bir formudur. “Yalnızca bedende üretken olan erkekler” kadınlara yönelir ve çocuk yaparlar; ama bir de “bedenden çok ruhta yaratıcı olan” erkekler vardır ki “bilgelik ve erdem gibi, ruhun gebe kalıp doğurmasına daha uygun şeyler yaratırlar.” (44)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Seven kişi, “bedenin kiriyle, ölümlü hayatın kibir ve renkleriyle bozulmamış” bir ilahi güzellik düşüncesine doğru ilerler. Fakat sevenin ilerleme sürecinin Diotima tarafından sunulan biçiminde Akıl, tutkuların karmaşasını basitçe bir kenara atmaz, onların itici gücünü özüne katar. (44)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B. PHİLO: “ERKEKSİ AKIL” VE DUYUNUN “YANILSAMALARI”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “Yine aynı şekilde, bir gemi, dümen yekesini elinde tutan dümenci dümeni doğru yönlendirdiğinde, dümdüz yolunda gidecektir, fakat denizde ters yönde ani bir rüzgâr çıkıp da büyük bir dalga yarattığında alabora olur. Tıpkı bu durumlarda olduğu gibi, ruhun sürücüsü veya dümencisi olan Zihin, canlı varlığın bütününü, bir valinin bir şehri yönetmesi gibi yönettiğinde yaşam doğru bir yön kazanır; fakat baş mevki irrasyonel duyunun eline geçtiğinde, aynen kölenin efendilerine başkaldırması durumunda olduğu gibi, bunun yerini korkunç bir kargaşa alır: Zira o zaman, zihin alıp kül olur; bu ateşi tutuşturan bu Duyu- algılarının sağladığı duyu nesneleridir.”&lt;br /&gt;            Philo’nun yeniden yorumladığı Tekvin hikâyesinde duyu- algısını simgeleyen kadın, Zihni simgeleyen erkeğin Düşüş’ünün (cennetten kovulmasının ÇN) kaynağıdır. (46)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Tekvin’deki hikâyede hazzın erkeği kadın aracılığıyla baştan çıkarması, der Philo, “anlamlı ve iyi bir vurgudur”. Çünkü bizde “zihin erkeğe, duyular kadına karşılık gelir; haz, önce duyulara uğrar ve onlarla bir anlaşma yapar, daha sonra onlar aracılığıyla ve onların şarlatanlıları sayesinde egemen konumdaki zihin kendisini aldatır.” (46)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Eski Yunanlıların kadınsı edilgenlik motifi de Philo’nun alegorizasyonunda cisimleşir: “Nasıl ki erkek kendini etkinlikte, kadın da edilginlikte gösterirse, aynı şekilde zihnin çalışma alanı etkinlik, algılayıcı duyununki edilginliktir, tıpkı kadınlarda olduğu gibi.”(47)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Alegorik Yorum adlı yapıtındaki biraz kaotik “varoluş farklılıkları” listesi kısmen Pisagorcu karşıtlar tablosundan öykünmedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cansız, canlı; irrasyonel, rasyonel; iyi, kötü; köle, özgür; genç, yaşlı; eril, dişil; yabancı, yerli; hastalıklı, sağlıklı; sakat, sağlam; aynı şekilde ruhta da, cansız, eksik; hastalıklı, köleleştirilmiş dişi ve sayısız diğer yetersizliklerle dolu bölümler vardır; ama öbür taraftan canlı, sağlam, erkek, özgür, sağlıklı, genç, iyi, gerçek bölümler gerçek anlamda Baba yurduna ait olan bölümlerdir. (47- 8)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Philo:&lt;br /&gt;Tıpkı bir ailede olduğu gibi ruhta da eril ve dişil ögeler vardır; eril, erkeğe, dişil ise kadına karşılık gelir. Erkek Ruh kendini yalnızca Baba, Evrenin Yaratıcısı ve her şeyin nedeni olan Tanrı’ya adar. Buna karşılık dişi ruh, doğan ve ölen şeyler bağlıdır; yetilerini önüne ne çıkarsa körü körüne yakalamaya çalışan bir el gibi kullanır ve tanrısal düzenin, değişmezliğin ve tamamen kutsanmış mutluluğun yerine, sayısız değişim ve dönüşüme açık yaratılmış şeylerin dünyasının dostluğuna sarılır. (48)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Zihnin, kesinlikle, cinsel ayrımı aştığı varsayılır. O, ne eril, ne de dişil olan cisimler- dışı (incorporeal) alana aittir. Ama cinsiyetsiz olduğu varsayılan ve Tanrı’nın kendi imgesinde yaratılmış olan zihni aşağıya çeken şey, duyu- algısıdır. Duyularla algılanabilir maddi dünyanın ruhtaki görüntüsü kadın olarak simgeleştirilirken, erkeklik ise tam tersine, simgesel olarak, zihin alanını ve Tanrı’nın kendisini temsil eder. Dolayısıyla erkeklik, bu sistem içerisinde simgesel olarak iki şekilde gözükür: Önce maddi dünyada, duyu- algısının karşıtı olarak insan zihni şeklinde ve daha sonra aşkın, cinsiyetsiz alanla özdeşleşmiş bir şekilde. (48)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İlerleme, der Philo, “aslında erkek olana yönelerek, kadın cinsiyetini terk etmekten başka bir şey değildir; çünkü, kadın cinsiyeti, maddidir, edilgendir, cisimsel ve duyu- algısaldır; oysa erke olan, etken, rasyonel, cisim- dışı ve zihin ve düşünceye daha yakın olandır.” (49)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “Bilgili Erkek”, kendi acılarıyla etkin bir biçimde hesaplaşır ve “tıpkı bir atlet gibi önüne çıkan bütün acı ve engelleri güçlü ve sağlam bir gayretle aşar.” Aslında, kadınlar, bilgili erkeklerin ahlaki atletizminden dışlanmazlar, ama bunu, ancak kendi kadınlıklarını özellikle tanımlayan şeyle pahasına başarabilirler. (50)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C. AUGUSTİNUS: TİNSEL EŞİTLİK VE DOĞAL BAĞIMLILIK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Augustinus, İtiraflar’dan: [kadın]&lt;br /&gt;“Rasyonel zihinsel zekâ kapasitesi bakımından eşit yaratılışa sahiptir; fakat taşıdığı bedenin cinsiyeti nedeniyle, eyleme arzusunun rasyonel zihinle doğru edimde bulunma becerisi kazanması için bağımlı yaratılmış olmasına benzer biçimde, erkek cinsiyete bağımlı kılınmıştır.” (52- 3)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kadınlık ile insan doğasının aşağı yönleri arasında kurulan eski benzerliklerin oluşturduğu arka planda, onun kadınlığın yerini simgesel olarak yeniden belirleyişi, bir tür ıslah girişimi olarak görülebilir. Ona göre, kadın, yalnızca erkekle arasındaki bedensel farklılık bakımından, düşük zekâ simgesi olmaya uygundur ve bu, Augustinus’un felsefesinde nispeten önemli olmayan bir farklılıktır. (55)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İrade ile şehvet arasındaki bu tür “çekişme, kavga ve tartışmalar” insanoğlunun ilk günahı olan itaatsizliğin ürünüdür. Bu olmasaydı, “üreme organı”, bedene ait diğer organların yaptığı gibi, iradeye boyun eğecek; tıpkı elin “yeryüzü tarlasına” tohum saçması gibi, “hayat tarlasına” tohum atacaktı. Kadın, erkek şehvetinin nesnesi olarak, zihnin bedene bu acıklı bağımlılığını temsil eder. (56)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;D. AQUİNAS: “İNSAN SOYU İLKESİ” VE “YARDIMCISI”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “Nasıl ki Tanrı ilk insanın ilkesi ise, ilk insan da, Tanrı’ya benzerliği içerisinde, bütün insan soyunun ilkesi idi.” Ve bunun anlamı kadının değil, erkeğin Tanrı imgesinde yaratılmış olduğudur. Otorite olarak Augustinus’a başvuran Aquinas, anlıksal doğanın –temel anlamında Tanrı imgesinin- hem erkekte hem kadında “cinsel farklılığın olmadığı zihinde” bulunduğunu savunur. Ne var ki, ikinci bir anlama göre, kadında değil, yalnızca erkekte bulunur; “çünkü erkek kadının başlangıcı ve sonudur; tıpkı Tanrı’nın bütün yaratıkların başlangıcı ve sonu olması gibi.” Erkek, kadın için değil, kadın erkek için yaratılmıştır.” (59)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Aristoteles’e öykünerek, erkek tohumdaki etkin güç, der Aquinas,&lt;br /&gt;“Erkek cinsiyetinin mükemmel bir benzerini üretmeye eğilimlidir; buna karşılık, dişinin dünyaya gelişi, etkin güçteki bir erkeksilikten veya bazı maddi rahatsızlıklardan ya da birtakım dışsal etkilerden kaynaklanır; sözgelimi bir güney rüzgârının etkisi olabilir (filozofumuzun gözlemlediği gibi, nemli bir rüzgârdır bu).”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Akıla dair geçmişteki felsefi düşüncelerin, eğer öyle diyebilirsek, “eril eğiliminin” kökleri bundan daha derine iner. Mesele, cinsiyetsiz bir biçimde belirlenmiş rasyonalite ideallerinin kadınlara uygulanabilirliği gibi basit bir mesele olmaktan öte, ideallerin kendilerinin toplumsal cinsiyete büründürülmeleri meselesidir. Kadınsı olanın dışlanması ya da aşılması geçmişteki Akıl ideallerine başat insani karakter özellikleri olarak eklenmiştir. Ve bununla bağlantılı olarak, gelecek bölümlerde görebileceğimiz gibi, kadınsılığın içeriği kısmen bu dışlama süreci tarafından belirlenmiştir. (61)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;III. ERİŞİM OLARAK AKIL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B. DESCARTES’IN YÖNTEMİ&lt;br /&gt;- Doğru yöntem, der Sokrates, genelleme işlemini; “dört bir yana saçılmış olarak tikellerin tek bir düşünce kavranışlarını sağlayacak şekilde incelenişini” ve şeyleri, “doğal yaratılış düzenlerine uygun bir şekilde, tam eklem yerlerinden, kötü bir kesici gibi kendi içlerinde bütün olan parçaları kırmadan” türlerine ayırma işlemini içerir. (64)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Aklın Yönetimi İçin Kurallar’da yöntem derken anlatmak istediğim, diyor, “kendisini doğru bir biçimde gözlemleyecek bir insanın yanlış olana hiçbir zaman doğru diyemeyeceği ve zihinsel gücünü hiçbir zaman amaçsız yere harcamayacağı, fakat her zaman derece derece bilgisini artıracağı ve böylece gücünü aşmayan bir şeyin doğru yorumuna ulaşacağı türden basit ama kesin kurallardır.” (65)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Descartes, tek ve değişmez bir yöntemin bütün bilim dallarına uygulanabileceğini düşünür; çünkü birbirinden farklı gibi görünen bilimler bir araya toplandığında, bunların aslında insan aklının kendisinin öz birliğinden başka bir şey olmadığı görülecektir. Bu, Akıl’ın birliğini yansıtan bilimlerin birliği görüşü, doğrudan doğruya, Descartes’ın zihin ve bedeni birbirinden kökten ayırmasından kaynaklanır. (66)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İkna, dikkatli bir zihin için açık ve seçik olan bir şey –hakikatin kendisinin imgesi- olarak içselleştirilir. Bu yeni yönteme göre akılyürütme, okullardaki kamusal tartışmalarda geçerliliği kabul edilmiş ustalıklı kanıtlara bağlı kalmayı gerektirmez. Vurgu, tamamen, hiçbir şeyden yardım almamış Akıl üzerindedir. Descartes yöntemini, doğuştan gelen akıl yetisinin veya “sağduyu”nun –“sağlam bir yargıda bulunma ve doğruyu yanlıştan ayırma gücü”- basit bir sistematikleştirilmesi olarak sunar. Ve Akıl’ın bu doğru ışığı, varsayımsal olarak, bütün insanlarda eşittir. (68)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kadının yöntemden dışlanışı, doğrudan doğruya onun, yöntemin arandığı yer olan okuldan dışlanışının bir sonucudur. (68)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Erkek çocuklara Latince öğretilmesi, bu nedenle, yerli dillerin kullanıldığı yer olan ailenin özel hayatı ile yalnızca erkeklere açık olan dışarıdaki öğrenim hayatı arasındaki sınırları belirliyordu. (69)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Descartes, ortaçağdaki öncellerinin ruhu yüksek ve aşağı şeklinde iki bölüme ayırmalarını reddederken, bunun yerine zihin- beden ikiliğini yerleştirir. (70)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Descartes’ı, anlıksal- olmayan tutku, duyu ya da hayallerin ruhun aşağı bölümleri veya yönlerinden gelmediğini, bütün bunların ruhun dışında olup bittiğini bedenden gelen saldırılar olduklarını düşünmekteydi. Dolayısıyla, Descartes’ın yöntemi, rasyonel olmayan ile bedensel olan arasındaki bu safdaşlık üzerine oturtulur. (71)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Descartes’ın Akıl- Akıl dışı ve zihin- beden ayrımları arasında yapmış olduğu eşleştirme, son derece sınırlı bir faaliyet olarak aynı türden bir rasyonel düşünce nosyonunun doğmasına yol açmıştır. (71)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Descartes ise, kesinliğe ulaşan düşünce türünü yaşama dair pratik ilgilerden çok daha keskin bir biçimde ayırır. (71)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Üzerinde gerçek bilimin inşa edilebileceği zihin- beden ayrımını ancak bedensel bulanıklığın aşıldığı saf anlık aracılığıyla kavrayabiliriz. Bir Kartezyen bireyin yaşamının büyük bir bölümü, o karışık, duyusal farkındalık alanında geçer. (72)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kadının görevi, Erkek Akıl’ın avuntu, ısı ve gevşeklik ihtiyacını gidereceği alanı, zihin ve bedenin birbirine karıştığı alanı korumaktır. Erkek, eğer Akıl’ın en yüce biçimini uygulamak istiyorsa yumuşak duyguları ve duyusallığı geride bırakmış olmak zorundadır; onları erkek için koruyacak olan, kadındır. Kadınları sadece Akıl’a daha az sahip olma ile değil, aynı zamanda farklı bir anlıksal karakter, “erkek” akılın bütünleyicisi şeklinde tasarlanacak bir karakter ile eşleştirme kapısı, işte böylece açılmış olmaktaydı. Bu hayati öneme sahip gelişme, artık en yüksek biçimi içinde, bir başarı olarak kabul edilen Akıl’dan kadının dışlanışının vurgulanış biçiminden doğmuştur. (75)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C. HUME’A GÖRE AKIL VE TUTKULAR&lt;br /&gt;- Buna karşılık, Descartes’çı akılcılığın edilgenliğine karşı tavır alan Spinoza, irade- kavrayış ayrımını reddedecek ve Akıl’ı, tıpkı eski Yunanlılardaki Akıl gibi, tutkularla kendi başına başa çıkabilen duygusal, etkin bir güç haline getirecektir. Fakat yaygınlık kazanan Descartes’çı akıl olmuştur. (76)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IV AKIL VE İLERLEME&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C. KANT: OLGUNLAŞMAMIŞLIKTAN AYDINLANMAYA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kant, aklın ilerleyişinin kendisi de rasyonel olan kuşatıcı ve kalıcı bir doğa tarafından güvence altına alındığını söyler. (90)&lt;br /&gt;- Kantçı iyimserlik, insan aklının doğasının aydınlatılması ve Doğa’nın rasyonelliği inancı üzerine oturtulur. (91)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “Dolayısıyla, toplumsal uyumsuzluğu, kıskanç rekabetçi kendini beğenmişliği ve zenginlik ve hatta iktidar elde etmeye yönelik doymak bilmez arzuları teşvik ettiği için doğaya teşekkür edilmeli. Bütün bu arzular olmasaydı, insanın üstün doğal yetenekleri hiçbir zaman uyanıp gelişemeyecekti. İnsan, uyum ister, fakat insan türü için neyin iyi olduğunu çok daha iyi bilen doğa, uyumsuzluk ister.” (92)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- kant, Devletin, kendi görevlilerinden pasif bir itaat beklemesinin gayet doğru olduğunu, fakat bu aynı görevlilerin, “bilgili insanlar” olarak Devletin çalışmalarını eleştirme ve tartışma konusunda özgür olmaları gerektiğini düşünür. Aydınlanmaya uygun olgunluk, “bilgili insanların kendi akıllarını kullanma” ve “kendi adlarına konuşma” konusunda sınırsız bir özgürlüğün tadını çıkaracakları bir kamusal alana ulaşabilmekle ile doğrudan bağlantılıdır. Bu alanda özgürlüğü sınırlamak, “inansın ileri gidişinde bir evreyi iptal etmek ve böylece onu verimsizleştirmek ve hatta gelecek nesiller için zararlı bir duruma getirmek” anlamına gelecektir. Bu, “insanlığın kutsal haklarını kirletmek, ayaklar altına almaktır”.(93)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İlginçti,r Kantçı ahlak betimi, zihne ilişkin olarak evrensel olduğu varsayılan şeyler üzerine yaptığı vurguyla, son dönemlerde kadının ahlaki açıdan azgelişmişliğini vurgulayan fikirlerin önemli bir kolu haline getirilmiş bulunuyor. Söz gelişi, Freud’un, kadınların ahlaki gelişmişliğinin erkeklerin tam ahlak bilincinin gerisinde kaldığı yolundaki ünlü iddiasında Kant’ın eğilimler ile ödevin gayri şahsiliği arasında kurduğu karşıtlığın izlerine rastlanır. (95)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;D. HEGEL: DOĞANIN KENDİNİ AÇIŞI OLARAK AKIL&lt;br /&gt;- Hegel’in Tinin Fenomenolojisi’nde ifade ettiği gibi, ilk bakışta zihin’in dışında oluyormuş ve ondan bağımsızmış gibi görünen şeyler, aslında onun kendi eseridir. (…) Gerçek olan rasyoneldir, rasyonel olan gerçektir; Akıl ve Doğa birdir. (97) *** De Landa bağlantısı…***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Toplum Sözleşmesi’nde Rousseau, özgürlüğü, kendi kendimize koyduğumuz bir yasaya itaat edişle bir tutar. Kant da bu temayı, ahlaki bilinci Akıl’ın özerkliği –duyguların tikelliğini ve yanlılığını aşan evrenselleştirilebilir kesin ilkelerin kavranması- ile özdeşleştirerek geliştirmiştir. Aynı şekilde Hegel de, Akıl’ın ilerlemesini, evrensel olanın eksiksiz kavranılmasına dayanan bir özgürlüğe doğru yol alış - öznel ve tikel olandan sıyrılış- olarak görür. (97)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;V. KAMUSAL VE ÖZEL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A. GİRİŞ: TAMAMLAYICI BİLİNÇ&lt;br /&gt;- (…) erkek, bir erkek olarak daha mükemmel olurken, kadın eş olarak mükemmelleşir. Ve erkek, bir kez daha düzgü [norm] olarak alınmış olur. (102)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kadının eve hapsedilmesi, bir taraftan tutkuların sivil toplum üzerindeki yıkıcı etkilerinin kontrol altına alınmasına yardım ederken, öbür taraftan da onu, insanlığın refahının önemli bir boyutu olarak korumaktadır. (104)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Rousseau’nun buna getirdiği çözüm, kuşkusuz, erkekleri iyi birer yurttaş, kadınları da iyi birer özel şahıs yapmaktı. Fakat Rousseau bu iki alanın belli noktalarda kesiştiğini düşünür ve kadınlara, kendi başlarına doğrudan doğruya katılamayacakları kamusal yaşamın iyi biçimlerinin korunması ve geliştirilmesinde belirli bir rol verir. Rousseau’ya göre, özel alan, toplumsal yaşamın çürümüşlüğü ve sahteliğinden uzak ve Doğa’ya yakın olan kadının yönetimi altındaki özel erdem alanıdır. Ve bu sadece erkeklerin çağdaş toplumun çürümüşlüğünden kaçıp sığınacakları bir alan değil, aynı zamanda kamusal yaşamı dönüştürecek olan iyi yurttaşların yetiştiği yerdir de.&lt;br /&gt;            Bu nedenle özel alan, R’nun toplumsal ilişkiler idealinin bütünleyici bir parçasını oluşturur. Bir taraftan kadının kamusal alanın dışında tutulmasına ve öbür taraftan da tutkuları sınırlandırılmasına ve kamusal yaşam için zararsız kılınmasına hizmet eder; hem bozulmuş toplumsal yaşamdan kaçan insanın sığınacağı bir şefkat ve erdem barınağı hem de kamusal yaşamın dönüştürülmesinde örnek olan şeydir. Ve bu erdemli tutkular alanında sözü geçecek olan kadından başkası değildir. (105)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B. HEGEL: KADINSI ALT DÜNYA&lt;br /&gt;- (…) Hegel, kadınsı olanı açıkça, bu kamusal - özel ayrımının “özel” tarafında yerleştirir. (107)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sivil Toplum ve erkeklere özdeşleştirilen beşeri yasa ile Aile ve kadınlarla özdeşleştirilen ilahi yasa arasındaki çatışma biçimini alır. Etik olan Toplum davranışında kendi bilincine varmış olarak cisimleşir, “kendini evrensel olan için çalışarak biçimlendirir ve muhafaza ederken”, Aile bilinçten yoksun bir etik nosyonunu temsil eder. (107)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kocalar, karılarının aksine, “evrensel olan için çalıştıkları” ek bir etkinlik alanına daha sahiptirler. (108)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sadece aile çıkarları değil, kadınlığın kendisi de toplumun bir düşmanı haline gelir. (109)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- R gibi Hegel’in kadına yaklaşımı da iki amaçlıdır. Amaçlardan birisi, kadının siyasi yaşamdan dışlanışının rasyonalize edilişidir. Hukuk Felsefesi’nde belirttiği gibi, kadınlar erkeklerden farklıdır, tıpkı bitkilerin hayvanlardan “farklı oluşu” gibi. Onların gelişmesine temel oluşturan ilke, evrenselliğin kavranması değil, “duygunun belirsiz birliği”dir. Bu nedenle hükümetin kontrolü kadınların eline geçtiği an Devlet tehlikede demektir. (111)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VI. AŞKINLIK MÜCADELESİ&lt;br /&gt;A. GİRİŞ&lt;br /&gt;- BU ANLAMDAKİ “ÖTEKİ” olarak alındığında kadın, “içkinliğe” mahkûm edilmiş bir nesne olarak değiştirilemezleştirilir; aşkınlığının üstü tamamen örtülür ve başka bir bilinç tarafından aşılır.&lt;br /&gt;B. HEGEL: BİR BAŞARI OLARAK ÖZBİLİNÇ&lt;br /&gt;- Özbilinç, ancak, ötekini alt ederek, onun ötekiliğine son vererek kendinden emin olabilir. (…) benlik kendi özbilincinin dünyada oluşuna, ötekinin bağımsızlığını ortadan kaldırarak nesnellik kazandırır. Fakat bu süreç, bu noktada, kendi kendini yenilgiye uğratan bir girişim gibi görülebilir; çünkü özbilincin varlığını kendisi, bu şekilde üstesinden gelinecek bağımsız ötekinin var olmasını gerektirir. Özbilinç, ötekinin kendisine dahil olmasıyla, bu kez de kendi varlığını tekrar kendisine yansıtacak bir dışsal bilincin olmayışı yüzünden çözülür. (116)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ve kadınlar, bu dramanın dışında kalır; onlar, sürekli özbilinçle doğrudan ilişkili olmayan farklı bir alana, “içsel” alana aittirler. (119)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sürekli özbilinç mücadelesi, gerçekte, erkek benlikler ile ötekiler arasında süren bir mücadeledir. Kadınlar –en azından, kendi adlarına- , ya efendiler ya köleler olarak işleyen bu diyalektiğe katılmaya uygun değildirler. (120)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C. SARTRE VE DE BEAUVOIR: KADINLAR VE AŞKINLIK&lt;br /&gt;- Bize yöneltilmiş bir bakışı kavramak, tam olarak bir nesneyi kavramak değildir; daha çok, bakılıyor olmanın bilincine varmadır. Sartrecı öteki’ni yaratan işte bu deneyimdir. “Öteki, ilkesel olarak bana bakan birisi’dir.” (122)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Efendinin bilinci, bütün belirlenmiş durumlara olan aşkınlığını korurken, köle bilinci belirlenmişlik içinde kaybolup gider. (122)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sartre’da ise, hayatını tehlikeye atıp ölüm korkusunu atlatmış olmanın getirdiği yararlar tamamen efendi için geçerlidir. (122)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “Ben ötekinin gözünde ne isem o’yum.” Bu nedenle, ötekinin, (…) beni tanımasına sağlamak için, kendi hayatımı tehlikeye atmak zorundayım: “Birisinin hayatını tehlikeye atması, aslında, kendisini nesnel bir biçime veya belirlenmiş bir varoluşa bağlı- olmayan –hayata bağlı- olmayan- bir şey olarak açığa vurmasıdır. (122)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “Hayatımı tehlikeye atmayı göze alıyorum”, Sartrecı efendi böyle övünür. Öbür tarafta ise, “Öteki, genelde, dışsal şeylere bağımlı kalmaya devam eder; bana ve kendi kendine, özsel- olmayan bir şey gibi görünür. O köle’dir; ben ise efendi; onun için öz olan Ben’imdir.” (123)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Öteki, beni, benim gözümde değil, yalnızca kendi gözünde bir nesne yapar. (…) Öteki’nin bakışının nesnelleştirici gücü, ilkesel olarak, her zaman dirençle karşılaşabilir. Bir özne olarak benim mutlak özgürlüğüm, nihai olarak yadsınamaz. (123)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sartrecı hasımlar, bakan rolü için mücadele ederler. Her bilinç, varmış gibi algılanan sınırlanmaya karşı çıkarak, ötekinin nesnelleştirici bakışını reddeder. Sartrecı benlik özsel olarak, öteki’nin beni bir nesne olarak algılayarak buna dair olasılıkları sabitleştirme girişiminden sürekli kaçışı içerir; belirlenmiş veya “ölü” olasılıkları sürekli aşmayı kapsar. Gerçek Sartrecı benlik, bu anlamda bir nesne olarak kabul edilmeyi reddeden bir “sonsuz olasılıklar merkezi”dir. De Beauvoir’nın İkinci Cins’te ödünç aldığı aşkınlık ideali işte bu idealdir. (123- 4)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;D. DE BEAUVOİR: ÖTEKİ OALRAK KADIN&lt;br /&gt;- de B’nın, öteki olarak kadın anlayışı, bakan ile bakılan arasındaki Sartrecı egemenlik mücadelesinden türetilmiş terimler üzerine kurulur. Herhangi bir zaman diliminde sadece tek bir Sartrecı bakan olabilir; öteki, bakılan olmak zorundadır. (124)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sartrecı mücadelede, iki bilinç, şiddetli, ödün vermez bakışlar savaşı içine hapsolmuşlardır. İkisinden birisinin yenilgiye uğraması gerekse de, sonuç önceden belirlenmiş değildir. Bu modelin, de B tarafından cinsel ayrıma uyarlanmış biçiminde ise kadın, nesnelleştirilmiş Öteki olmaya göz yumar. Kadınlar, kendilerinin nesnelleştirilmesini kabul ederler ve yapılan düzenlemeden memnundurlar. (124)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ve kadınların, kendi bedenlerini bile, nesnelleştirici bir eril bakışın şartlandırıcı etkilerini yansıtacak şekilde deneyimledikleri iddiasında kesinlikle doğru olan bir şeyler vardır. (127)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “Erkekler, sırf kadınları kilit altında tutmak için bir kadınlık alanı –bir İçkinlik krallığı, bir yaşam krallığı- yaratmak istemişleridir… Kadınları bugün istediği, varoluş hayatı, insan varlığı da hayvanlığa tabi kılmak değil, erkeklerle aynı haklara sahip varolanlar [existents] olarak tanınmaktır.” (128) (İkinci Cins, s. 96- 7’dan.)&lt;br /&gt;- Sartrecı aşkınlık, tıpkı Hegelci önceli gibi, tam da “yaşam”ın aşılması anlamına gelir. Erkek tür hayatını aşar; “değerleri yaratır”. (128)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “Yaşamın sürdürülmesi, erkek için, aletin icadıyla birlikte bir etkinlik ve tasarı halini almıştır; buna karşılık kadın anne olarak, tıpkı bir hayvan gibi, kendi bedenine bağlı kalmıştır. (…) Değerlerini yaratan ve bu süreç içerisinde varoluşun kendisini bir değer kılan, erkeğin etkinliğidir. Yaşamın karmaşık güçleri üzerinde üstünlük kurmuş olan ve doğa’yı ve Kadın’ı itaat altına almış olan yine bu etkinliktir.” (128- 9) (İkinci Cins, s.97)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “Aşkınlık”, ilk ortaya çıkış biçimiyle kadınlığın aşılması demektir. Hegel’de ise bu, kadınlara ait olan alt- dünyadan uzaklaşma meselesidir. Sartrecı biçiminde ise kadın bedeni tarafından simgelendiği varsayılan ve özgür öznelliği [subjecthood] içine çekip boğma tehdidinde bulunan “delik” ve “balçık”ın reddedilmesi ile bir tutulur. (129)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yaşamın aşılmasının Hegelci ilk biçiminde kadınlar, oyunun dışında bırakılır ve bir alt dünyaya sürgün edilir. Aynı modelin Sartre dolayımıyla de Beauvoir tarafından kullanımında ise, kadınlar, düşman bilinçlerin çatışması içine çekilir; onun idealinde kadınlar, her zaman bakılan olmak yerine, bakan olma için mücadele ederler. Fakat, aşkınlık bu şekilde, sanki toplumsal cinsiyet içermeyen bir idealmiş gibi ele alınabilir mi? (129)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Aşkınlık, erkek söz konusu olduğunda, daha sonra olduğu gibi, el sürülmemiş bir halde kalan bir alandan –erkek için yalnızca doğal duygular ve tikelliği ifade eden bir alandan- kurtulmaktır. (130)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VII. SONSÖZ&lt;br /&gt;- Akıl’ın erkekliğinin kökenlerini daha derinlerde aramak gerekir. Sahip olduğumuz erkeklik ve kadınlık idealleri ve kavramları hakimiyete dayanan –üstünlük ve aşağılık, “norm” ve “farklılık”, “olumlu” ve “olumsuz” ve “özsel olan” ve “tamamlayıcı olan”- yapılar içerisinde oluşturulmuşlardır. (132)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- ve de B’nın (…) üstü örtük biçimde, onaylıyor ve ciddiye alınmaya değer olan bütün insani üstünlük ve erdemlerin sadece, erkeklikle eşleştirilmiş ilgi ve etkinlik alanlarında sergilenen üstünlük ve erdemler olduğu varsayımını destekliyor gibi görünmektedir. (133)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Soyut düşünce veya ahlaki bilincin başat ve “ileri” olduğu varsayılan biçimlerinden büyük ölçüde dışlanmış olmak, bu biçimlerin eksiklikleri ve sefaletleri ortaya çıktığında, bir güç kaynağı olarak görülebilir. (…) Ve bu tür bir “azınlık bilinci”nin erdemi, bu bilinci bir rakip norm olarak sunmaktan kaçınmaya bağlıdır. (134)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6528225289755436108-699600993474575560?l=erilkent.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/699600993474575560'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6528225289755436108/posts/default/699600993474575560'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erilkent.blogspot.com/2007/11/erkek-akl-okuma-notlar.html' title='Erkek Akıl - okuma notları'/><author><name>lilliput</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17633420511013435218</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6528225289755436108.post-729035478425504838</id><published>2007-11-14T22:52:00.001+02:00</published><updated>2007-11-14T22:53:50.970+02:00</updated><title type='text'>Bienal Kataloğu'ndan Seçmeler</title><content type='html'>Merhaba,&lt;br /&gt;Bir süredir kataloğu okuyordum ve sevdiğim kısımları kaydettim... Sizlerin de işine yarayabilir... İyi okumalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. Uluslararası İstanbul Bienali&lt;br /&gt;8 Eylül- 4 Kasım 2007&lt;br /&gt;“İmkânsız Değil Üstelik Gerekli: Küresel Savaş Çağında İyimserlik”&lt;br /&gt;Bienal Kataloğu Makalelerinden Okuma Notları&lt;br /&gt;Levent Şentürk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmkânsız Değil, Üstelik Gerekli: Küresel Savaş Çağında İyimserlik&lt;br /&gt;Hou Hanru&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“Bu durumu son tahlilde Antonio Negri ve Michael Hardt’ın İmparatorluk adlı kitaplarında belirttikleri İmparatorluk tarafından dayatılan sonsuz bir istisna hali olarak anlamak mümkün;…” (14)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-…bu durum belirli bir ütopyanın, Batılı olmayan dünyada modernleşme projesinin çöküşüne işaret ediyor ve Vijay Prashad’ın The Darker Nations / Daha Karanlık Uluslar’ına göre, bu, üçüncü dünya ülkelerine yapılan bir suikast ve bu dünyanın çöküşü. (14)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Üçüncü dünya tanımı itibarıyla küresel bir proje veya alternatif bir küreselleşme projesidir. (14-5)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Vijay Prashad, sömürge sonrası ülkelerde tepeden inme modernleşme modelini eleştirel bir gözle çözümlüyor ve Üçüncü Dünya’nın modernleşme projesinin başarısızlığının elit sınıflar tarafından tasarlanıp desteklenmiş olmasına dayandığını öne sürüyor. (…) Batılılaşmanın önemine ikna etmek isteyen elit sınıf, ‘daha aşağı’ sınıfların, silahlı kuvvetlerin, ve uluslar arası yardımın kabul, işbirliği ve desteğine bağlı tepeden inme modernlik ve reforma dayatma modellerine başvurmak zorunda kalıyor. (…) uzun süredir gömülü bekleyen sağ milliyetçilik, etno merkezcilik, ırkçılık ve dini tutuculuk gibi birçok muhafazakâr ideolojiyi ve değerleri de uyandırdı. (15)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ancak can alıcı ana sebep Kemalist proje tarafından savunulan modernleşme modelinin ve modernliğin açıkça, sisteme dahil bazı çözülemez çelişkiler ve ikilemlerle dolu, tepeden inme bir dayatma olması: … yarı askeri … milliyetçi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Antonio Negri ve Michael Hardt’ın Çokluk kuramlarında savundukları ve geliştirdikleri, ortak bir değer olarak sevgi üzerine kurulan ‘çokluk’un –tekilliklerden oluşan bir bütün, gruplardan ve öznelliklerden oluşan bir çoğulluk– talebini çağrıştırmaktadır. (17)&lt;br /&gt;-Küresel savaş ve liberal kapitalizmin küreselleşmesi çağıyla karşı karşıyayken modernleşme ve modernlik tartışmasına tekrar can vermek ve toplumsal gelişmeyi iyileştirecek eylemci öneriler ortaya koymak imkânsız değil, üstelik gerekli. Bugün modernleşme ve yerel koşullar ve ideallerle ilişkili çeşitli modeller üzerinde ve bireysel yerellik ile ‘küresel’ arasındaki uzlaşmaların alanında gerçekleştirilmeli. Modernlik ancak çoğul bir kavram olarak var olabilir. Diğer bir deyişle, modernlik demek modernlikler demektir. (17)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Geçmişin suni kesinliklerinden ve tek tipliklerinden sıyrılan dünya, karmakarışık ve güvensiz değil, olanaklarla dolu görünecektir. (17)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bienalin yaratılması şüphesiz, hem iç kültürel gelişme, hem de uluslar arası statü arayışındaki Türkiye’nin modernleşme projesinin bir parçası olarak anlaşılmalı. Küresel perspektiften bakıldığında ise, İstanbul bienali, üçüncü dünya projesinin yeniden doğuşunun da bir parçası olarak görülmeli ve anlaşılmalı. Bienal artık belli bir olgunluk kazandı; şimdi üzerine düşen iş ise, olumlanmış değerleri ortaya koyan ürünlerin vitrini olmaktansa, taze kan bulup çeşitli, yenilikçi ve önemli deneyler için benzersiz ve özgün zeminler sağlayan çağdaş sanatın yaratılmasında bir öncü olarak kendini yeniden icat etmek. (17)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sanatsal etkinlikleri geleneksel üretim ve sunum anlayışlarının, yani müze ve benzeri kurumların ve Pazar mekânlarının ötesine gitmeye teşvik etmek önemli. Bienal sanatsal etkinlikleri toplumsal gerçeklikle ilişkilendirmenin en verimli ve etkili yöntemlerini düşünmeli ve toplumsal değişim için yenilikçi görüşleri ortaya koymalı. Hem yerel hem uluslar arası sanatçıları ve çalışmalarını bir araya getiren ve bunların yerel topluluklarla diyalog içine girmelerini teşvik eden bienal, küresel ile yerel arasındaki görüşmenin gerçekleşeceği yaratıcı biçimlerden biri. (18)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-…İstanbul usulü patlayıcı kentsel gelişme, modernleşmenin en görünür ve çarpıcı işareti. (18)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Hem Avrupa, hem Asya’ya yayılan, tarihi ve modern binaları içeren çok katmanlı kentsel doku, kesilmek bilmeyen çift yönlü genişleme ve yoğunlaşma hareketi ve yasal ve yasadışı inşaat karışımı, şehri dünyanın en görkemli melez ve dinamik metropollerinden biri kıldı. (18)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kentsel değişimin karmakarışık görünümü, şehir ve kentsel hayatın tamamen yeni anlayış ve uygulamalarıyla yüklü yeni düzeninin bir göstergesi aslında. Bu durum, tipik bir planlamacılık sonrası şehri temsil ediyor aslında: Kentsel eylemler ve inşaatlar, tüm sistemli planlama denemelerinin hızının ötesine geçiyor; planlama ancak geriye dönük, düzeltici bir müdahale olabiliyor. (18)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bienal, hem sanatsal açıdan, hem de pratik olarak, yenilikçi projelerin ve stratejilerin bir laboratuarı, farklı, çoklu modernleşme ve çeşitli modernliklerin kullanıldığı deneylerin ve üretimlerin mekânı haline gelmeli. (18)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İstanbul bienali, her zaman kentsel gerçeklikle yakından ilişkili oldu. Sabit, yalıtılmış veya müze benzeri mekânları yok; son 20 yıldır şehirde sürekli kendi mekânlarını artıyor. Bienalin kavramsal çerçevesi hep bu sonsuz mekân arayışı tarafından organik olarak yönlendirildi. Dolayısıyla bienal, tanımı itibarıyla, kentsel bir organizasyon. (18)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu bina ve mekânlar, şehrin kentsel modernleşmesinin çeşitli yüzlerinin ve modellerinin simgesel ve fiziksel aynaları ve siyasi, kültürel, ekonomik, endüstriyel ve kültürel dünyaları temsil ediyorlar. Bu mekânlarda, cumhuriyetçi devrimin ve modernleşmenin ütopyacı projesi canlı, sürekli değişen ve karmakarışık gerçeklikle hem uyumlu, hem çatışan ve nihayetinde heyecan verici, olabildiğince renkli biçimde buluşuyor. Bunlar modern şehirle ilgili tepeden inmeci görüşün gerçek hayattaki fark, melezlik ve canlılığı savunan ve yaygınlaştıran, alttan gelen hayal gücü ve eylemlerle çatıştığı yerler. Egemen, “resmi” modernizm, çokluğun –gerçekten çoklu bir modernlikler sinerjisi– hayat gücüyle karşı karşıya gelmek zorunda. (19)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu süreçler ileride mevcut özelleştirme ve nezihleştirme eğilimlerine karşı yeni ve daha geçerli kamu alanları üreten yeni bir kentsel toplumun mekânlarının oluşumuna yol açacak. (19)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu proje, en başında itibaren, açıkça geleneksel bir sergi biçiminin ötesinde tanımlandı ve yapılandırıldı ve bienalin gerçek kentsel yaşamın titreşimiyle birleştirme mantığını benimsedi. (20)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-…yeni yerellikler üretme konulu, zekâ temelli ortak bir deney. (20)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hou Hanru&lt;br /&gt;Yakmalı mı Yakmamalı mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKM, Yakmalı mı, yakmamalı mı? Soru bu.&lt;br /&gt;-İlginç olan şu ki, bu binaların yerine yapılacak binaların çoğu, küresel kapital ve popülist siyasetin dayattığı neo-muhafazakâr düzeni meşrulaştırmak için, tarihin belirli dönemlerinin –toplumsal ütopyanın- anısını silmek üzere tasarlanmış. Bu ‘yeni’ vizyonlar sistemli olarak muhafazakâr, nostaljik ve kiç. (35)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ceren Erdem&lt;br /&gt;Murat Tabanlıoğlu’yla Söyleşi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Geçtiğimiz günlerde Hollandalı mimar Rem Koolhaas’la Amsterdam’da yaptığım görüşmede onların da üniversitede bu tür yapıları incelediklerini ve AKM’yi de bu kapsamın içine aldıklarını söyledi. Dünyaya baktığımızda aynı dönemde Almanca konuşan ülkelerde benzer dilde binalar görüyoruz; örneğin İsviçre’de Tschumi’nin Nestle binası veya Avusturya’da Reiner’in yaptığı binalar. Hepsinde de yeni cephe teknolojisi görülüyor. Bu binalar artık restore edilmeye, yenilenmeye de başlanıyor. (43)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ama belki bugünün binası olarak buna en güzel örnek Centre Pompidou’dur. Bu tür bir merkez çok amaçlı olmalı. Hatta bugünkünden bir adım ileri götürülmeli. Mesela gündüz içine girilmiyor binanın. Her gün 10-12 saat kullanılan, insanların rahatça girdiği, sergilerin olduğu bir mekân olmalı. Bienal sayesinde bu ilke defa gerçekleşmiş olacak. (…) Ama içinde bizim İstanbul Modern’de yaptığımız gibi oraya özgün bir lokantası, kütüphanesi, sinemateki ve çocuklar için bir bölümü olsa, böylece opera binasına görmemiş milyonlarca insanı da çekmenin yeni yolları bulunabilir. (45)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Pompidou veya British Museum gibi bir sistem kurulabilir. British Museum’un ortasında restore edilmiş eski bir kütüphane, üstündeyse bir lokanta var. Müzeye gitmeyenler bile orayı bir buluşma noktası haline getiriyorlar. Zaten AKM de önünde çoğumuzun ilk sevgilileriyle buluştuğu yerdir. Demek ki bunu yaşatmak lazım. Bu buluşma noktası neden içeride de olmasın? Bina tahrip edilmeden çeşitli fonksiyonlar buranın içine doğru bir şekilde adapte edilebilir. Mesela binada şu anda dopdolu depolar vardır. Londra’da renovasyon sırasında bütün bu depolar şehir dışına çıkarılmış; (…) Burada sadece bienal değil, sürekli devam eden sergiler de düzenlenmeli ve burası sürekli gündemde olan bir yer olmalı; çünkü Türkiye’nin en önemli odak noktası. Binanın önünde bırakılan ve genellikle buluşma noktası olarak kullanılan meydan da geçici sergilerin yapılabileceği, içerideki sergilerin dışa akabileceği bir alan olarak kullanılmalıdır. Hantallık ortadan kaldırılıp satın aldığınız biletin grafiğinden gerçekleştirilen tüm etkinliklere kadar halkı yakalayıp oranın gerçek bir merkez olduğu hissettirilmelidir. (47-8)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Örneğin Wallpaper dergisi buraya gelip İstanbul’a ilişkin bir şey yaparken AKM’nin fotoğrafını çekiyor. Demek ki burası beğenilmeyen, yaşanmayan bir yer değil. (48)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bülent Tanju&lt;br /&gt;Asıl Yakan Temsiliyet&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Olanaklılık, Gereklilik ve İyimserlik Üzerine&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İyimserlik, varlığın aşkın bütünselliğindeki geçici yoksunluğun/eksikliğin, henüz tamamlanmamışlığın sadece olanaklı değil, aynı zamanda gerekli ve zorunlu da olan tamamlanabilirliğine duyulan inanç ve arzudur. (90)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Akışkan bir çokluk süreci olarak kültür, geri dönen tek şeyin farklılık olduğu, ebedi bir döngüdür. (91)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. AKM ve Taksim Meydanı Üzerine&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Edimsellikleri ile birbirinden kaçınılmaz olarak farklılaşan, ancak paylaştıkları temsiliyet mantığı uyarınca ötekinin edimselliğini kendi hayal ettiği bütünselliğin önündeki sapkın engel olarak kabul eden farklı güç vektörlerinin kapatmaya can attıkları temsil sahnesidir Taksim Meydanı. (91)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu anlatı, kabaca, hem olanaklı ve gerekli olan, hem de bir zamanlar gerçekleş(tiril)miş ama sonra kaybedilmiş/saptırılmış bir bütünsellik yanılsaması ve bu bütünselliğin gelecekte yeniden edimselleştirilebileceğine (‘aktüel’ hale gelebileceğine) duyulan iyimserlik olarak tanımlanabilir. Aslında kendisi de heterojen ve karmaşık bir toplumsal güçler grubu olan söz konusu çizgi, tüm yaratıcı enerjisini ve arzusunu olanaksız olan bütünselliğin yeniden üretimine, modernlik projesi anlatısı üzerinden yatırır. (91)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İronik olan, bu olayın, çözenler de dahil olmak üzere, kimsenin kabullenmek istemediği bir çözülme olmasıdır. Kültürel bütünselliğin olanaksızlığı ortaya çıktıkça, bütünsellik olmadıkça var olunamayacağı ortak paydasında buluşan farklı söylem gruplarının İstanbul’daki en önemli kentsel çatışma sahnesi olur Taksim Meydanı. (92)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Cumhuriyetin Modernlik Projesi Üzerine&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu aşkın mizansenin bütün kentsel temsiliyet araçları, kabaca tek parti yönetiminden çok partili sisteme kadar olan süre içinde (1923-1946), sahnedeki yerlerini alırlar. Giderek mizansenin sahipleri olan ‘erken aydınlananlar’ aydınlık sahnenin disipliner sınırlarını çizerler ya da çizdiklerine inanırlar. Ötekilerin karanlıktan kamusal alana çıkmaları ve görünürlük kazanmaları ancak bu sınırları kabul etmelerinden sonra beklenir. Amaç kalabalık olan ötekilerden bir ‘biz’ inşa etmektir. Ne de olsa eski bir atasözü bu topraklardaki ortalama imgelemin ya da tarihsel formasyonun sınırlarını çizer: Nerde çokluk, orda bokluk. (92)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Meydan farklı tarihsel formasyonlarda farklı deneyimlenmiş ve deneyimlenmeye devam eden, basitçe kentsel bir morfolojik eleman değildir erken aydınlanmanın gözünde. O, statik modernlik projesinin aydınlanmış kamusunun sahnesidir. Cumhuriyetçi temsiliyet mantığı uyarınca, meydan başka hiçbir dolayıma gereksinim duymadan, modern kamusal alanı temsil eder. Bugün dahi kentsel mekâna ilişkin söylemsel üretimde meydan ile modernlik ve/veya kamusallık arasında olduğu varsayılan bu doğrudan ilişki hakim ekseni belirler. (93)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kuşkusuz, yeni bir kentsel düzenleme ve deneyim olarak meydan, varolan ilişkiler ağını değiştirir, ancak bu değişikliğin her zaman çokluğun ve çokluğun farklanma/farklılaşma potansiyelinin ortaya çıkmasına yol açacağının hiçbir garantisi yoktur. Tersine, meydan merkezine yerleşen başka bir temsiliyet elemanı, ‘anıt’ ile bir kez daha formalleşir; meydan deneyiminin katı meşruiyet çerçevesi açığa çıkar. (93)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Aksine, buraları Cumhuriyet’in modernlik projesinin rehberli turunun mekânlarıdır. Örnek vatandaşlar, şapka ve boyunbağları ile meydana çıkar, gerekli aralıklarla anıt etrafındaki ritüellere katılarak projeye saygı gösterirler; daha iyisi, proje kutsanır. Sonra gezide –her sağlıklı vatandaşın gereksinimi olan- temiz hava alırlar. Temiz hava aldıktan sonra, nezih eğlence etkinliklerine katılırlar. İnönü gezisinin hemen bitiminde konumlanan Taksim Belediye gazinosu Tenis Eskrim Dağcılık kulübü serbest zamana nezih bir biçimde düzenlerler. (94)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bütün sera bitkisi yetiştirme yaklaşımına ve yapının ev sahipliği yaptığı ‘devletli’ kurumlara rağmen, mizansenin melez, ne idüğü belirsiz otlar tarafından sarılmasında AKM’nin hatırı sayılır bir payı olduğunu da ifade etmeliyim. AKM’nin yıkımdan kurtarılması tartışmalarında sorun tam da bu yeşillenmenin savunulmasında düğümleniyor. Hem yetkin bahçıvanın bulunarak melez otların temizlenmesi ve seranın restorasyonu hayalinden, hem de artık bir şekilde yeşillenmiş bu yapının yıkılıp yerine yeşillenme dirençli yeni herhangi bir yapı inşa edilmesi hayalinden uzak durabilmek önemli bir eşik tanımlıyor. (95-6)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-…az ilişkiliden hiç ilişkisize kadar pek çok farklı gücün toplumsal alan içinde hareket ediyor olmasıdır. (96)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu durum, tam da Marks’ın bir zamanlar “katı olan her şeyin buharlaşması” olarak tanımladığı olaydır; aşkınlık iddiasındaki her pratik ve değer sermaye birikimi üzerinden dünyevileşir, her şey müzakere dahilindedir. Kuşkusuz, sermayenin yol açtığı buharlaşmanın da gözlerden saklanan bir aşkınlık sınırı vardır, o da sermayenin kendisidir. Sermaye birikiminin kendisi, müzakere dışıdır. Sermaye, son derece ironik bir biçimde hem en güçlü dünyevileştirici, insanın dünyevi güçlerinin yaratıcı potansiyelinin önünü açıcı güç olarak, hem de bu potansiyelin önündeki en karmaşık, akışkan ve kutsallık halesine en uzak sınır olarak ortaya çıkar. (99)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-…’Saray’, cumhuriyet modernlik projesinin aydınlanmış kültürünü yetiştirecektir, çünkü inanılır ki kültürün sokağın karanlığında yetişmesi olanaksızdır. Oysa kolaylıkla tersi de iddia edilebilir; ötekilerden yalıtılarak ‘kültüre’ çevrilen hiçbir şeyin sokakta yaşayamayacağı içten içe bilinir; kültürün saraya saklanmaktan başka seçeneği yoktur. Kaldı ki, bu toplumun farklılaşma potansiyelini ve aynı zamanda sınırını başlıca taşıyıcılarından olan dilin temsiliyet mantığının White House’u (Beyaz Ev) Beyaz Saray olarak çevirdiğini unutmamak gerekiyor. Dolayısıyla, kutsanan kültürü üreten mekânın sözgelimi, basitçe, kültür evi ya da konser salonu diye adlandırılması olası değildir; yapı İstanbul Kültür Sarayı olarak açılacaktır. (102)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ancak bu konuşma, eğer gerçekten bilimsel ise, aynı zamanda bir tartışma olmak zorundadır, hem de bitmeyecek bir tartışma. (103)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Çok önemli, vazgeçilmez, verili değerlerin temsil ettiklerinden, dokunulmaması/değişmemesi gereken anıtlar oldukları için değil, tam tersine her biri sürekli olarak yeni ve farklı olana açılan devasa bir potansiyeli ortaya çıkardığı için korunmalılar. Onların yerine konacak olanlar, gereksinim ne ise, onu tam karşılayacak bir nesne, bitmiş mükemmel bir form hiçbir zaman olmayacaklar. Daha da önemlisi, bitmiş mükemmel form arzusu dönüşümün ve yeni anlatıların önündeki bütünsellik engelini sürekli yeniden üretmekten başka işe yaramıyor. (104)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Hem doğal nesnelerden, hem de kültürel olarak sonradan üretilmiş yapıntılardan oluşan maddenin yayılımı olarak tanımlanabilecek bir mekânda yaşıyoruz. Kuşkusuz insan edimleri bu madde yayılımının mekâna dönüştürülmesinden başka bir şey değil; bu kaçınılmaz bir durum. Ancak dönüştürülecek bir maddenin kalmaması, basitçe yeni ve farklı olma potansiyeli anlamında geleceğin de kalmaması anlamına gelir. Maddenin yayılımının sürekli yıkım ve imha yoluyla bütünleştirilme arzusu, farklanma-farklılaşma için gerekli ilk şart olan süreyi yok ederek, nitelik bakımından yeni ve farklı olanı yaratmayı olanaksız kalır. (105)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidar Olarak Mimari ve Kitlelerin Özgür İradesi&lt;br /&gt;Pelin Tan - Shumon Bashar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bir başka yerde de yazdığım gibi, mimarinin eşsiz, cezbedici gücü kitlelerin özgür iradesini bertaraf etme biçiminden ileri gelir. Bir filmi izlemek veya bir sergiyi gezmek için nereye gideceğinizi seçebiliyor olsanız da, evinize yürürken hangi binaların yanından geçeceğinizi ya da çalıştığınız yerdeki uzamsal çevreyi seçemezsiniz. Mimari, tam da kolektif özgür iradenin olumsuzlandığı noktada varolma eğilimindedir. Paradoksal olarak ve çarpıcı şekilde, eğer mimari, iktidara sahipse, ve iktidarı çekiyorsa, bu ancak ‘gönülsüz çoğunluğu’ tamamen güçsüz kılıp kendine esir edebildiği içindir. (129)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sevilemeyen, yeniden sevilebilir mi? (129)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Nostalji eskinden çok eski ya da hiç değilse makul derecede eski şeylere yönelik olurdu. 21. yüzyılın başında, 1999’a kadar olan her şey anında ‘eski’ kategorisine dahil oluverdi. (130)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yakında biçimleri gözeterek fal bakmak kabilinden nelerin miras statüsüne alınmayı hak edeceğini önceden bilmeye başlayacağız. (130)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İstanbul’da yaşamak bu demek. Geçmiş kaçınılmaz olarak potansiyel geleceği gölgede bırakıyor. Yani aslında sözde ‘batı’ ile ‘doğu’ arasında kısılıp kalmış olmak, geçmişle gelecek arasında kısılıp olmanın sureti. Derin anılara ve temellere başvurmadan hiçbir ilerleme gösterilemez. İstanbul ve elbette Türkiye, kendini baştan yaratmak istese bile önceden yaşanmış her şeyi sırtında yaşamaya mecbur. (131)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Genelde bu sıfırdan üretilen şehirler, halkın katılımının olmadığı rejimlerde oluyor. Dubai’nin 7 emirlikten birini oluşturduğu Birleşik Arap Emirlikleri, büyük bir kraliyet ailesi tarafından katı uygulamalarla yönetiliyor. Keza Çin de, devletin komünist partisinin sultasında. Şehirlerle ilgili kibirli planlar milisaniyeler içinde çizim masasından sahada kurulma aşamasında sıçrayıveriyor. (131)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Dubai’de mimari bireysellik olanağını, yapı giydirme seçenekleri sunuyor. Binalara makyaj gibi uygulanan giydirme, basbayağı paketlenmiş olarak geliyor ve betonun üzerine yapıştırılıyor. Bronz renkte çelik mi istersiniz, su mavisi perdah mı, yoksa pembe granit bir rötuş mu? Anında farklılaşma! Daha da iyisi, bina yeni birine satıldığında, bu giydirme malzemesinin soyulup daha yeni bir şeylerle değiştirilebilmesi. Modernistlerin düsturu, binanın dışının içindeki işlevi yansıtması gerektiğiydi. Oysa Dubai, içle dışın hiçbir ortak yanı olmadığını, ikisinin ayrı ayrı paralel hayatlar yaşadığını ilan ediyor. Görüyorsunuz ya, üzülüp sızlanmak yok, pişmanlık yok. (132)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya Fabrikası&lt;br /&gt;İMÇ İstanbul Manifaturacılar Çarşısı&lt;br /&gt;Hou Hanru&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kırk yıldan uzun süredir Manifaturacılar Çarşısı olarak hizmet veren yüzlerce dükkânlık binanın özgün işlevi, kendi ticari endüstrileri olan farklı bloklar halinde çeşitlendi. (Tekstil, iç dekorasyon, dikiş makinaları, müzik.) Başta dikkatle planlanan dükkân mekânları ve kamusal mantığı ise sürekli dönüştürülüyor ve yeniden düzenleniyor. Farklı üretim ve ticaret biçimlerinin ve farklı toplumsal sınıf ve bölgelerden çeşitli kültürel geleneklerin etkisiyle bina kullanıcıları tarafından yapılan doğaçlama ve ‘planlama-sonrası’ müdahaleler, bu bir zamanlar rasyonel olarak planlanmış modern ütopyayı bir tür distopyacı kentsel kaosa dönüştürmüş. Ancak buradaki halkın hayatın çeşitliliği ve canlılığı tam da bu melez ve kaotik yapı içerisinde korunabiliyor. Maalesef bina şimdi kapitalist güçler tarafından muhtemel bir nezihleştirme tehdidiyle karşı karşıya.&lt;br /&gt;            İMÇ İstanbul’un, sürekli genişleyen ve dönüşen bu mega şehrin yapısının küçük bir evrene sıkıştırılmış hali. (146-7)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-‘Dünya Fabrikası’ sergisi, bu senenin başında San Fransisko sanat enstitüsünün Walter Mc Bea galerilerinde bienalden önce bir deneme olarak tasarlanmış ve sunulmuştu. Şimdi, bu konuyla uğraşan 20 Türk ve uluslar arası sanatçının çalışmaları İMÇ’ye getirilerek çeşitli dükkân ve kamusal alanlarda sergileniyor. Ancak bunlar, mevcut nesnelerin basit bir şekilde sergilenmelerinden ibaret değil. İşlerin çoğu, mekân için özellikle tasarlanmış yeni projeler. İşler edimsel ve sergi süresince sürekli gelişiyor. Binada çalışan insanlarla diyalog, alışveriş ve hatta işbirlikleri kuruyorlar. (149)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belirsizliğin Şiddetiyle Yaşamayı Öğrenmek: Küreselleşmeyi, İş Kavramını ve İMÇ’yi Yeniden Düşünmek&lt;br /&gt;Mine Eder&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Geometrik avlularıyla İMÇ’nin mimarisi, ‘düzenli’ bir esnaf topluluğu oluşturmaya çalışan, onlara kendi aralarında ve müşterileriyle ilişki kurabilecekleri düzenli, derli toplu bir mekân sunan bu dönemin zihniyetinden yadigârdırlar. Her avlu belli bir üretim koluna ayrılmıştı; ister kumaşçılar olsun, ister makineler, ister müzik ürünleri, hepsi düzgünce birbirinden ayrılmıştı; aynı iş kolundaki esnaflar bir arada çalışıyordu. Anlaşılan, kentsel alanı planlayıp paketlemek için canını dişine takmış belediye, dönemin esnaflarının ‘uslu durmalarını’, şehirde dört bir yana dağılıp sağda solda dolanacaklarına bu mekânı ‘kullanmalarını’ istemişti. Bu ‘tepeden inme kalkınmacılık’ mantığı bundan âlâ yansıtılır mı? (240)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ya kaybedenler? Kaybedenler neredeyse ‘görünmez’ hale geldi. Sayıları çok olmasına rağmen, neoliberalleşmiş iyi bireyler olarak, kaybetmiş olmalarının kendi hatalarından, bireysel beceriksizliklerinden uyum göstermekteki aczlerinden kaynaklandığını düşündüler. Örneğin Türkiye’de 2000-2001 mali krizinin sonucunda en yoksulundan en yupisine toplam bir milyon kişi işinin kaybetti, ama pek azı sokağa düştü. (241)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-…İstanbul’un kayıt dışı piyasasında ‘neoliberalizmin dibine doğru yarış’ın içinde kısılıp kalmış, Soveyetleri’in, sosyalizmin dağılmasını görmüş bu kadınların gözlerinde dayanılmaz bir hüzün olmasına şaşmamalı. (…) Her nasılsa, neoliberal yarışta, Türkiye Avrupa’dan daha kötü, ama eski Sovyetler Birliği ülkelerinden daha iyi, ‘ortalarda’ yeni bir yer edindi kendine. (241)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ya İMÇ’deki esnaflar? Onların da hayatı belirsizliklerle dolu görünüyor. Rengârenk ürünlerle, perdelerle, yastıklarla mekânı kendilerine mal eden esnafların hepsi boş boş oturmuş müşterilerin gelmesini bekliyor, sanki Godot’yu bekler gibi. (Hiç gelecekler mi acaba?) Yenileri alınınca bir kenara atılmış eski oyuncaklar misali, boş boş oturmaları yeni bir çaresizlik ve melankoli hissini yansıtıyor. Yine de blokların eski, pejmürde ve yorgun görünümü, artık eskisi gibi özgüvenli bir havası olmayan avlulara açılan hayaletsi yollar şimdi o kadar da ezici görünmüyor. Ama ‘tepeden inme kalkınmacılığın’ başarısızlığını temsil ediyorlarmışcasına, bütün esnaf gayretkeşlik içinde yerinden edilmeyi, başka bir mekâna yerleştirilmeyi bekliyor. İMÇ’nin üstünde durduğu toprak onların yaptığı işten daha kıymetli hale geldi, kentin emlâk piyasasındaki aşırı yoğunluk bu gibi alanların kıytırık dükkânlara ve esnafa ‘harcanamayacak’ kadar kıymet kazanmasına neden oldu, artık bir ‘sanatçı kolonisi’ni barındırması amaçlanan lüks Osmanlı evler inşa edilecek buraya. (242)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-11 Eylül ve sonrasında kişisel güvenliğe yönelik korku/saplantı politikası, sadece mafya kapitalizminin yetki alanını genişletme saçmalığına yaradı. Kentler, ülkeler, bölgeler güvenli ve güvenli olmayan alanlar şeklinde ‘bölününce’, ‘küresel terör’ün dili ve ‘terör’e açılan savaş baskın çıkınca, insanların hayatlarında giderek artan belirsizlikler, ekonomik hayatın gündelik şiddeti, güvenliğe ve istihbarat toplamaya ağırlık vbermek uğruna ironik bir şekilde bir kenara atıldı. (242-3)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Modernliğin eleştirisinde, kendimizi postmodern hayatların şiddetine körleştirecek kadar ileri mi gittik? Yoksa daha iyisi, ‘aydınlanmış despotizm’imiz veya üstünlük taslayan entelektüel kibrimizle ta en başa mı döndük? (243)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Siyasi ekonomi tartışmaları halk söyleminden kayboldukça (unutmayın, en doğrusunu teknokratlar bilir, bu işi onlara bırakalım), gelir ve ekonomik varlık artık kimliğin temeli olmaktan çıktıkça, başka ‘biz’ biçimleri ya da başka kimlik biçimleri ortaya çıkıyor. Ekonomik bileşenlerinden koparılmış etnik, dinsel ve hatta cinsel kimlikler, siyasi seferberlik için daha güçlü araçlar haline geliyorlar. (244)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Zayıflığımızı, belirsiz durumumuzu, gündelik şiddet deneyimlerimizi ve hayatımız üstünde hiç kontrolümüz olmadığı gerçeğini paylaşıp etkilerini azaltmakla başlayabiliriz. Kim bilir, belki kimlik ve farklılığa yönelik takıntılarımızı bile askıya alır ve sonunda ‘evrensel refah durumu’, ekonomik şiddetin ve belirsizliklerin bulunmadığı bir dünya, günümüzün gayri insani ve nihayetinde sürdürülemez kapitalizmine getirilecek gerçek bir alternatif hakkında konuşmaya başlarız. (244)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Soru İşareti: Çağdaş Sanat ve Ekonomi ile Siyasette Kayıt Dışılık&lt;br /&gt;Manray Hsu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Göstericilerin ve işçilerin işçi hakları, yoksulluk, feminizm, göçmenlik, yerli halkların hakları, ırkçılık, çevrecilik gibi ana çatılar altında tekrar tekrar gündeme getirdiği sorunlar, bir kez daha Zirve’nin kayıtsızlığı ve boş vaatleri ile karşılandı. (258)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Meselenin ilk yönü, sanatla siyaset arasındaki genel ilişki. Sanatın ana özelliği görünür, ifade edilebilir ve söylenebilir şeylerin düzenine yapısöküm uygulayıp düzeni yeniden kurarak görünmezi sergileyebilmesi, ifade edilemezi dile getirmesi, ağza alınamazı konuşmasıdır. Siyaset de topluma egemen verili düzene karşı çıkarak daha farklı, başka türlü görünmez olan bir düzeni açığa çıkarıp doğrulama eğiliminde olduğu için benzer bir mantığı izler. (…) Polis, kolektif oluşumların bir araya gelişinin ve ortak rızanın nasıl oluşacağını, iktidarın nasıl örgütleneceğini, yerler ve rollerin nasıl dağıtılacağını ve bu dağıtımın kendisinin nasıl meşrulaştırılacağını belirleyen işlemler bütünüdür. Polis, topluluğu oluşturan parçaların tümünün sayıldığını, her birinin hesaba katıldığını, topluluğa katılımları için her birine uygun yerler verildiğini iddia eder ve böylece “hiçbir boşluğun ve eklemenin olmadığı”nı varsayar. Bunun aksine, siyasetin mantığı huzursuz etmek, her şeyin nasıl olacağını, algılanabilir şeylerin nasıl üleştirileceğini belirleyen bu egemen düzeni bozmak üzere “toplumdaki payların sayımına ‘payı olmayanların payını’ özel bir değer olarak eklemek”tir. (266)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-…aşırı tahrik olma ve olayları hafifseme krizi, abartı ve bitkinlik, sansürcülük ve iletişim/pazarlama danışmanlığı, korku ve kayırma krizi. (267)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Medya organları sanki bir tek bunlar hakiki krizmiş gibi savaşlarla, felaketlerle ve çatışmalarla ilgili sansasyonel görüntüleri ve röportajları abartılı derecede vurguluyor. Oysa dünyadaki insanların büyük çoğunluğu istikrarsız, kayıt dışı hayat yapıları içinde yaşıyor; yoksulluk, ağır çalışma koşulları, doğal çevrenin tahribatı, güvensizlik ve çatışma, temel insan haklarının çiğnenmesi gündelik hayatlarını parçası. Her gün krizlerle burun buruna yaşıyorlar. Onlar için “barış savaşa denk: açlığa, susuzluğa ve onurlarının çiğnenmemesine karşı her gün mücadele veriyorlar”. Onların yaşadığı krizler genelde medya tarafından görülmüyor ya da görmezden geliniyor. Bunun sonucunda, bir de temsil krizi doğuyor. Eğer alttakilerin sesi hiç yoksa, çoğu insan baskın medya organları tarafından sömürgeleştirilmiştir. Sesleri kriz medyasının sel baskını içinde boğulmuş ve kendilerine uygun bir dil ve ifade biçimi bulmakta zorlanır olmuşlardır. (268)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağdaş Sanatın Uygarlık Uçurumu&lt;br /&gt;Okwui Enwezor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“Kültürel bir alan, küresel bir tanınırlığı, uğursuz mevcudiyeti olan bir kültürel miras sahası nasıl ‘elden çıkarılır’? Geçmişin bir mekânını veya öznesini –yani hem maddi hem ed ele gelmez- nasıl ‘elden çıkarıp’, aynı anda, onsuz tarihin susturulup dilsizleştirildiği anısının travmatik mirasını koruyup güvenceye alırsınız? Suçluluk, Tazminat, Özür; Gerçek ve Barışma; bunlar kamusal itiraf ve toplu iç gözlemin iyileştirici merhemini süren, ‘geçiş halindeki’ ulus ve devletlerin birbirini kırıp geçiren şiddetinin üstesinden gelmeye çalışan önemli ahlaki konumlar ve siyasi stratejiler. Ancak bu iyileştirici tanıklığın ahlakı, insani vicdan ve tarihsel adalet arayışında ne kadar samimi olursa olsun, insanı bu elden gitmiş kültürel anıtların yarattığı ‘boşluk’a hazırlayamaz; kültürel mirasın, öteki tarafında kültürün ölümü ve insanlığın yok oluşunun yattığı, yarı-ömrü. (381)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hou Hanru&lt;br /&gt;Rüya Evi&lt;br /&gt;Antrepo No. 3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu tür bir gereç, belirli bir toplumsal, hatta siyasi önem taşıyor, ve özellikle de bürokratik düzen takip eden, hatta ona tapan, sanatın giderek daha da fazla günlük bir meta olarak tüketildiği bir gerçeklikte, günde 24 saat işleyen ve sanatsal hayalgücünün ve yaratıcılığın en ‘tinsel’ mahrem dışavurumunu sunan bu Rüya Evi, ‘normalliğe’ panzehir olabilir. (410)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel Projeler&lt;br /&gt;Hou Hanru&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-sanatın kentsel mekânı geçici işgalinin, Geçici Özerk Alanlar (G.Ö.A.) yaratma imkânının göstergeleri. (506)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatta Sosyallik dönemecinden Sonra Yeni İstikamet?&lt;br /&gt;Serhan Ada&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Aradan geçen zamanda, ilk başta hayırseverlik promosyonu gibi görünen bu işin aslında adına dünya kamuoyu denilen –ve son iki yüztyıl içinde icat edilmiş olan siyaseten doğruluk ucubesinin talimatları doğrultusunda hareket eden- şeyin tümüyle sahte sosyal sorumluluğunu Avusturya usulü bir mizah duygusuyla ti’ye almak üzere tasarlandığı yormuna yakınlaştım. (En ‘etkili’ sana eserinin ruhumuzu okşayan mı yoksa bizi karmakarışık düşünceler arasında yolculuğa çıkaran mı olduğu sorusu cevapsız kalmaya mahkûm.)&lt;br /&gt;(…)&lt;br /&gt;Şimdilerde ise, içinde sosyal proje, marjinal müdahale, kendiliğinden inisiyatif, katılım, adına ne derseniz deyin, en az bir doz sosyal bulunmayan etkinliğe bienal gözüyle bakılmıyor. Sanat bienalleri disiplinlerarası deneylere kapılarını açarken, mimarlık bienalleri giderek kent sorunları, dışlanmışlık, göç dalgaları, kültürel hareketlilik üzerine sanatsal-kavramsal alıştırmalar havasına bürünüyor. (554)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bugün toplumun marjında yer alan, her türlü bölüşümden payını alamayan kesimlerini de içlerine alarak projeler gerçekleştiren sanatçı grupları kendilerine ‘kolektif’ ya da ‘girişim’ adını veriyorlar. Böylelikle bir zamanlar hareket, okul, akım gibi kategorilerin var olduğu sanat organizasyonu dağarcığına yeni kelimeler de kazandırmış oluyorlar. Bu kelimeler, yaptıkları işin deneysel ve ortaklaşa yönüne dikkat çeken türden. Bir de sanat piyasasına egemen işleyişin dışında kalmaya çalışan bir anlayışa da işaret ediyor.&lt;br /&gt;(…)&lt;br /&gt;Dünyadan kutupsuz, bloksuz, pürüzsüz bir ‘küre’ olarak söz edilmeye başlandı. Eşitsizliğin hızla derinleştiği bu ‘kuralsızca’ özelleşen dünyada toplumsal görevler siyasetin görevleri arasından çizilerek piyasa ekonomisinin alanına havale edildi. Böylelikle sanatçılar adeta kendi haline bırakılmış, toplumsal paylaşımdan yararlanamayan kesimleri sadece sanatın konusu olarak değil, doğrudan yaptıkları işin parçası haline getirerek sanat alanına yaymaya başladılar. (555)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İyimser olmak için belirtilerin varlığı tartışılabilir, ama en azından kötümserliğin ötesine bakmak için yeterli neden var. (557)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz Kendi Kendimizi Yetiştiriyoruz&lt;br /&gt;What, How &amp;amp; For Whom / WHW&lt;br /&gt;-Ortada hiçbir şeyin olmadığı duygusu ağır basıyor; olan tek şey, he şeyi baş aşağı çevirerek ve eleştirellik, direniş ve değişim konusunda köktenci yeni yaklaşımlar benimseyerek bir şeyler yapmanın, iktidar ilişkilerini çürütüp delmenin, bunları baştan başa tartışıp yeniden kurmanın başka yollarını bulmaya yönelik acil gereksinim. (562)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-… kendi geleneklerini oluşturma süreçleri, kolektif oluşumu kurmanın anti hiyerarşik süreçleri, eylemlerin kendi kurallarını getirmesi ve kendi değerlerini oluşturması aracılığıyla var oluyor. (…) işbirliği kendi içinde bir değer değildir ve olumlu veya olumsuz, bireysel veya toplumsal değişimin garantisi asla olamaz. İlla ki çağdaş sanat sanayisine direnişi içermek zorunda da değildir; bunun kanıtı sanat dünyasında pıtrak gibi çoğalan işbirliğine ve birlikte çalışmaya dayalı projeler dizisidir; bunların şirketlerce methedilen takım çalışması ve takım yaratıcılığından veya pazarlama güdümlü, solcu öncü sanatın masum kolektivizmine duyulan siyasi bakımdan çelişkili son moda nostaljiden hiçbir farkı yoktur. (563)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-…’rekabeti aşma’yı ve ‘yaratıcı-yapıt-izleyici’den oluşan kurumsallaşmış kutsal üçlüden kopacak neredeyse modern öncesi bir sanat anlayışına, … (563)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bir diğer önemli, daima ucu açık ve yeniden tartışılan sorun da sergi formatı ve sanatsal kolektif oluşumların, işbirliğine dayanan projelerin ve kendiliğinden örgütlenen grupların egemen sanat sistemi tarafından giderek daha ç
